Ölünce Dinen Sızı: Varlık

İnsan yavrusu ciğerlerine hava değdiği, yaşamak için nefeslenmesi gerektiğini anladığı andan itibaren yaşama başlar ve ağlaması da eş zamanlıdır. Ağlamayan çocuk nadirden de enderdir.

Kendisinin var olduğunu duyumsaması, başkasının bağıyla yaşayan bir varlık için acıdır. Var olmanın dayanılmaz acısı henüz yaşamamış çocuğu ciğerinden yakalar. Artık bir şeyler yapmak zorundadır insan evladı var olmak için. Kahretsin.

Göbek bağı düşer annesinden ama gönül bağı düşmez bebeğin. Annesi hep onundur, gözleri onu görür, burnu onu koklar. Göğsünden yalnız süt emmez, sevgi de emer. Onu saran her kucak, her öpücük beynin kıvrımlarına bir viraj daha ekler. “Sen varsın, senin farkındayım, seni seviyorum” der anne yüreğinin en ince kaslarını ağustos böceği gibi cızırdatarak, bebek o sesi kulağıyla değil varlığıyla dinler. “Ben varım, seviliyorum, değerliyim” der.

Zaman geçer, ilk şoku atlatır ama sızısı, sancısı, sesi dinmez varlık acısının. Dün seviyorlardı ya bugün, ya yarın. Zamanı acıyla öğrenir insan. Varlığı sevgiyle beller. Ne kadar seviliyorsam o kadar varım.

Zaman geçer. Oyun ister çocuk. Oyun değildir derdi, varlıktır, var olmaktır. Var mıyım, varsam onlar benimle vakit geçirir, beni güldürür, beni bağrına basar, beni varlığına katar. Kanıyla varlığını paylaşan anne bu sefer zamanıyla varlığını inşa eder çocuğunun.

Zaman geçer. Okula başlar. “Anne bugün öğretmen beni kaldırdı, ben cevap verdim sorusuna” der. Benim varlığımı öğretmen kabul etti, arkadaşlarım da benim varlığımı fark etti demek ister. Sevilerek var olan çocuk, bilginin de varlığa ortak olduğunu keşfeder. Var olmak için öğrenir. Öğrenerek yemler içindeki dev varlık ejderhasını. Ben varım tabii ki diyebilmek için büyük yemlerin peşine düşer. Daha zor problemler, daha önemli işler.

Zaman geçer. Büyür, erginleşir. Sevilmek ister. Seviyorum der. Aynı soruya bir başka boyutta cevap ister. Artık çocukluk cennetinden kovulmuş, gerçeğin cehennemine düşmüştür insanoğlu. Orada kendi varlığı yetmez. Bir kendi daha ister yanına. Aynından, kendinden, nefsinden, canından. Seni seviyorum derken “beni var et” der. Ben senin için kendi varlığımı koyuyorum sen de bana varlığını ver, der. Varlığım bana yetmiyor, seninle yetişelim istiyorum. Reddedilir, kabul edilir bilinmez. Acır her türlü yüreği erginin. Aşk böyle bir cehennem, çocukluk böyle bir cennetmiş meğer der. Geçer zamanla, zaman geçer.

Bir ortak bulur ya da bulamaz. Bulduğu ona ortak olur ya da olamaz. Onun derdi varlıktır yine. Bir çocuğum olsun, bir daha olsun. İşim olsun ki ona mama alayım. İtibarım olsun ki oğlumu gururla sunayım. Yer bulur kendine. Yeri onun varlığıdır bir şekilde.

Zaman geçer. Kırkı çıkarır bedeni. Eski ateşi, hevesi diner. Artık ona buna sataşmaz belki, ya da sızısı vurur içten içe çocukluğunda göremediği cenneti. Biraz daha para, güç, şehvet ister. O güne dek yamadığı yamalar patlar her bir tarafından. Sen kimsin der içindeki dev. O ben yalnız bir insanım diyemez, utanır. Hiçbir şeyi yoksa onu yemleyecek o devi alt etmeye kalkışır. Heyhat, saldırdığı kendisidir, yaralanan da yaralayan da.

Düşünür o zaman insanoğlu. Kendine düşer yani, boşluğuna. Bir türlü dindiremediği, donduramadığı, susturamadığı ejderhanın çığlıkları beyin kıvrımlarında yankılanır durur. Var mısın? Varım diyebilir mi insanoğlu.

Zaman geçer, sorular anlamsızlaşır. Boşluk büyür. Ejderha yaşlanır, nefesi duyulmaz, çığlıkları koridorları titretemez olur. Yaşlıyım, benimle uğraşma der. Ama insan kendinden başka kiminle uğraşır ki o yaşta? Sevmediyse, sormadıysa, duymadıysa, vermediyse… Umacak neyi kalmıştır o zamana dek yalnız kendisini umursamış insanın. Çok geçtir eğer varlığını paylaşmadıysa o güne dek.

Ben nerede hata yaptım, diye kafasını duvara vurmak ister ama ona dahi gücü yetmez bükülmüş beliyle. Ölür, ama varlığı bitmez bir şekilde.

Eserleri konuşulur, mirası paylaşılır, kusurları didiştirilir, öldürülmez bir seferde. Toprağa beden gömülür, izleri dokunduğu her yerde görülür. Unutulur bir gün. O zaman zaten soran yoktur var mısın yok musun?

Soran olunca cevabı verilmez, cevap varken sorusu sorulmaz. Öyle bir muamma varlık. Dinmiyor sızısı ölmeden.

Ahmet BAYRAKTAR

One Comment

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir