Öncelikle geçtiğimiz aylarda yayımlanan içinde birbirinden güzel 17 öykünüzün yer aldığı “Çoktandır Söylenmemiş” adlı kitabınız hayırlı olsun, okuru bol olsun. İnce bir işçilikle örülmüş; samimiyeti ve sıcaklığıyla okuru kuşatan bu kitabınız için teşekkür ederiz size. Hemen hemen bütün öyküleriniz büyülü-gerçekçi bir üslupla kaleme alınmış. Okuru şimdinin içinden alıp nostaljik zamanlara ve maceralara götürüyor. Örneğin “Düşlerin Sonu” adlı öykünüzde, hikâyeye hatıralar bahçesinden nadide çiçekler toplarcasına tılsımlı betimlemeler, burnumuzun direğini sızlatan tatlı yaşanmışlıklarla giriyorsunuz; daha metnin başında okurun gönül teline dokunuyorsunuz. Bu sımsıcak sırlı macerayı okutmak için hiç de zorlanmıyorsunuz. Yukarıda bahsettiğimiz gerek hareketli betimlemeler gerekse nostaljik nesnelerle ilgili hatıralar kendi yaşamınızdan kesitler mi, yoksa tamamen kurgu mu? Aynı zamanda öykülerinizin kalitesini yükselten bu kıymetli zamanları metne izlek olarak koymakla asıl hedeflediğiniz nedir?
Dilek ve değerlendirmeleriniz ne güzel, teşekkür ederim, mutlu ettiniz, gülümsettiniz beni. Geç de olsa iyi ki yazdım, onca zaman ve emek boşa gitmedi, dedim. Öykülerin kaynağı, duyduğum, gözlemlediğim insan, zaman ve olayların bende kalan izi. Zaman izinden yola çıkarak, somuttan soyuta dönüştürerek kurguladığım öykülerdeki ince işçiliğin görünür olması, samimi ve sıcak bulunması, okuru kuşattığı yönündeki değerlendirmeniz onur ve cesaret verici, sevinç duydum.
Düşlerin Sonu öyküsünün samimiyeti ve yaşanmışlık hissi vermesinin sebebi, çocuk anlatı diline yakın bir üslupla yazılışından olmalı, diye düşünüyorum. Yazarken, gerçekle kurguyu, hayalle düşü birbirinin içinde eriterek büyülü bir anlatım ve atmosfer içinde olay akışını sağlamaktı amacım.
Öykülerin ne tamamı gerçek, ne de tamamı kurgu. Düşlerin Sonu öyküsünde, zorlu köy şartlarında didinen, didişen cevval anneyle, düşçü baba karakterini odağa almamın sebebi, yıllar önce bir kadının tembel- uyuşuk- sorumsuz, kayıtsız eşini, yaşlı komşusuna şikâyet ederken duyduğum bir cümle. “Ben neydem anam ben neydem, yataktan çıktığı yok, gözünü bacaya dikmiş, ağzını açmış, ‘aha böyle yatsam da ağzıma para yağsa,’ diyen bu herifle ben neydem anam?” Herkes gülmüştü, çocuktum, ben de gülmüştüm. O kadın ve eşiyle üniversite yıllarımda karşılaştım. Küçük bir işletmede birlikte çalışıyorlardı. Kadın hızlı ve titiz. Eşi, yavaş ve sakin, tane tane konuşan, sözünü dinleten, babacan biri. O rastlantıdan yaklaşık otuz yıl sonra mesaj grubuna gelen bir ölüm haberi, çocukluğumda duyduğum o cümleyi, kadının öfkeli yüzünü ve telaşlı halini hatırlattı.
Haberin ardından zamanı geriye saydım. O insanların yaşadığı coğrafyayı, kültürünü, birbiriyle, toprakla, mevsimle ilişkilerini, beklentilerini düşündüm. Çoğunun ömrü toprak damda geçmişti. Toprak susuz, verimsiz, ekim-derim mevsimi kısa, kışı sert ve uzun. Dökülen terin karşılığını vermeyen topraktan umudunu kesenlerin kimi maden ocağında kazmacı, kimi uzak ve büyük illerde odacı, kapıcı, çaycı, çöpçü olmuştu. Daha uzakları, Almanya, Fransa, Hollanda’yı mesken tutanlar, tahta bavulla gidip tabutla dönenler… Yüzlerini, seslerini unutmuştum ama yaşam izleri zamana yazılmıştı, çektiklerini hatırladıkça içim acıdı.
Kalemim, dümeni şiirden öyküye kırınca, iki zıt karakter seçtim. Çalışkan, becerikli, laf ebesi bir kadınla, tembel, uyuşuk, düşçü bir erkek. Bozkırda yoksul bir köy evine yerleştirdim. Kâh kavga eden, küsen, kâh barışan iki karakteri didiştirdim, seviştirdim. Meşrebine, yaşam şartlarına, beklentilerine göre hayal içinde hayal kurdurdum. İki de çocuk verdim, biri anlatıcı oldu. O da hayal kuruyor, umut etmekten vazgeçmiyordu, babası gibi. Anlatıcının rüyasıyla başlattım öyküyü. Oyun gibiydi yazma süreci.
Öyküde rol verdiğim düşçü babayla cevval anne karakterini, öykü zamanından ve coğrafyasından seçtim, ancak yaşattığım olaylar, gerçeğin değişmiş dönüşmüş, abartılmış hali. Gerçek ve kurgu birbirinin içinde eridi, başka biçimlere dönüştü. Eski zaman dilinden kaleme aktı. Araştırıp bulduğum, dinlediğim, hatırladığım insan davranışlarını, bütünsel yapı içinde öykü kişilerinin anlatım ve diyalogları aracılığıyla verdim. Diyaloglarda yöresel dili ve deyimleri kullanarak yapısal bütünlüğü sağlamaya çalıştım.
Kıymetli bulduğunuz zamanı, metne izlek olarak koymak zorunluydu, çünkü öykü kişilerini, yaşadığı zaman içinde ete kemiğe büründürmekti amacım. Zamana iz bırakan memleket insanlarının hikâyesini öyküye dâhil ederken zaman izini de sürdüm. O yılların yaşam koşulları, sosyal, kültürel, siyasal ve ekonomik yapısı, insanların eğitim düzeyine göre dünyadaki değişimi, doğal olayları duyma, algılama, yorumlama biçimi içinde yaşattım öykü kişilerini, konuşturdum, kavgaya tutuşturdum. Sahici anlatımın aracıydı kurguda izlek alınan zaman.
Üçüncü kişi ağzından nostaljik hikâyeleri anlatırken başarılı detay çalışmaları yapıyorsunuz. Yine aynı öyküde genellikle fiil yüklemlerinde geniş zamanın hikâyesi kipini kullanarak hikâyenin zamanını genişletiyorsunuz. Bu teknik daha çok romanlarda kullanılan bir teknik. Öyküde macerayı yaşanılan zamana indirgemek konusunda neler düşünüyorsunuz, bu anlamda, ileride yazacağınız öykülerde bu türden denemeler yapacak mısınız?
Düşlerin sonu öyküsü uzadıkça uzadı, bitmek bilmedi. Uzun öykü, kısa roman yolunda ilerliyordu. Zaman aktı, gün döndü, mevsimler değişti. Bir ölüm haberinin hatırlattığı, düşçü babayla atom karıca annenin sabah atışmasını anlatan öykü olmaktan çıktı, öykü zamanı ve alanı genişledi. Asi kalem kontrolden çıktı, evi terk etti, sokağa, mezarlığa, ziyaret tepesine, yağmur duasına çıktı. Cevval anne karakteri, düşçü babayı dama çıkarınca ayağını kaydırdım, noktayı koydum.
Öte yandan, gerçekle kurguyu, geçmiş zamanla şimdiki zamanı iç içe geçirerek, öykü içinde öykü anlatarak, zaman içine zaman, olay içine olay katarak, ana öyküyü yan öykülerle zenginleştirmek, ekseni kaydırmadan katmanlı öyküler yaratmak kolay değil. Riskli bir denemeydi. Çok emek, zaman ve dikkat istiyor. Oyun gibi başlayan ilk yazma süreci sonrasında öyküyü uykuya yatırmak, unutmak, bir zaman sonra defalarca okumak, olay akışını, zamanı, dili öykü mantığı içinde düzene sokmak ayları, bazen yılları alabiliyor. Ben öyle çalışıyorum.

Bazen film sahnesinde, bazen cenaze töreninde, yolculuk sırasında gördüğüm bir eski yüzün, duyduğum bir etkili sözün, okuduğum romanda betimlenen bir dağın, bir cümlenin aklıma, yüreğime düşürdüğü öykü cemresi ısınır, kaynar, fokurdar içimde, kalem tutuşturur elime, engellenemez bir tutkuyla akıp gider öyküler. Bu tarz beni nereye götürür, öyküde macerayı hangi zaman içinde yaşatırım, emin değilim. Farklı anlatım biçimlerini denemeyi seviyorum. Bazı öykülerimin, ikiz, üçüz kardeşleri var, diyebilirim. Aynı temayı, farklı zaman ve atmosfer içinde, farklı öykü kişilerine anlattırdığım hem uzun, kısa, çok kısa öykülerim var. Zaman işçinde damıtır, demlendiririm öyküleri. Anlatımda, alışılmış, süregelen kalıplara bağlı kalmak, aynı tarzı sürdürmek gibi bir derdim yok. Edebi anlatım olanaklarını araştırıyor, ustaları okuyor, nasıl anlatırım, derdine düşüyorum. Bazen de, anlatmak istediğim konu ve öykü kişileri yön veriyor kaleme ve zaman akışına.
Öykülerinizin dili pırıl pırıl Anadolu Türkçesi olduğu kadar, yöresel sözcükleri (buymak, kalbur sarat, müzevir, salaca, horum, gurk, dabaz dökmek, yekinmek, yörep, gıylatmak vb.) de metninize gerektiği yerde ve gerektiği kadar serpiştirmenizden dilin özgünlüğüne azami dikkat ettiğinizi anlıyoruz. Bu yöntemi özellikle Çukurovalı yazarlar Cumhuriyet dönemi boyunca sık kullandı. Bana göre, bu gayretin kültür diline beklenen etkisi de çok fazla olmadı maalesef. Sizin böyle yöresel ağız ve sözcükleri metinlerinizde kullanma gayeniz nedir? Böyle yöresel ağız ve sözcüklerle yazmaya devam edecek misiniz, yoksa dil ve üslubunuzda keskin dönüşümler yapmayı düşünüyor musunuz?
Dili belirleyen öykünün coğrafyası, öykü kişilerinin sosyo- ekonomik yapı içindeki yeri, kültür düzeyi. Yöresel sözcükleri, diyaloglarda öykü kişilerine kullandırıyorum, sizin de tespit ettiğiniz gibi, gerektiği yerde ve ölçüde. Tamamı yöresel dile boğulmuş kurmaca metin yazmayı hiç düşünmedim. Dili, karakter yapısıyla uyumlu olarak kullanmak gerektiği kanısındayım. Sahici olması, okuru metne bağlaması açısından dil ve karakter uyumu, metinde olmazsa olmazım. Diyalogda, öykü zamanında ve coğrafyasında yaşayan halkın dilinde olmayan sözcükleri öykü karakterlerine kullandırtmaktan kaçınıyorum. Halk ağzında yaşayan bölgesel sözcük ve söyleyişleri, sözleri, karakterler aracılığıyla yazı dilime, edebiyata taşıyorum.
Öykülerinizde çeşitli anlatım teknikleri kullanıyorsunuz. Bunlarda biri de “Kar kapıya dayandı.”, “Güneş saçını, başını topladı, dudağını büzerek çekti gitti.” cümleleriyle örneklendireceğimiz kişileştirme mesela. Ayrıca öykü karakterleriniz metinlerde “Telli Bibi”, “Cinci Güllü”, “İpsiz Zeki”, “SağırKamber”, “Tortop Tugay”, “Gürcü Gelin”, “Kirli Yeter” gibi lakaplarıyla birlikte yer alıyorlar. Neden böyle anlatım tarzları kullanıyorsunuz?
Yüksek rakımlı dağ eteklerindeki düzlükte tipiye açık köy evlerinin kapısına yığılır kar, kapı görünmez olur, açılamaz; zemheri denilen o günlerde. Mevsim sahiden kıştır, dışarıdan birilerinin karı kürekle atması lazım ki kapı açılabilsin, ev halkı dışarı çıkabilsin, güneşi görebilsin. “Kar kapıya dayandı,” cümlesi, kara kışın kısa yoldan tarifi. Kısacık, farklı ve çağrışımlı.
Dağ eteklerinde, yükseklerde yaşayanlar için kar ayazı, sert rüzgârlar, karlı dağlar, çılga yollar aman vermeyen zalimdir. Yazı, baharı kısacıktır yükseklerin. Sıcağını, ışığını esirgeyen güneşe, emeğinin karşılığını vermeyen toprağa, geçit vermez dağlara yeri gelir yalvarır, yeri gelir sitem eder. Dara düştüğünde ağzını da bozar Anadolu insanı, küfür eder, mevsime göre değişkendir ruh hali. Güneşi, ay ve yıldızları, dağları, zemheri ayazını kişileştirir söyleminde. Türkülere sorudum, “Dağlar seni delik deşik ederim,” diye seslendi Anadolu’dan bir ozan.
Bir başkası Rumeli dağlarından seslendi, “Yıldız dağı işte de geldim yanına/Bir teselli versene garip canıma/salıver de gideyim nazlı yârime…
Kırsalda lakapsız insan olmaz, yiğit lakabıyla yaşar, derler. Öykü kişilerinin ruh halini, kişiliğini, görünümünü tarif etmek yerine lakabıyla görünür, tanınır olmasını sağlamayı tercih ediyorum. Lakap, kişinin güçlü-zayıf, iyi-kötü özelliğini tarifin kısa yolu. Örneğin Kirli Yeter. Yeter’in neresi kirli? Saçı, eli, kıyafeti mi, dili mi? Olay akışı içinde davranış ve diyaloglar aracılığıyla gösteriyorum, Yeter’in kirini. Lakaplar, biraz da gülümsetiyor beni, okuru da gülümsetir belki. Ayrıca lakaplar, dram atmosferinden çıkış, bir yudum nefes aldırma aracı değil mi?
Öykülerinizin genelinde düş, rüya sıkça geçiyor Kitaptaki ilk öykünün adı da “Düşlerin Sonu.” Genelde kahramanlar ter içinde uyanıyorlar. Düşler genelde moral bozucu, kötü imgeler barındırıyor. Kötüye yoruluyor. Görülen düşlerdeki bazı kötü şeyler (Ölüm gibi, kayıp gibi…) gerçekleşiyor. Neler söylersiniz?
Coğrafi yapı, iklim, mevsim, yaşam şartları zor insanların gecesi-gündüzü kaygı içinde geçer. Başını yastığa koyduğunda, gün içinde yaşadıkları terk etmez onu. Kendisinin veya sevdiklerinin başına bir felaket gelecek endişesi taşır, deliksiz uyku hasreti çeker, kâbus görür, ter içinde uyanır. Kötü şeyler olduğunda da ben düşümü görmüştüm, derler.
Sevdiklerini yolcu ederken, dua eder, su döker, nazar boncuğu iğneler, muska diker giysilerine. Kutsal bildiği, saygı duyduğu dağı, tepesi, ocağı, düşeği vardır. Lokma dökme, adak verme geleneği vardır. Mutlu, umutlu günün akşamında sevinçle yatağa giren de bolluk-bereket, düğün-bayram görür. Al yeşil duvakla gelin olur, düşünde. Belki altın bulur, kurak tarlasından su çıkar, maden çıkar; aç tavuğun düşünde buğday harmanı görmesi gibi.
Düşlerin Sonu öyküsündeki düşçü baba, sorumsuz, kaygısız. Her işe koşuşturan becerikli-cevval eşine yaslamış sırtını. Rüyaları hep güneşli, bereketli, umut dolu. Hayal dünyasından besleniyor. Son rüyasını da anlatamadı, ayağı kaydı zavallının. O rüya nasıldı, merak ediyorum, okura bıraktım son rüyayı, dilediği gibi yazsın.
Saniye’nin Belikleri, öyküsünde kötü rüya gerçek oluyor. Saniye’nin uyandığı sabahın boz-bulanık hava durumu, mevsim ve yaşam şartları, doğum kaygısı, eltinin ruhsal durumu, davranışı, kötü rüyalara zemin hazırlayan endişeli, korkulu atmosfer. Öykü kişilerini ve okuru, düşlerin çağrıştırdığı duyguların izinde adım adım sona hazırlama yöntemi olarak kullandım düşleri ve hava durumunu.
![]()
“Soyka Toprak” başta olmak üzere “Bayram Kolonyası”, “Erenlere Karışan Bebek”, “Seyran’ın Kıblesi”, “Saniye’nin Belikleri” adlı öykülerinizde bozkırda yaşayan kadınların çetin yaşam koşullarındaki mücadelelerini, sıkıntılarını, acılarını ve toplumun kadın üzerindeki küçümseyici bakışını ustalıkla dile getiriyorsunuz. Bir olay hikâyesi olan bu metinlerinizde gerilimi son cümleye kadar sürdürüyorsunuz. Kitabınızdaki öyküleri okurken sizin de o toprakların insanı olduğunuz anlaşılıyor. Bu ve benzer öyküleri yaşadınız mı ya da dinlediniz mi? Buradan hareketle bu tür anıları öyküleştirmek bir yazar için kolay yöntem midir, yoksa kurgudan daha mı zor? Neler söylersiniz?
Kadının yaşam çilesi bitmedi, geçmişte de vardı şimdi de var, artarak devam ediyor. Mülk kimdeyse güç de onun elinde. Güçlünün güçsüze hâkim olma, itaat ettirme sorunu. Kırsal yapı içindeki kadın ekonomik güçten, eğitimden yoksun ve yoksulsa insan bile sayılmıyor. Büyük şairin dediği gibi “Soframızdaki yeri öküzümüzden sonra gelen…” kadınlar, fiziksel ve duygusal şiddetin en ağırını gördüler, her toplumda, her kıtada.
Yüzyıllar boyu köle diye satılan, şeytan diye taşlanan, cadı diye yakılan, asılan, kesilen, kurşuna dizilen kadın tarihi, hazin ve uzun bir ağıt. Kadına şiddet, haberini duymadığımız bir gün yok.
Niçin kadınlar? Hangi kutsal kitapta yeri var? Erkeği bu kadar vicdansız, bencil yetiştiren kim, hangi düzen? Sorgulamak gerek. Zulmü ve zalimi sorgulama cesareti gösteren insan nesli kurtaracak dünyayı ve temize çekecek insan vicdanını.
Bayram Kolonyası ve Seyran’ın Kıblesi öyküleri tamamen kurgu ama esin kaynağı hayatın içinden. Memleket insanlarına ve diğer canlılara yaşatılanları birbiriyle ilişkilendirerek kurguladım. Kesime götürülürken gözünden yaş akan, acemi kasabın elinden kaçan yaralı hayvan görüntüleri vicdanımızı sızlatmıyor mu? Çözülemeyen sokak hayvanları sorunu, kadına, çocuğa, hatta hayvana karşı taciz, tecavüz, şiddet, of ki of, dilim varmıyor, anlatamıyorum, yorulduk, usandık. Her geçen gün şiddetin, öldürme şeklinin daha beterine tanık oluyoruz. İnsana ne oldu, bu kötülüğü neden yapıyor, sürekli sorguluyorum. Sorgularken hatırlıyorum şiddeti yaşayanların, tanık olanların anlattıklarını. Şiddet ve taciz hakkında okuduklarım, duyduklarım ve hatırladıklarım, dün ve bugün, öykülerin olay akışı içinde birine bağlandı.
Erenlere Karışan Bebek, öyküsünde, birbirine benzer sosyal doku ve dönem içinde gözlemlediğim, duyduğum, pembe dizi bağımlılığı, loğusa kadını al basması, kaybolan cenaze ve erkek çocuk tutkusu gibi davranış, inanç ve olayları zihnimde süzerek tek öykünün akışı içinde birbiriyle ilişkilendirdim. Gerçek ve kurgu birbirine omuz verdi.
Saniye’nin Belikleri, gerçeğin değişmiş, dönüşmüş şekli. Gerçek dışı olay ve kişilerle zenginleştirilmiş öykü. Kaynağım hayat demiştim bir söyleşide. Hayatın içinden seçtiğim insan yüzlerine, hüzünlerine ve komik hallerine yer veriyorum öykülerimde.
Anıların öyküdeki yerine gelince, yazdıklarım anı değil, anı izinden alınan esinle kurgulanmış öyküler. Karakter ve atmosfer yaratırken, dönemin insan-nesne, insan-doğa ilişkisini betimlerken anı izinden faydalanıyorum elbette.
Anıyı, anı gibi yazmak lazım, öyküleştirmeye kalktığınızda yaratıcılığı sınırlıyor çünkü. Öte yandan anılar, geçmiş zamanla şimdiki zaman arasında bağ kurulmasını sağlıyor, zaman, mekân, atmosfer ve dönemsel özellikler ilişkisini kurmada öyküye hizmet ediyor.
Öykülerinizin genelinde eylem cümleleriyle kurulmuş hareketli betimlemeler var. Dolayısıyla zamanın akışı ve gerilimin aşama aşama yükselişi sinema filmlerini anımsatıyor. Bir yazar olarak sinemayla ilişkiniz nedir? Eserleriniz senaryo tekniğine çok uygun, bu metinleri senaryolaştırmayı düşünüp sinemada değerlendirilmesini ister misiniz?
Çocukluğumdan beri sinemayla ilişkim izleyici düzeyinde, daha ötesi olmadı. Okur ve gözlemci yönüm daha baskın. Edebiyat ve sinema birbirini besleyen iki farklı disiplin. Edebi metinleri başka biçimde düzenleyen, yeni anlam, ifade ve duygu yükleyen sinema ve senaryo yazımı tekniği hakkında eğitim almadım, bilgim yok. Kalem-kâğıt bilgisayar, hayat, hayallerim ve ben böyle iyiyiz. Yazılacak öykü çok, hayat kısa, zaman kıt. Öykülerimi sinemada değerlendirmek isteyen olursa, yapın da görelim, derim.
“Çerçi Ticaret Merkezi” ve “Kuyudaki” öyküleriniz mekân ve olay örgüsü bakımından diğer öykülerinize benzemesine rağmen çoğu noktada diğer öykülerden ayrılıyor. “Çerçi Ticaret Merkezi” ülkemizdeki zihniyet değişimine, kapitalistleşmeye vurgu yapıyor. “Kuyudaki” ise bir dönem yasaklarla, baskıyla bunalan insanımızın hikâyesi. Kitapların korkudan toprağa gömülmesi. Aslında bu iki öykü birbirinin tam zıddı da. Bu iki öyküyle ilgili neler söylersiniz?
Çerçi Ticaret Merkezi, bir yetişkinin bugünden geçmişe dönüp, köyün-şehirleşmesini, şehrin genişleyip kırsalı yutmasını, betona boğulmasını, insanın değişim, dönüşüm serüvenini sorgulayan öykü. Anlatıcının fırsatçı ağabeyi bir anti kahraman. Anne değişiyor, köy değişiyor, şehir genişliyor, ağabey değişmiyor, çocukluğundan beri fırsatçı, kötücül yanı baki. “Girişimci,” diyor onlar kendilerine. Kirletildi dünya ve insan ruhu. Ormanı yok eden, yerin altını ve üstünü, havayı, suyu zehirleyen “girişimciler” sayesinde etik değerler aşındırıldı. Para, lüks, şatafatın ön planda olduğu, köy- kasaba- şehir karması acayip bir yapı oluştu.
Kuyudaki, adlı öykü, yasaklara, baskı ve zulme karşı sessiz bir direniş öyküsü. Siyasi otoritenin, resmi ve gayri resmi araçları eliyle uyguladığı baskıya, yarattığı korku atmosferine rağmen sevdiklerinden, güvendiklerinden vazgeçmiyor, ele vermiyor anne, oğul, muhtar. Kuyudaki, adlı öykünün ana karakterleri kahraman. Çerçi Ticaret Merkezi öyküsünün ana karakteri ise anti kahraman.
![]()
Öykülerinizde nesnelerin birliği kuralı ve bu nesnelere yüklenen işlevler yerli yerinde. Bahsedilen gereçlerin hemen hepsi bozkır insanının kullandığı alet edevatlar. Bunlara ek olarak radyo nesnesi ve çerçilik kavramını kullanmanız öykünün dış zamanını (varsayılan gerçekleşme zamanı) göstermek amaçlı mı? Ayrıca öykülerde kullandığınız türküleri seçmenizdeki kıstas nedir? Konuyla ilgili olduğu için mi yoksa bu türküler yöreye ait olduğu için mi seçtiniz?
Öykü kişileri, nesneler, dil ve coğrafi yapı, bitki örtüsü, öykü oluştururken kullandığım unsurlar, bütünü oluşturan parçalar ki birbirini tamamlaması, döneme, bölgeye ve yaşam kültürüne uygun olması gerekiyordu.
Öykü zamanında, kırsal kesimin dünyadan haber alabileceği tek kaynak radyo. Her evde olmasa da bazı evlerde zenginliğin ve medeniyetle ilişkinin göstergesi. Ayrıca, radyo vasıtasıyla dönemin kırsalında baba otoritesi ve mülkiyet ilişkisine de vurgu yapmaya çalıştım. Radyonun ve babanın yeri, evin başköşesidir. Babanın dinlemek istediği program saatinde açılır radyo, kıymetli mal kabul edilir.
Çerçi de öyle, öyküde anlatılan dönemde, köylerin alışveriş yeri bakkal ve çerçi. Bakkal ve çerçiyle ilişkiler vasıtasıyla öykü karakterlerinin kişilik ve davranış özelliklerini, masum-kurnaz-hileci yönlerini göstermekti amacım.
Öykü karakterlerine bazen neşe, bazen hüzün veren türküleri seçerken, yöreye ait olmasına değil, konuya ve karakterin duygu durumuna uygun olmasına dikkat ettim.
“Soyka Toprak” öykünüzde oldukça kalabalık şahıs kadrosundaki kahramanların çoğu flu tipler. Ancak başkahramanlar; anne, baba, Turna, anlatıcı kız, karakter hüviyeti kazanmış kişiler. Öyküde karakter yaratmak yazar başarısıdır. Bunun yanında mekânları ( köy, toprak ocağı…) hikâyelere uygun konumlandırmakla da öykü içi dengelere dikkat ettiğiniz anlaşılıyor. Yörede yetişen çiçeklerin öyküde iğreti durmayıp doğal görünüm arzetmesi hikâyenin inandırıcılığını sağlıyor. Bütün bu unsurların öyküde yerli yerinde kullanılmasına özellikle dikkat ediyor musunuz yoksa bu durum kazanılmış bir yazım yeteneği mi?
Soma kazasından hemen sonra yazdığım Boğazımdaki Taşlar, öyküsü üstünde çalışırken, 1950’li yıllarda kireç ocağında meydana geldiği söylenen göçük olayını hatırlayanlarla konuştum. Hepsi farklı bir hikâye anlattı. Birden fazla genç kadın göçük altında kalmış. Kurtarılamayan genç kızı, çok yakın akrabalarına soramadım, acıyı hatırlatmaktan, kabuk bağlamış yarayı deşmekten çekindim.
Göçükte yaralananlardan birine sordum o günü, hatırlamakta zorlandı veya hatırlamak istemedi. Göçüğü değil de sonrasında uzun süren tedavi sürecini anlattı, ben göçük anının peşindeydim. Beni heyecanlandıran, elime kalem tutuşturan bir söz, bir görüntü yakalamaktı amacım. O günlerde gelen bir fotoğraf, zihnimde yarattığım ana karaktere hiç benzemiyordu. Kalem durdu. İki farklı biçimde yazdığım öyküleri zamana bıraktım. Soyka Toprak, adlı öykünün ilk cümlesini kurmak iki yılımı aldı. İlk cümleden sonrası göçük anı gibi aktı geldi sözcükler, cümleler. Görüntü canlandı. Gerçekle kurgu birbirine omuz verdi, kol kola girdi, yol aldı, heyecan ve hüzün doruğa çıktı yazma sürecinde. Olayı yaşıyormuş gibi yazdım. Yarım kalan iki denemeden sonra çıkan ilk taslak üstünde çalışırken, bir senfoni orkestrası kurgular gibi düşündüm öyküyü. Senfoni orkestrasında tüm çalgılar var ama bir ses baskın, diğerleri ana sese hizmet ediyordu. Öyküde, tüm karakterleri aynı ölçüde görünür, duyulur kılsaydım Turna’nın öyküsü olmayacaktı. Amacım Turna’nın öyküsünü yazmaktı.
Öyküyü kurgulama sırasında atmosfer oluştururken, doğanın bende kalan görüntüsünü resim gözüyle soyutluyor, edebiyat diliyle ifade ediyorum. İki sanatın dilini birlikte kullanıyorum. Olay, mekân, karakter ve nesne ilişkisinde uyuma dikkat ediyorum. Bu yazar başarısı mı, yetenek mi, özen mi? Özen gösterdiğim doğru ama yetenek de dâhil mi buna? Cevabı, okur ve zaman verecek. Diğer öykülerde de bütünlüğü sağlayabiliyorsam başarı denebilir. Onur duyarım bu değerlendirmenizden. Onca emeğe, zamana değdi derim, teşekkür ederim.
Öykülerinizi hangi ortamlarda nasıl yazarsınız? Öykü yazma konusunda belirli bir eğitim aldınız mı?
Öykü cemresi içime düştüğünde her ortamda yazarım. Evde, yolda, trende, parkta. Kalabalık, sessizlik fark etmez, taslak oluştururken parçalı yazarım, elimin altında ne varsa ona yazarım; defter, telefon, bilgisayar. Daha sonra birleşir, kaynaşır, birbirini sayfa dışına atar o parçalar. Fakat mutfak mesaisindeyken yazmak tehlikeli oluyor, bazen, hatta çoğu kez. Yazarken zamandan ve dış dünyadan kopuyorum. Sabıka kaydım kabarık. Börek yandı, süt taştı, yemeğin dibi tuttu, çorbaya üç kez tuz attığım bile oldu.
Bazen de ses kaydı yaparım. Öykü taslağı oluştuktan sonra başlayan ana metni düzenleme, olay örgüsü ve anlatım tekniği konusundaki ince işçiliğe ve sesli okuma, ayıklama sırası gelince sessizlik ve yalnızlıktır tercihim. Her işimi tamamlıyor ve sonra bilgisayar başına geçiyorum. Sabahın erken saatlerinde ve gece çalışıyorum. Yazdığım öyküleri bir süre bekletiyor, sonra yeniden düzenliyorum.
Çocukluğumdan beri yazıyordum, yazdıklarım neydi, şiir mi, öykü mü? Bildiğimi söyleyemem. Edebiyata ilgime rağmen lisede fen bölümündeydim. Üniversitede iktisat kuramları, matematik, istatistik vb konular, çalışma döneminde araştırma- planlama- organizasyon, mevzuat hazretleri derken, edebi metinlere uzak ve hasret kaldım. Dar zamanlarda okuduğum roman ve diğer kitaplardan, dergilerden beslendim. Öyküyle tanışmam geç oldu zaten.
Önce okuduğum kitaplar, dergiler öğretmenim oldu. Öykü yazma eğitimi veren atölyelerden, kurslardan haberim bile yoktu. Emekli olduğum yıllarda, Ankara Öykü Günleri Derneği etkinliklerini takip ederken yazanlarla yolum kesişince öğrendim ki eli kalem tutan herkes yazarlık atölyesine gidiyor. Yazdıklarımı gösterdim, devam et dediler.
![]()
Tesadüf eseri, M. Sadık Aslankara’nın yaptığı atölyeden haberim oldu ve başladım. Çok kısa süreli ama çok verimliydi benim için. Öykü nedir, ne değildir, nasıl yazılır, yazmanın kuralı, incelikleri nedir, ilk dersi orada aldım. Daha sonra aynı grupla Yazı Tamircisi Atölyesi’ne devam ettim. Her iki atölyede grup çalışması içinde öğrendiklerim ve öykü denemelerim hakkında değerlendirmeler kalemime yön ve güç verdi diyebilirim. Sonrası tutkuya dönüşen, bitmek bilmeyen okuma-yazma arzusu.
Son olarak neler söylersiniz?
Çoktandır Söylenmemiş adlı ilk kitabımda yer alan hemen her öyküyü inceleme konusu yaparak hazırladığınız soruların tüm kitabı kapsaması, başlı başına çok değerli kılıyor söyleşiyi.
Yönelttiğiniz soruların her biri, kapsamlı, çok yönlü inceleme yazısı özelliğini taşıyor. Verdiğiniz emek ve kıymet, ayırdığınız zaman ve gösterdiğiniz özen için çok teşekkür ederim.
Biz teşekkür ederiz.
Muaz ERGÜ
Adalet TEMÜRTÜRKAN
- Divriği’de doğdu.
- Ortaöğrenimi Mardin’de, Üniversiteyi Ankara’da okudu.
- Kamu kurumundan emekli oldu.
- Ortaokul döneminden beri yazdığı şiir defterini kapattı.
- Öykünün büyüsüne kapıldı.
- Ekin Sanat, Edebiyat Nöbeti, Patika, KE, Roman Kahramanları dergilerinde, Yeni Adana Gazetesi, Karnaval Dergi, Tükenmez Dergi, Edebiyat Burada sayfalarında öykü, söyleşi ve kitap tanıtım/inceleme yazıları yayımlandı.
- Şehir Söner Biz Yanarız seçkisinde Tvist adlı öyküsü yer aldı.
- “Kuyudaki” adlı öyküsü, 2021 Ümit Kaftancıoğlu Öykü yarışmasında birincilik ödülüne, “Soyka Toprak” adlı öyküsü, Nilüfer Belediyesi’nin, 2023 yılında Tomris Uyar anısına düzenlediği “Yılın Yazarı Öykü Ödülü” yarışmasında mansiyona ödülüne değer görüldü.
- Çoktandır Söylenmemiş, adlı ilk öykü kitabı, 2024 yılında H2O kitap Yayınevi’nden çıktı.
- Ankara’da yaşıyor, evli, Olgu’nun annesi.

Son Yorumlar