Sosyal Medyaya Rakip Olamıyorum!

Bir dostla bir araya geliyoruz. Dertleşmek, iki çay arasında birkaç derdimizi konuşmak, biraz da içimizi dökmek için… Sohbete giriş niteliğinde birkaç cümle kuruyorum. Havanın durumundan, yol yorgunluğundan, bazen o gün karşıma çıkan küçük bir insani ayrıntıdan söz ediyorum. Derken muhatabım eline telefonunu alıyor. Bir bildirim geliyor, bir mesaj açılıyor, bir gönderi beğeniliyor. Konuşmanın arasına ince bir kesinti giriyor. Ben cümlemi bitiremeden gözleri ekrana düşüyor, sonra başını kaldırıp yarım bir gülümsemeyle:

“Kusura bakma, birkaç şeye bakmam lazımdı,” diyor.

“Önemli değil” deyip devam ediyorum. Ama daha birkaç dakika geçmeden aynı sahne tekrarlanıyor. Cümlelerin arasına telefon kaçamakları giriyor, sohbetin akışı bölünüyor. Ben cümlelerimi kısalttıkça o daha sık telefona dönüyor; o döndükçe sohbet daha da kısalıyor.

Ve ben o an fark ediyorum: Sosyal medyaya rakip olamıyorum!

Bu cümleyi yalnızca hüzünle değil, araya karışan ince bir kıskançlıkla da söylüyorum. Rakibim bir insan değil, bir algoritma. Bir yandan da kendime dönüp bakıyorum: Acaba ben mi sıkıcıyım, acaba ilgisini çekemiyor muyum? O ise parmaklarının ucunda duran, ona özel hazırlanmış milyonlarca içerikle meşgul. Benim sözüm zaman ister; dinlenmek, tutulmak, karşılık bulmak ister. Halbuki sosyal medyanın, daha doğrusu algoritmanın sunduğu şey bir akış: hızlı, kesintisiz ve bol keseden.

Bir makine beni nasıl yener?

İşin acı tarafı şu: Dostum beni daha az sevdiği için telefona bakmıyor. Beyni, binlerce yıldır aradığı “yenilik” sinyalini ekrandan alıyor. Sosyal medya, slot makinelerinin dayandığı o eski prensibi çok iyi biliyor: değişken oranlı ödül. Yani her bakışta neyle karşılaşacağını bilmiyorsun. Belki önemsiz bir bildirim, belki seni eğlendirecek bir video, belki seni öfkelendirecek bir haber… Bu belirsizlik beyni esir alıyor. Öngörülemez ödüller, dopaminle pekişiyor.

Benimle sohbet etmekse çoğu zaman öngörülebilir. Algoritma ise her seferinde karşısına başka bir sürpriz çıkarıyor. Üstelik bunu rastgele yapmıyor; seçiyor, ayıklıyor, düzenliyor, hedefliyor. Yapısal olarak yeniliğe koşullanan bir zihne hitap ederken bu büyük bir üstünlük. Ben yenilik satmıyorum. Ben sadelik, derinlik ve yavaşlık sunuyorum. Ama çağın sinir sistemi, çoğu zaman bunları “ödül” gibi algılamıyor. Derinliğin ödülü gecikmeli geliyor; hızın ödülü anlık.

Yakınlıktan kaçış: Ekran güvenli limandır

Bir de şu var: Gerçek sohbet, çoğu zaman sanıldığı kadar “masum” değil. Karşındaki insanla gerçekten temas etmek, bir ölçüde savunmasız kalmayı göze almak demek. Yanlış anlaşılabilirsin, yargılanabilirsin, itirazla karşılaşabilirsin. Bu yüzden her cümle küçük bir risk taşır. Her sessizlik de bir açıklık yaratır; iki tarafın da o boşlukta ne hissedeceği, ne söyleyeceği tam belli değildir. Yakınlık, modern insanın ürktüğü bir şeye dönüşmüş olabilir.

Ekran ise güvenli bir liman. Oradan istediğin anda çıkabilirsin. Beğenmediğin bir şeyi kaydırıp geçersin. Hiç kimseye hesap vermek zorunda değilsin; kontrol büyük ölçüde sende kalır. Gerçek sohbette ise kontrol paylaşılır. Bu yorucudur. Çünkü gerçek ilişkide karşındakinin hızına uymak zorundasın; yüzüne bakarsın, tepkisini görürsün, bazen susar, bazen beklersin. Yani yalnızca konuşmazsın, birlikte durursun.

Algoritmanın sessiz hilesi

Her sosyal medya uygulaması, karşımızdaki insanın bile fark etmediği şeyleri biliyor. Hangi renklere baktığını, hangi yüz ifadelerinde daha uzun kaldığını, hangi konularda hızlandığını, neleri sıkıcı bulduğunu kaydediyor. Sen dostuna bir şey anlatırken onun sıkıldığını sezebilir, ama her zaman yakalayamazsın. Algoritma yakalıyor; çünkü ölçüyor. Ve o ölçümden sonra hemen yeni bir hamle geliyor: İlgini çekebilecek başka gönderiler…

İnsan birini gerçekten tanımak için emek verir; zamanla öğrenir, yanlış anlar, düzeltir, bağ kurar. Algoritma sadece toplar ve optimize eder. Makineler bizi “tanıyor” gibi görünür, ama anlayamaz. Bizi sevemez, merhamet edemez, utanamaz. Yine de beyin açısından dopamin dopamindir. Nereden geldiği, hangi niyetle geldiği çoğu zaman önemini yitirir. Belki de çağın en büyük aldatmacası burada: Makine hissetmiyor, ama biz “hissediyor” sanıyoruz.

“Kusura bakma”: Suçluluk ve normalleşme

“Kusura bakma, birkaç şeye bakmam lazımdı.”

Bu cümleyi o kadar çok duydum ki bu artık bir nezaket formülü haline gelmiş anlaşılan. Bir tür otomatik açıklama. Ama her duyuşumda aynı şeyi hissediyorum: küçük bir suçluluk. Dostum da rahatsız, ben de.

İnsan, davranışıyla inancı çeliştiğinde içsel bir gerilim yaşar. Dostum biliyor ki benimle vakit geçirmek için orada. Ama aynı zamanda telefona bakma dürtüsünü de bastıramıyor. Bu çelişkiyi çözmek için zihin açıklamalar üretir: “Acil bir şey olabilir.” “Sadece bir dakika.” “Önemli bir mesaj bekliyorum.” Çoğu zaman bunlar bahane değilse bile, dürtünün üstüne serilen bir örtü oluyor.

Ben o özrü ilk seferinde anlayışla karşılıyorum. İkincide üzülüyorum. Üçüncüde konuşmayı kısaltıyorum. Çünkü anlıyorum ki, bu sohbet yarım kalacak. Telefon masadan kalkmadıkça, ben de tam olarak orada olamayacağım.

Hayalet varlık: Orada ama değil

Benim için en acı veren an şu: Dostum karşımda oturuyor, fiziksel olarak yanımda, ama zihinsel olarak başka bir yerde. Bir tür hayalet varlık. Orada ama değil.

İnsan beyni aslında iki şeyi aynı anda yapamıyor; yaptığı şey görevler arasında hızlıca gidip gelmek. Ve her geçişte bir şeyler kayboluyor. Dostum benimle konuşurken telefona baktığında, dikkat iki farklı alan arasında gidip geliyor. Bu sadece sohbeti kesmiyor; her iki etkileşimi de yüzeyselleştiriyor. Ne ekrandakini tam işliyor, ne benim söylediklerimi derinlemesine alıyor.

Kayıp, dostumu kaybetmek değil yalnız. Kayıp, dostluğun eski halini kaybetmek.

Ve o eski halde, sessizlik bile bir ortaklıktı. Şimdi ise sessizlik çoğu zaman telefona yöneltiyor ikimizi de.

Küçük bir yenilgi, büyük bir hakikat

Evet, sosyal medyaya rakip olamıyorum. Ve belki de olmam gerekmiyor. Çünkü ben onunla aynı şeyi sunmuyorum. O dopamin sunuyor; ben anlam sunuyorum. O hız sunuyor; ben derinlik sunuyorum. O kaçış sunuyor; ben yüzleşme sunuyorum.

Dostlarıma kızamıyorum. Onlar da bu akıntının içinde; ben de öyleyim. Ama ne zaman ki birisi telefonu masaya bırakıp gözlerimin içine bakıyor, o an bir şey oluyor. Sanki perde aralanıyor, gerçek yüz ortaya çıkıyor. Ve o an, yüzlerce sanal etkileşimden daha değerli benim için. Çünkü o anda iki insanın gerçek varlığı temas ediyor. Algoritma değil, vitrin değil, düzenlenmiş benlik değil. Sadece ben ve o. İki kırılgan, arayışta olan varlık.

Belki de dijital çağda yeni bir ahlaka ihtiyacımız var: dikkat ahlâkı. Çünkü dikkat, yalnızca zihinsel bir kaynak değil. Birine verdiğin dikkat, ona sunduğun saygıdır. “Şu an sen varsın” demenin en sade, en somut biçimidir.

Dikkat ahlâkı, büyük laflar etmek değil. Küçük bir adabı hatırlamak. Masaya oturunca telefonu ters çevirmek, mümkünse sessize almak. Bir bildirim geldiğinde refleksle değil, iradeyle karar vermek. “Bir dakika” demeden önce gerçekten bir dakika mı, yoksa alışkanlığın dürtüsü mü diye içinden yoklamak.

Sessiz bir direniş

Aslında “dikkat ahlâkı” dediğim şey, küçük bir direniş biçimi. Algoritmanın hızına ve dağınık zihne karşı, “Şimdi buradayım” diyebilmek. Telefonu kenara koymak, bildirime refleksle uzanmamak, karşındakinin cümlesini bölmemek. Büyük manifesto değil; ilişkiyi koruyan küçük eşikler.

Sosyal medyaya rakip olamıyorum, çünkü ben bir algoritma değilim. Ama mesele rakip olmak değil; insanın insana ayırdığı o kesintisiz zamanı hatırlamak.

Ben konuşmaya devam edeceğim. Birisi gerçekten dinlemek isterse, cümlelerimi aceleye getirmeyeceğim. Sohbet kaybolmadı; sadece üstü örtüldü. Üstü örtülen şey ölmez, en fazla sesi kısılır. Ve ben o sesi arıyorum: telefonun kenara bırakıldığı, bakışın geri döndüğü, konuşmanın yeniden derinleştiği anlarda. 

Murat BEYAZYÜZ

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir