Sosyal medya ve dijital dünya, günümüz insanının sempatik zaman katili ve hırsızı olmasının yanı sıra bir o kadar da işlerini yoluna koyan iş bilir ve iş bitirici asistanı vazifesini ifa etmektedir çoğu zaman. Bir sanal asistan olarak, koordine etmeye üşendiğimiz, zaman ayırmaya imtina ettiğimiz, elimizi sürmeye çekindiğimiz cümle iş ve işlemlerimizi bizim adımıza yürütebilmesi birkaç izin, uygulama veya direktifimize bakmaktadır. Kaldı ki bu konuda gayet de tevazu sahibi olup her defasında daha çok ve daha yeni imkan ve fırsatları, güncellenmiş ve yeni sürümleriyle, hayatımızı kolaylaştıran uygulamaları parmaklarımızın ucuna kadar getirmekte de bir beis görmemekte ve daha fazlasını talep etme noktasında bizleri ziyadesiyle yüreklendirmekten de geri durmamaktadır. Bu cesaret ve iş bitiriciliğe şapka çıkarmaktan başka ne gelir elimizden. Yorulmadan, ekstra bir efor sarf etmeden nice müşkülatın hakkında gelivermektedir bizi uğraştırmadan. Geriye bize bu rahatlığın keyfini sürmekten başka bir şey kalmamaktadır.
Neticede sanal dünya ve dijital hakikat bizim adımıza çabalamakta, işlerimizi rayına koymakta, fazladan bir maaş ve ücret talep etmeden kişisel asistanımız olma vazifesini layıkıyla yerine getirmektedir. Körün istediği bir, Allah vermiş iki göz. Zaten kolaycılığa ve zevke düşkünlüğümüze, hazıra konmacılığımıza ilaç gibi gelen bu teknolojik alternatif ve oyuncaklar bizi ziyadesiyle memnun etmekte ve fazlasıyla hoşumuza gitmektedirler. Nasıl hoşumuza gitmesinler ki bizi çoğu zaman bizden daha çok düşünen yardımcılarımız eksik değil yanımızda yöremizde, parmaklarımızın ucunda dediğimiz bir mesafede yakınlar bize nihayetinde. Takdir ve şaşkınlık duyguları arasında gidip gelmekteyiz çoğu zaman. Takdir edilmeyi mi tenkit edilmeyi mi mucip bu hal arada kalmışız velhasıl. Ya da en iyisi bir yargı cümlesinden uzak olarak yaşayadurduğumuz bir hakikat olduğu gerçeğiyle vaziyeti olduğu gibi kabul etme, ‘faydalarından yararlanıp zararlarından uzak durmanın teşgalesi içine girmek’ en alasıdır hal ve harekelerimizin diyelim. Hem ne deniyordu : “Batı’nın ilim ve fennini alalım, ahlakından uzak duralım.” Var mı böyle bir dünya pek emin değilim ama yine de ahlakından uzak durmanın ve neslimizi uzak tutmanın gayreti içinde olmalıyız milletçe. Umulur ki başarırız…
Bu bir mecburiyet ve dijital tiryakiliktir noktasını çoktan aştık ama elimizin kolumuzun bağlandığı, sanal bir prangayla dijital zindanlara tıkıldığımız gerçeği de apaçık ortada durmaktadır. Sanal dünya gerçek dünyamıza koyu ve karanlık gölgesini çok zamandır egemen kılmıştır. Hayatımızın ortasına bu denli pervasız dalışı lehimize mi aleyhimize mi tartışılır desek bu tartışmayı neticelendirmekten bir hayli uzağa düştüğümüz ve ‘atı alanın çoktan Üsküdar’ı geçtiği’ hakikatini idrak etmemiz ve bu tartışmanın da yine çoğu zaman onun akademik ve stratejik desteğine müracaat edilerek sürdürülebilirliğini teslim etmemiz gerekmektedir.
Düşünün akademik veya sanatsal gayrete ait çoğu üretimlerin bile artık yapay zekaya sorgulatıldığı, yapay zeka ile akademik veya sanatsal üretimlerde bulunma ameliyesinin zorlandığı, böylece gerçeğe ulaşmaya çaba gösterildiği bir devirde yaşıyoruz. Bu noktada en hazin hakikat şu ki güven ve realitelere dair algı ve inancımız temelinden yıkıcı bir sarsıntıya maruz kalmaktadır çoğu zaman. Sanal gerçeklik, reel hakikati diskalifiye etmiş olup devasa bir Truman Show fanusunda yaşayıp yaşamadığımızı sorgular hale gelmiş bulunmaktayız insanlık olarak.
İlgi ve alakalarımıza sonsuz bir merakla yoğunlaşıp algoritmik bir evrenin kapılarını cesurca önümüze açan dijital dünya hiçbir şeyi es geçmemize, unutmamıza, görmezden gelmemize fırsat tanımamaktadır. Kendimize ve çevremize ait özel ve anlamlı zaman, olay ve olguları sabırla ve sıradan bir gerçeklikle bize hatırlatmaktan bir an olsun geri durmayan sanal hakikatimiz, bizi bize bırakmama konusunda da fazlasıyla gayretkeşlik içindedir her zaman. Bize gölgemizden daha yakın bu sanal kimliğimiz her zaman için nöbette, her zaman için tetiktedir. Bu sanal kimliğimizin bize dönen yüzüdür. Aydınlıktır, açıktır ve pragmatiktir. Bir de öteye bakan tarafı vardır. ‘Ayın karanlık yüzü’ misali bilinmezlikle ve belirsizlikle kuşatılmış. Bu yönüyle bir gölge gibi takip etmekte bizi, aldığımız nefesin, attığımız adımın, yürüdüğümüz yolun, dokunduğumuz dalın, ağzımızdan çıkanın, zihnimizden geçenin çetelesini tutmaktadır bir güzel. Yanımızı yöremizi kollamakta, radarına giren her malumatı usulüne uygun bir yol ve yordam ile bize çıtlatmakta, derin dosyalara istiflemekte, her yönüyle takip edildiğimiz gerçeğini bazen bir emniyet bazen bir tehdit havasıyla zihnimize nakşetmektedir.
Oldukça geniş bir düzlemde ele aldığı , gözlediği ve gözlemlediği kişisel hikayelerimizin eksik- fazla, önem taşıyan-taşımayan, ilgili ve ilintili her bilgi ve belgesini günü saati geldiğinde önümüze koyacağı gerçeğinden kaçamıyoruz mesela. Kaçış boşunadır çoğu zaman. Her şey delilli ve belgeli olarak önümüze serilmektedir örneğin. Siz ‘Orta Park Sohbetleri -1’ diye bir yazı yazarsınız devamının geleceğini taahhüt ederek ama yerine getirmeyip unutuverdiğiniz o taahhüdünüz için sanal kişiliğiniz size hatırlatmada bulunmayı unutmaz vakti saati geldiğinde. Esasen bu mevzuda haksız da sayılmaz. İpin ucunu çoğu zaman kendimiz bizzat ona teslim etmekle idam fermanımızı kendi elimizle imzalamış bulunmaktayız. Herhangi bir mevzuya numaralandırma ile başlamış isek işin başında kendi kendimizi zora sokmuş olmaktayız bilfiil. Zaten o numaralandırma ile en asgarisinden bir ikinci yazının yazılması sözünü peşinen taahhüt altına almışızdır ve taahhüdümüzü yerine getirmediğimizde vakti saatinde hatırlatılmasını da peşinen kabullenmişiz demektir. Bu durumda alınmaya da, gücenmeye de hakkımız yoktur. Söz uçar, daldan dala konar ama yazı ağırdır yerinde kalır. Bu durumda oturur taahhüdümüzü yerine getirme işine odaklanırız. Çünkü söz ağızdan çıkmış diyemesek bile kelam yazıya dökülmüştür ve orada bütün tedirgin eden mecburiyeti ve mevcudiyetiyle varlığını dayatmaktadır.
*
Orta Park Sohbetleri esasen üç safha ile sürekliliğini devam ettiren Orta Park imgesinin müşahhas bir mekan izdüşümü olarak yer almakta havsalamda. Her safhası geçmişin farklı bir evresine mekan olmuş, her defasında kendini güncelleyen bir hercümercin içinden ufak tefek yaralar ile kaybede kaybede yenilenmeyi bilmiş direnç ve kararlılık ile zamana meydan okumuş bir masal-mekan görüntüsüdür belleğimde şekillenen Orta Park. Hayatın orta yerinde olmanın verdiği haz ve emniyet duygusu başlı başına bir ayrıcalıktır esasen. Bir şeyin ortasında olmak ve bu yönüyle maruf olmak emsalsiz bir kazanım, tartışmasız bir başarıdır. Bu bir anlamda vasat olmayı, ortada yer edinmeyi kapsar. Uçlardan, aşırılıklardan uzakta olmayı imler. Her ne kadar millet olarak baş olmayı, ille de bir şeyin başında bulunmayı çok önemseyen karakteristik yapımız baskın olsa da ortada olmak her zaman için güvenli bir limanda olmaktır, fırtınadan emin olmaktır. Geçen zamanın getirip götürdüklerinden emin olma duygusuyla özgüven içre bir itminan halidir ortada olmak. Azami ile asgari arasına gerilmiş tahterevallide huzur içerisinde salınıp durmanın verdiği hazzın tarifsiz yansımasıdır ortada olmak.
Orta Park Sohbetlerinin ilk safhası delice okumaların, duygusal ve zihinsel keşif ve sorgulamaların sessiz tanığıdır zihnimde biraz. Biraz utangaç, biraz kasvetli zamanların, yer yer silah seslerinin, zaman zaman korku söylencelerinin terkisinde ilerleyen tedirgin ve netameli bir süreçtir ki çokluk kuşluk ile gurup vakti arasına hapsedilmiş bir kayıp zaman aralığının adıdır. Diğer vakitlerin, gün ve gecelerin arta kalan dilimlerinin yokluğa ve hiçliğe karıştığı yarı alaca bir karanlık kuşağı. Bu safhası cılız bir yansıma ile anılar galerisindeki silindi silinecek yerini tatsız tuzsuz bir müphemlikte muhafazaya çalışmaktadır. Her ne kadar devam ededuran canlı yaşam bu cılız parıltıları , bu müphem görüntüleri hiçliğe mecbur kılsa da bir şekilde ‘su akar yolunu bulur’ misali, hatıralar da belleğin çetrefil geçmişinden süzülerek, küçük boşluklardan, belli belirsiz yarıklardan sızarak kendi rengini, kendi soluğunu muhafaza etmeye çabalamakta, varlığını ispata gayret sarf etmektedir.
Orta Park kentin inişli-çıkışlı ve her şeye rağmen neşeli ve öznel yolculuğunun kader aynası, çoğunlukla dışarda ve dışarıya bağlı büyütülen umudun başlangıç noktası olarak geçen zaman değirmeninde öğütüleduran bir bütün zamanlar öyküsüdür Belki biraz mahzun, belki biraz mahcup. Geçen zamanın ardı sıra koşturan bir kuşağın düzensiz ve dağınık hayalleri, umutları, sahip oldukları cümle varlıkları, velhasıl bütün tükettikleri sermayelerinin dilsiz tanığıdır Orta Park. Her yönüyle dışardan aktarılan nevzuhur kültürel birikim ve iklime karşı kadim geçmişin gelenek ve göreneklerden süzülmüş binlerce yıllık yazılı olmayan tarihin süzgecinden damıtılmış yaşam pratiğinin mücadele alanı olageldi her daim. Geçmiş ile şimdi, yeni ile eski, modern ile arkaik birbirine nispet eylercesine bir görünüp bir kayboldu orada. Ne galip bilindi ne mağlup.
*
Orta Park’ın zihnimdeki nihai izdüşümü öncekine nazaran kısa ama daha etkin ve ayrıcalıklı bir görüntüdür. Bir vefa halesiyle kuşatılmış şenlikli ve çokça verimli bir sürecin bizatihi kendisidir bu görüntü. Biraz da bir kırgınlığın, bir sükut-i hayalin örtüsü. Kimsenin gelmek istemediği, mecburiyetten gelenin gitmenin yol ve yordamını aradığı zaman ve zeminlerde gönüllülük üzre göreve talip olmanın, elini taşın altına koymanın cevapsız bırakılmadığı kadim taşra kültürünün, her türlü fedakarlık ve bağlılığın lakaytlık ve sinsilik ile içten pazarlıklı bir ayak oyunları seremonisine dönüşmesinin sıradanlaştığı zamanlara ermenin de münazara alanı oldu Orta Park benim nazarımda. Elbette mekana intizarımız, geçen zamana kırgınlığımız yok. Yaşanıp gider her şey. Olacağına varır olması gereken. Geriye dönüp baktığında bir tatlı huzur hissiyle mütebessim bir çehreye eriyorsak geçmiş mesuliyetini yerine getirmiş ve geleceğe tecrübelerinden külliyatlı bir hazine bırakıvermiştir. Zaten önemli olan da bu değil midir?
Artık kısa süreli ziyaretlerde eski havasını solumamızın, eski iklimine paydaş olmamızın imkânının kalmadığı bir sıradanlığa doğru yol almaktadır Orta Park. En azından biz dışardan geçici sürelerle gidenler için ‘bu böyledir’ diye düşünüyorum. Belki kalıcı olanlar için hala bir memnuniyetin ve mecburiyetin mekanı olarak baş köşedeki yerini muhafaza etmektedir. Lakin ‘gözden ırak olanın gönülden de ırak olacağı kuralınca’ biz ondan uzaklaştıkça o da bizden uzaklaşmaktadır adım adım kendi yazgısının öyküsü içinde.
Fadıl KARLIDAĞ

Son Yorumlar