Hepimizin ihmal edilmiş aşkları, ihmal edilmiş yaşantıları, hikâyeleri, düşünceleri ve kitapları var. İhmal edenlerle ihmal edilmişler arasında gidip geliyor zamanın sarkacı. Aşklar, kahramanlıklar, hüzünler, korkular, sevinçler, kitaplar… Ne çok gelip geçti bu dünya denen gezegenden. Bazen de farkında olunmuş bazen de farkında olmadan gelip geçmiş… Bazen de derin pişmanlıklarla farkına varılmış ama “iş işten geçmiştir” artık. Derin iç çekişlerle… Derin yıkıntılarla…
Bütün bu cümleleri kurarken öğretmen, hukukçu, yazar, hikâyeci Mustafa Everdi’nin “Örgütlü Ölüler” romanı geliyor aklıma. Bence “Örgütlü Ölüler” ihmal edilmiş, görmezden gelinmiş kitaplar arasında. Hem de ilk sıralarda… Bütün gürültü patırtının esir aldığı, popülere teslim olanların farkına varamadığı kitaplar… İhmal edilen her şey gibi ihmal edilen kitapların da en ulvi davranışları gürültü patırtı içindeki sükûnetleridir, sessizlikleri… Sanmayın ki sesi çıkan, sesi çıkarılanlar çok da değerli…
Biz de bu yazıda ihmalkârlığı bozarak ve sorumluluk üstlenerek bütün beceriksizliğimize rağmen “Örgütlü Ölüler” kitabını gündeme getirmek niyetindeyiz.
“Örgütlü Ölüler” kitabı tam da pandemi zamanında okunacak bir kitap. Maalesef kimse bahsetmiyor, adı duyulmuyor. En azından Kültür Bakanlığı böyle dönemlere, olay ve olgulara hitap eden bu tür kitaplardan bahsedebilir, pandemi sürecinde halka dağıtabilirdi. Neyse bu konuda söylenecek çok şey var ama daha fazla yaraları deşmeden bir an önce kitaba geçelim..
Herkesin kendi dünyasını sorgulamayı ihmal ettiği, global dünyanın fiziksel ve ruhsal hastalıklıların pençesinde kıvrandığı bir dönemde “Örgütlü Ölüler” hayatıma anlam kattı. Kitap, hayatın, anlam ve amaçtan koparıldığı bir zamanda imdadıma yetişti diyebilirim. Dünya gezegeninin, canlı cenazelerin meskûn olduğu bir mezarlığa dönüştüğü bu pandemi döneminde kitap iyi geldi bana.
Mustafa Everdi’nin “Örgütlü Ölüler” romanı, ekmeğini kazanmak uğruna köyünden şehre zorunlu göç eden bir gencin hüzünlü, trajik hikâyesini anlatıyor. “Betonla, geometrik düzlemlerle parçalanan yeryüzü”nün katı, bencil yığınları arasında savrulan, yalnızlaşan bir gencin hikâyesi, Enver’in… Alınterini fabrikaların yuttuğu, emeğin hiç yoğa satıldığı bir dünya… Yazar, Enver’in serencamı üzerinden insanımıza “kendi gerçeklerine kâğıttan gömlek giydiriyor.” Romanda köyden kente göç eden Enver’in babasının cenaze defin işlemleri sırasında başına gelen dramatik olayları ironik bir dille anlatılıyor. Bilindiği gibi ironi ince bir zekânın ürünüdür. Everdi bu kitabında da yerinde ironisiyle hem zekasını ispat ediyor hem de okuyucuyu tebessüm ettiriyor ve de düşündürüyor.
Yazarın aynı zamanda hukukçu kimliği, sistemin çarklarının beşeri zaaflarını ıskalamadan yakalamasına yardım ediyor. Kurumların zaaflarını yakalıyor. İşleyişin tıkandığı noktaları da… Everdi, başka bir kitabında söylediği gibi “Sırrımı aleme sızdıran dilimi; satırları yazan elimi kesmeliydim” sözüyle sırrını da ele veriyor. Kalemin darbeleriyle ve de insanın insana tahammül edemediği sırrı “Örgütlü Ölüler” ile âşikar ediyor. Sadece taşralı insanının değil bütün dünyanın tedirginliği, bencilliği “Örgütlü Ölüler“de bütün sarahatiyle dile geliyor.
Kitaptan aldığım bir paragraf bu söylediklerimi destekler nitelikte: “Ülkenin hastaneler kentine dönüşmüş başkenti, hastalar bekleyen bir kara deliği andırıyordu. Bu haliyle başkent; hasta insanların dolup taştığı ve hastalıkların kol gezdiği bir kent haline gelmenin özlemi dışında hiçbir beklentiyi karşılayamaz hâldeydi. Binlerce hastane bu beklenti için yapılmış, sırf hizmetini hasta çoğaltmaya, yeni hastalıklar salgınlar üretmeye tahsis edilmiş uygulamalar içinde. Hastaları tedavi etmek için değil, sadece hastaları belirlemek için. Hastaneler kentinde modern ve teknolojik aygıtlarla dolu hastanelere girmek dışarı çıkmaktan çok kolaydı.
Doktorlar hasta bekliyor, hemşireler hasta arıyor.”
Bu paragraf ile kitabın bir pandemi kitabı olduğunu, on yıllar öncesinden (1992) dile getiriyor. Dünyanın giderek anlamsızlaştığını, şehirlerin bir mezarlığa dönüştüğünü, insanın da yoğun meşgale, koşuşturma arasında soğuk çehresi ile canlı cenazeye benzediğini söylüyor. Kronik rahatsızlığımızı ironiyle harmanlayarak okuyucuya sunuyor. Dünyayı saran bu kronik hastalığı “gülümseyen bir ironi ile yaklaşmak hayatı güzelleştirir” düsturu ile keyifli bir şekilde işliyor.
Sanırım bu kitabı içimizden biri değil, bir batılı yazmış olsaydı onu dünya edebiyatının duayeni ilanı ederdik. Dediğimiz gibi, kim bilir bunun gibi kaç kitap, kaç düşünce yazarı tarihin dehlizlerinde kaybolup gitti kıymeti bilinmeden.
“Örgütlü Ölüler” şehrin insanlığı yalnızlığa iten o korkutucu yüzünü şu cümlelerle betimliyor: “Mega makinenin insan merkezli olmayışı, şehirlerin ölümden ibret almayan duygusuzluğu”… Tam da bu zamanları yıllar öncesinden anlatan cümleler.
Everdi’nin “Örgütlü Ölüler” kitabı içinde yaşadığımız muhafazakâr toplum için de çok değerli aslında. Her ne kadar muhafazakârlar farkında olmasalar da… Mustafa Bey muhafazakâr bir dünyanın içinden gelse de bu dünyanın artılarını eksilerini iyi biliyor. Bir mülakatında “Muhafazakârlar ironi yapamaz” demişti. Çok yerinde bir tespit. Evet, en ironik mizah kitaplarını bile böyle Melankolik dille tanıtıyoruz.
Abdulvahap SERT

Son Yorumlar