Bu yıl içinde “Osmanlı-İran Sınırında Devlet ve Toplum & Caf Aşireti ve Nasturî Cemaati 1839-1914” adını verdiğini kitabınız yayımlandı. Kitabınızın odağında, ana ekseninde ne var? Ne anlatıyor bu çalışmanız okura?
Kitap, 2020’de Hacettepe Üniversitesi Tarih Anabilim Dalında savunduğum doktora tezime dayanıyor. Kitapta, 19. yüzyıldan 20. yüzyıla değin devlet aygıtı ve toplumuyla Osmanlı dünyasının geçirdiği değişimin bir iz düşümünü vermeye çalışıyorum. Bu bağlamda, ana mekânımız Osmanlı-İran sınırıyken aktörler ise Caf aşireti, Nasturî cemaati, Osmanlı, İran ve Batılı devletlerdir.
Osmanlı Devleti’nin 19. yüzyıldan itibaren geçirdiği “modernleşme”nin Osmanlı-İran sınır toplumunu nasıl etkilediğinin yanı sıra toplumun devletin dönüşümü üzerindeki etkileri, kitabın odağında yer alıyor. Yani bir yönüyle dönüştürücü gücün, devlet merkezli tek yönlü değil toplumun da aktör olarak yer aldığı tarihsel bir süreçte çift yönlü olduğu kitabın temel iddiası olduğunu söyleyebilirim.
Fasih Bey neden Caf Aşireti ve Nasturî Cemaatini çalışma konusu olarak seçtiniz? Kimlerdir Caflar ve Nasturîler? Neden başka aşiret, topluluk ya da cemaat değil de adı geçen bu aşiret ve cemaat?
Tez konusunu belirleme sürecimde sınır tarihi ve Osmanlı modernleşmesini merkeze alan monografileri incelediğimde, ya bir bölgenin geneli üzerinden bir anlatı inşa ediliyor ya da bir aşireti, bir cemaati veya bir şehri odağa alan çalışmalar ön plana çıkıyordu. Maurus Reinkowski’nin Düzenin Şeyleri, Tanzimat’ın Kelimeleri 19. yüzyıl Osmanlı Reform Politikasının Karşılaştırmalı Bir Araştırması, adlı kitabını okuduğumda tek bir aktör yerine birden çok aktörü devreye sokarak karşılaştırmalı bir anlatı inşa etme fikri gelişti bende. Reinkowski, Tanzimat’ın etkilerini mekânsal olarak Lübnan ve Arnavutluk olarak iki farklı bölgeden okuyordu.
Hocalarımla yaptığım istişarelerle bende aynı bölgedeki toplulukların tarihsel süreçlerini karşılaştırma fikri olgunlaştı. Bu eksende, çalışmanın mekânı olarak Osmanlı-İran sınırı olacağı kararlaştırdıktan sonra iki farklı sosyo-kültürel, etnik veya dini topluluğun karşılaştırması daha anlamlı olur diye düşündüm. Öyle ki, Osmanlı toplumunun ister kendi arasında ister devlet ile kurdukları ilişkide inançları hiyerarşiyi doğrudan etkiliyordu. Zaten Tanzimat’la beraber Osmanlı’nın temel iddiası bu hiyerarşiyi ortadan kaldırmaktı. Öyleyse sınır bölgesinde yaşayan gayrimüslim bir cemaat olarak Nasturîler ile Müslüman, Kürt bir aşiret olarak Caf aşireti, benim araştırma alanım için en uygun aktörler olduğuna karar verdim.
Yakın dönem Osmanlı coğrafyasındaki aşiretler, heterodoks inanç toplulukları, sınır boylarındaki şehir, kültür ve sosyal tarih çalışma alanlarınızdan. Özellikle Osmanlı’nın Doğu sınırlarında yer alan aşiretler, inanç toplulukları, dinî cemaatler hakkında ülkemizde yapılan çalışmalarla ilgili neler söylersiniz? Sizin çalışmanızın diğer çalışmalardan farklı yönleri var mı?
Özellikle 20oo’li yıllardan itibaren gerek yayın dünyasının büyümesi gerek teknolojik ilerlemeyle kaynağa ulaşımın kolaylaşması, Osmanlı tarihi alanında ana temaları çeşitlendiren bir perspektifi geliştirdi. Artık tarih araştırmalarının odağında sadece devletler, savaşlar, antlaşmalar, sultanlar, şahlar değil kadınlar, köylüler, şehirler, aşiretler, aileler ve hatta bireyler yer almaya başladı. Öyle ki, sınır literatürü bu anlamda çok zenginleşti.
![]()
Kendi çalıştığım bölgeyi esas alırsak örneğin Sabri Ateş’in Osmanlı-İran Sınır Bölgeleri Bir Sınır Yapmak, 1843-1914 adlı kitabı adeta bölgenin röntgenini çekiyor. Murat Gökhan Dalyan’nın 19. Yüzyılda Nasturiler adlı doktora tezi, Nasturiler üzerine öncü bir çalışmayı ifade ediyor. Yalçın Çakmak’ın Sultanın Kızılbaşları adlı kitabı, dikkate değerdir. Aşiret ve şehir monografileri ise çok daha çeşitli ve renkli. Mehmet Rezan Ekinci’nin Milli Aşireti üzerine, Erdal Çiftçi’nin Haydaran Aşireti üzerine yazdığı doktora tezleri literatürü zenginleştirmiştir. Öyle ki, aralarında benim de Caf aşiretini yazdığım Yalçın Çakmak ve Tuncay Şur’un editörlüğünü yaptığı Kürt Aşiretleri -Aktör, Müttefik, Şakî adlı derleme eser birçok aşireti tek kitapta görme fırsatı sunuyor.
Diğer bir taraftan İlker Kiremit’in Lazkiye ve Nusayriler üzerine yazdığı tezler, Hakan Kaya’nın bir sınır şehri olarak Bayezid’i ve Serhat Aras Tuna’nın Van’ı incelediği doktora tezleri kıymetlidir. Sınırın güneyine indiğimizde Burcu Kurt’un Basra üzerine yazdığı kitabı ile hocam Metin Atmaca’nın Babanlar Mirliği üzerine yazdığı doktora tezi ciddi çalışmalardır. Daha hatırlamadığım birçok kıymetli çalışma var.
Gördüğünüz gibi Türkiye’de çok boyutlu ve zengin bir literatür gelişti ve gelişiyor. Tabii niceliksel artış ile niteliksel artışın paralel olmadığı notunu düşmeden edemeyeceğim. Çok kaliteli, tartışma yaratan, literatürü başka bir seviyeye taşıyan çalışmaların yanında oldukça sığ ve betimsel çalışmalara da sık rastlanılıyor. İşte burada araştırmacıya çok rol düşüyor. Deniz-derya olan literatürün içinde doğru olanı seçmek, araştırmacıya doğru sorular sordurur ve onu özgün bir yere taşır. Yoksa tekrarın ötesine geçemez. Benim çalışmamın mevcut literatürdeki ayırıcı özelliğine gelince yukarıda ifade ettiğim üzere iki öznenin merkezde olduğu karşılaştırmalı bir anlatıya sahip olmasıdır.
Kitabınız Osmanlı Devleti’nin on dokuzuncu yüzyılını ele alıyor. Bu dönem hem yıkılışın hem de yenileşme, modernleşme çabalarının görüldüğü bir dönem. “Osmanlı Devleti’nin modernleşme serüveninin devlet-toplum ilişkisi ekseninde yeniden tahlili gerekliydi.” Bu tahlil neden gerekli?
Bu tahlil ihtiyacı, adeta kitabın özgünlüğünü öne çıkarıyor diyebilirim. Ana akım Osmanlı modernleşme tarih anlatısı, yukarıdan aşağı bir modernleşme projesine sık atıf yapar. Kısmen doğrudur. Osmanlı modernleşmesi, bir toplumsal hareketten ziyada devlet elitlerinin devleti kurtarma projeleridir. Ama devletin projesi topluma inmeye başladığında işler değişiyordu. Toplumun ortaya koyduğu reaksiyon ve ürettiği politika sonucu devletin projesinde değişimler, ertelemeler, geri adım atmalar ve bir yerden sonra toplumu sürece katma gibi reaksiyonlar gelişiyordu. Dolayısıyla buradan şunu anlıyoruz, Osmanlı Devleti toplumu dönüştürürken toplumda devleti dönüştürüyordu. Yani toplum, Osmanlı modernleşme tarihinde edilgen, pasif, ne verirse kabul eden bir alıcı değil tarihin seyrine yön verme kapasitesine sahip bir aktördü. Kitaptaki anlatı, bu tespitin kanıtlarını içeriyor.
Osmanlı Devleti’nin modernleşme serüveni hakkında neler söylersiniz? Ya da Osmanlı neden modernleşmek istedi? Sonuçta modernizmin kaynağı Batı ve Batı da Osmanlı’nın ezeli rakibi… Bu modernleşme bilinçli bir tercih miydi yoksa çeşitli zorlamaların sonucunda alınmış bir karar mıydı? Hocam modern dönemler aynı zamanda Osmanlı için bir merkezileşmeyi de zorunlu hale getirdi. Bu da doğal olarak devlet-toplum ilişkilerini ve toplumun kendi arasındaki ilişkileri de etkiledi, dönüştürdü. Bu merkezileşme ve dönüşüm için neler söylenebilir?
Osmanlı Devleti modernleşmek zorundaydı. Bu bir toplumsal talep sonucu değil, devletin içine düştüğü krize cevap olarak zorundalıklar taşıyordu. Toprak kayıpları, savaşta yenilgiler, ekonomik krizler ve yükselen milliyetçilik, Osmanlı’yı reformlara götüren bilinen nedenlerdir. Osmanlı bürokratları, uzun süre doğru reçeteyi bulma konusunda çok bocaladı ve tartıştı.
İlk aşamada devletin içinde bulunduğu krizin nedenini devletin geleneksel yapısından uzaklaşmasında aradılar. Gelenekselci yorum olarak tarif edilen bu kuşak, yazdıkları nasihatnamelerle devleti “kanun-ı kadime” davet ediyorlardı. Ancak, ahlak ilkeleri bağlamında gelenekselci yorum doğru yolda olsa da Avrupa’nın geçirdiği dönüşüm karşısında bunların yaklaşımı sığ kalıyordu. Devlet mekanizmasının tümden değişmesi gerektiği fikrine gelindiğinde dahi ciddi sorunlar vardı. Bence Osmanlı’yı modernleşmede -ki bu artık Batılılaşma kavramı etrafında Avrupalılaşmayı ifade ediyordu, en çok zorlayan rakibi ile rehberinin aynı merkez olmasıydı. Yani bir yandan Avrupa’ya karşı kendinizi koruyorken diğer yandan onlara benzemeye çalışıyorsunuz. Bu paradoks, Osmanlı’yı zorluyordu. II. Mahmut’tan itibaren Osmanlı’da modernleşme bir yönüyle merkezileşmedir. Yani devletin denetim ağlarının tüm coğrafyaya yayıp, her alana hâkim olma isteği var. Bunu başardığınız kadar varsınızdır. Bundan dolayıdır ki, ben Osmanlı modernleşmesini bir savunma projesi olarak görüyorum.
Fasih DİNÇ
Her ne kadar Osmanlı modernleşmesinin ardında eski parlak günlere dönme arzusu yatsa da gerçekler Osmanlı’yı savunma pozisyonunda tuttu ve söz konusu egemenlik sahasını korumak ve toprak bütünlüğünü sağlamak ise Osmanlı, burada istediğini elde edemedi. Ama sosyo-kültürel, teknolojik ve kurumlar ölçeğinde modern dünyaya entegrasyon konusunda gösterilen çaba Osmanlı’nın gündeminden düşmedi. Cumhuriyet rejimine de bu bağlamdan bakılmasından yanayım.
1839 Tanzimat Fermanı ve diğer reformların merkezinde eşit vatandaşlık yer alıyor. Bu ise Osmanlı klasik anlayışına ters bir söylem. Osmanlı’da Müslüman tebaa diğer gayrimüslim tebaaya göre daha üstündü. Eşit vatandaşlık söylemi toplumda gerçekten karşılık buldu mu? Birçok dinî ve etnik yapıyı içinde barındıran Osmanlı Devleti’nde eşit vatandaşlık pratiği nasıl gerçekleşti? Müslüman ve Gayri Müslim tebaa nasıl karşıladı bu söylemi?
Tanzimat, Osmanlı’da özellikle devlet-toplum ilişkisinde bir kırılmayı ifade eder. Bir paradigma değişikli söz konusu. Yüz yıllara dayalı olan hiyerarşik ilişkiyi ortadan kaldırma iddiası taşıyordu. Ancak, geleneksel dinamikleri, alışkanlıkları bir yasa çıkararak bir anda değiştiremezsiniz. Tanzimatçılar, özellikle gayrimüslim tebaa arasındaki milliyetçi cereyanların ve Avrupalıların onlar üzerindeki nüfuzunu kırmak adına özellikle eşitlik ilkesine çok vurgu yaptı. Dolayısıyla gayrimüslim tebaa ile devlet arasında aidiyet bağının gelişeceği zannı oluştu. Ancak bu eşitlik vurgusu hem gayrimüslim hem Müslüman toplumunda bir kazanımdan ziyade bir kayıp olarak algılandı. Çünkü, Tanzimat bir yönüyle onları “vatandaş” olarak birçok yükümlülük altına alıyordu.
Islahat Fermanı her ne kadar Avrupa’ya mesaj taşısa da devletin, toplumun bütün katmanlarında varlığını hissettireceği modern-merkeziyetçi bir aygıt olacağının bir kez daha vurgusudur. Bu aşamadan sonra devlet-toplum arasında bir hiyerarşiden öte karşılıklılık ilkesi gelişti. Devlet, can, mal ve ırzını koruyacak, tebaada asker gönderecek, vergisini ödeyecek ve kamusal düzene uyacaktı. Ancak devletin kurumsal olarak topluma yaklaşması toplum nazarında hareket kabiliyetini sınırlanması olarak algılandı. Bu da toplumda reformlara karşı bir direnç oluşturdu.
Sınırlar ve sınır kültürleri çalışma alanlarınızdan. Sınırlar imparatorluk ve merkezi devletler için ne ifade eder? Sıradan insanlar için kağıt üzerinde basit bir hat yada bir çizgi olarak görülen sınırlar devletler için neden önem arz ediyor?
Modernleşmenin belki de anlam ve işlevini doğrudan etkileyen birkaç dinamikten biri sınırdır. Osmanlı’nın geleneksek imparatorluk anlayışından merkeziyetçi-modern devlete dönüşümünü sınır olgusunun değişiminde görebiliyoruz. Öyle ki, bu, ulus-devlet formatının ilk aşamaları diyebiliriz.
Sınır, geleneksel devletlerde bir saldırı, genişlemenin uç hattıydı. Yani bir yönüyle bir bitiş çizgisi değil bir başlangıç hattıdır. Devletin egemenlik sahasının genişleme potansiyeli taşıyan bölgelerdi sınırlar. Ancak, modern merkeziyetçi devlette sınır bir saldırı bölgesi değil, savunma çizgisidir. Sizi, dünyanın geri kalanından ayıran bir çizgi. Devletin egemenlik haklarının sınırlarını belirleyen bir çizgi. Bu şu demek oluyordu: devlet artık sınır bölgelerini egemenlik haklarını korumak adına daha güvenli hale getirmeli ve gücünü daha net göstermeliydi.
Bu değişim, o zamana değin merkezi bölgelere göre daha az denetim altında olan, hareket ve otorite kabiliyeti yüksek olan aşiret ve cemaatlerin aleyhine bir gelişmeydi. Devlet sınırda otorite inşa etmeye çalıştıkça onlar da mevcut güçlerini korumaya çalıştılar.
Caf Aşireti ve Nasturî Cemaati Osmanlı’nın doğusundaki İran sınırında. Devletin bu iki unsurla bu denli ilgilenmesinin nedeni nelerdi? Hocam bu iki sınır unsuruna ilgi sadece iç dinamiklerle mi alakalıydı? Bu ilginin İran, İngiltere, Fransa gibi devletlerle bir alakası var mıydı?

Caf Aşireti Yönetici Aile Seceresi – Kaynak: Edmonds, Kürtler, Türkler ve Araplar: Kuzey-Doğu Irak’ta siyaset, Seyahat ve İnceleme (1919-1925)
Özellikle bu iki unsurla ilgilenmedi. Sınırda otoritesine muhatap olan her dinamikle ilişki geliştirdi. Ancak, bunların sınır hattında oluşu önemlerini artırıyordu. Çünkü sınır hattının diğer tarafında kadim rakip İran vardı. Osmanlı, bu unsurları İran nüfuzuna kaptırmak istemiyordu. Kaptırması, onun orada zaafa uğraması demekti. Bundan dolayıdır ki, kendi merkezileşme projesine aykırı olarak sınırdaki yerel güçlere tavizler vermek zorunda kaldı. Caf Beylerine yetkiler verdi. Nasturilerde ise İran dışında bilhassa Avrupalı devletler denkleme giriyordu. Doğu Hristiyanlığının kadim temsilcisi olan Nasturiler, Avrupalı devletlerin radarındaydı. Tıpkı Balkanlardaki tebaa ve Ermeniler gibi. Osmanlı, bu bağlamda Nasturiler ile ilişki geliştirdi. Cemaat liderlerine hediyeler gönderdi, ayrıcalıklar sunmaya çalıştı.
İşte, yukarıda toplumun devlet politikaları üzerinde bir aktör olduğu tespitimde kastettiğim tam da burası. Nasturiler, Caflar ve İran sınırı özelinde Osmanlı’nın merkezden aldığı kararları tam uygulayamadığını ve uygulamaya çalışmak için yerel otoritelerle iş birliği içine girmesi gerektiği ve de bunun için bazı tavizlerde bulunması gerektiğini görüyoruz.
“19. yy. Batılı güçlerin emperyal faaliyetleri ile dinî misyonerlik faaliyetleri iç içe geçmişti.” diye bir tespitiniz var. Buradan hareketle misyonerlerin Nasturîler’le ilgili ne gibi faaliyetleri vardı? Sonuçta Nasturiler inanç anlamında Hıristiyandı. Batılıların Nasturîleri keşfi ve misyonelerin faaliyetleri bağlamında neler söylersiniz? Hırıstiyanlık kendi içinde Katoliklik, Protestanlık, Ortodoksluk gibi mezheplere bölünmüştü. Bu mezheplerin Nasturîlerle ilgili farklı tasarrufları oldu mu?
Evet. Batılıların dini misyonerlik faaliyetleri emperyal parametrelerden bağımsız düşünülemez bence. Bu tespiti yapma konusunda ciddi tarihi veriler var. Belki ilk aşamada, Osmanlı coğrafyasındaki “doğru yoldan sapmış” olduklarını düşündükleri dindaşlarını “gerçek” olana davet etme ve yaşam koşullarını iyileştirmeye dönük bir motivasyon, misyonerlikte var olmuş olabilir. Ama 19. yüzyılın ikinci yarısı itibariyle Ortodoks, Katolik, Protestan mezheplerinin misyonerleri üzerinden o mezheplerin temsilci devletleri, Doğu Hristiyanlarının mevcut şartları, Müslüman ahali ve Osmanlı Devleti ile yaşadıkları sorunlar ekseninde nüfuz devşirmeye çalıştıkları görülüyor. Hatta rekabet öyle bir hal alıyor ki Nasturiler arasında dahi Rus yanlıları, Osmanlı yanlıları, İngiltere-Amerika yanlıları gibi bölünmeler oluşuyor. Adeta Osmanlı ile Nasturiler arasında aracı veya alternatif bir otoriteye dönüşmüşlerdi. Ahali bir sorun yaşadığında ilk onlara baş vuruyor, onlarda cemaatin temsilcileri gibi Osmanlı’nın kapısını zorluyordu.
Sizin de vurguladığınız gibi 19. yy. aynı zamanda merkezileşmenin yoğun olduğu bir dönem. Özellikle Osmanlı dağınık toplulukları iskân etme mücadelesi vermekteydi. Osmanlı’da iskan fikrini doğuran nedenler nelerdi? İskânla ne amaçlanıyordu? İskan politikası Cafları ve Nasturileri nasıl etkiledi?
İskan, modern devlet programının öne çıkan uygulamasıdır. James Scott, “devlet, gezen insanları neden düşmanı olarak görür?” sorusunu sorarken dahi sorunun cevabını veriyor. Modern devlet, toplumu gözetleme, denetleme kapasitesini artırır. Dolayısıyla yerleşik bir toplumun denetimi ve ondan alınacak vergi, askerlik gibi verimlilik göçebe olandan çok daha fazladır. Osmanlı da bu bağlamda iskanı işlevselleştirmeye çalıştı sınır hattında. Caflara dönük bu konuda ciddi politikalar uyguladı. Yerleşmeleri karşılığında topraklar verdi. Burada iki amaç öne çıkıyor. Bunlardan ilki göçebeleri yerleştirip, tarımsal verimliliği ve vergi gelirini artırmakken diğeri yerleşen tebaanın aşiret ile bağını keserek devlete aidiyetini güçlendirip aşiret beylerinin devlet karşısındaki pazarlık gücüne son vermekti.
Bir Grup Nasturî – Kaynak: F.R. Maunsell, “Central Kurdistan” The Geographical Journal, 18 (2) 1901
Ancak sonuç istenilen gibi olmadı. Martin van Bruinessen’in ifadesiyle aşiret beyleri toprakları ahalinin elinden alarak toprak ağalarına dönüştü. Nasturilerde ise devletin bir iskân politikası geliştirdiğine dair kanıtlara rastlamadım. Burada devletin politik öncelikleri devrede olduğunu düşünüyorum. Gayrimüslim kimlikleri, Batılı devletlerin onlar üzerindeki nüfuzları ve Ermeni faktörü gibi durumlar devletin iskân politikasına başvurmamasında etkili olduğunu düşünüyorum. Sınır hattında Müslüman/Kürt bir topluluk olarak Caf aşiretinin iskân olması, Osmanlı nazarında İran karşında daha gerçekçi bir müttefik niteliği taşıyordu sanırım.
Osmanlı Devleti on dokuzuncu yüzyılda iç ve dış sorunlarla boğuşuyordu. Aynı zamanda modern bir devlete dönüşüm çabaları… Çok dağınık, çok sorunlu bir görüntü… Bu dönemde Batı’da neler oluyordu? İngiltere, Fransa, Portekiz gibi devletler nereye gidiyordu?
Batı tamamen emperyal bir rekabet içinde dünyayı yeniden şekillendiriyordu. Reform ve Rönesans’ı yaşamış, sanayii devrimini yapmış, Amerika’yı keşfetmiş ve bu eksende dünyanın geri kalanıyla ilişki kurmaya ve nüfuzunu güçlendirmeye çalışıyordu. İşte tamda bu Avrupa, Osmanlı’ya tehlike oluşturdu ve onu yeni bir düzen inşa etmeye götürdü. Birinci Dünya Savaşı bir yönüyle emperyal rekabetin bir çıktısıydı.
Caf Aşireti ile Nasturî cemaatinin birbirleriyle herhangi bir ilişkileri var mıydı?
Bu iki unsurun birbirleriyle ilişkileri yoktu. Yani en azından buna dair veri geçmedi elime. Çünkü Nasturiler Hakkari-Urmiye bölgesine yaşıyorken Caflar daha güneyde Süleymaniye-Sinne bölgesinde yaşıyorlardı. Coğrafya olarak birbirlerine uzaklar. Herhangi bir sınır yakınlığı yok.
19. yy. hem Osmanlı yönetimi için hem farklı topluluklar için sancılı bir süreci ifade eder. Osmanlı merkezileşme ve modernleşme çalışmaları içerde ve dışarda beklenen etkileri gösterdi mi? Doğu sınırında neler oldu? Caflar ve Nasturîler devletin istediği çizgiye geldi mi? Neler yaşandı? Bahseder misiniz?
Yukarıda da söz ettiğim gibi Osmanlı modernleşmesinin amacı devletin egemenlik alanı koruma olarak görürsek maalesef bu gerçekleşmedi. Ancak modernleşme ile Osmanlı ve sonra da Türkiye Cumhuriyeti’nin rotası tartışmasız Batı dünyasına entegrasyon oldu.
Caflar, hem İran hem Osmanlı’nın entegrasyon politikalarına rağmen aşiret organizasyonunu günümüze kadar taşıdı. Birinci Dünya Savaşından sonra Irak’ın Osmanlı egemenliğinden çıkmasıyla Caflarla ilişkiler kesildi haliyle.
Nasturilerin durumu ise daha sancılı oldu. Cemaat içinde bağımsızlıkçı fikir etkili oldu. Tabii burada Batılı güçlerin teşvik ve vaatleri yadsınamaz. Birinci Dünya Savaşı ve sonrasındaki kaotik ortam Nasturilerin aleyhine sonuçlandı. Osmanlı’ya karşı Batı blokunu desteklemesi ve isyana kalkışması Nasturi nüfusunun bölgeden uzaklaşmasına neden oldu. Günümüzde, başta Irak olmak üzere Ortadoğu ülkeleri ile Avrupa ve Amerika şehirlerinde yaşamlarını sürdürüyorlar.
Çalışmanızı hazırlarken hangi kaynakları kullandınız? Kaynaklara erişim sorunu yaşadınız mı? Çalışmanızın kaynakları hakkında bir değerlendirmede bulunabilir misiniz?
Kitapta, güncel literatürün yanı sıra çeşitli birinci kaynaklardan yararlandım. Bu bağlamda ana kaynağım Osmanlı Devlet Arşivleriydi. Paralelinde misyoner raporları, olaylara tanıklık etmiş yerli ve yabancı yetkililerin rapor ve hatıratlarını kullandım. Ayrıca ABD Dışişleri Arşiv kataloğundan da verilere yer verdim.
Ancak kitapta kullanmak isteyip şahsi koşullarımdan dolayı kullanamadığım iki tane arşiv kataloğu vardı. Birincisi olayların önemli bir tarafı olarak İran Arşivleri ikincisi Batılı otoriterlerin ciddi bir temsili olarak İngiltere Arşivleriydi. Her ne kadar bu arşivlerin olmayışı genel anlatıyı bozmamış olsa da olmaları anlatıyı güçlendirecekti.
Fasih DİNÇ
Kitabın temel sınırlılığının bu olduğunu söyleyebilirim. Bunu da ilerde değerli genç araştırmacıların aşacağı ve anlatıyı daha ileri taşıyacağından eminim.
Son olarak neler söylersiniz?
Öncelikle şahsınız özelinde dibace.net’e bana bu fırsatı verdiği için teşekkür ederim. Yazarlık kariyerimin ilk röportajı ve bunun ilk kitabım üzerine olması dolayısıyla benim için çok kıymetli bir tecrübe oldu. Bu kitap oluşurken birçok kıymetli şahsiyetin destekleri oldu. Hepsine teşekkür ederim tekrardan.
Son olarak tezimin kitap haline gelip geniş okuyucu kitlesine ulaşmasını sağlayan İletişim Yayınları’na ve Editör Aybars Yanık’a müteşekkir olduğumu söylemek isterim.
Biz teşekkür ederiz.
Muaz ERGÜ
Fasih DİNÇ
- 1987 Mardin doğumlu.
- Lisans eğitimini Kırıkkale Üniversitesi’nde, yüksek lisans ve doktora eğitimini ise Hacettepe Üniversitesi’nde tamamladı.
- Yakın dönem Osmanlı coğrafyasında aşiretler, heterodoks inanç toplulukları, toplumsal cinsiyet, sınır boylarında şehir, kültür ve sosyal tarih araştırma alanlarıdır.
- Ardahan Üniversitesi Tarih Bölümü’nde öğretim üyesidir

Son Yorumlar