Peyniri Ağzında Rendeledi ve Çelik

Mahallede oyunun coşkusuna dalınca açlığı fark etmezdik; ama sabahtan akşam yakınına kadar oyunlar ile âdeta sarhoş olmuşsak karnımızda ziller şöyle dursun çanlar çalmaya başlayınca biz onu değil açlık kendini bize fark ettirirdi. Süzülürdük, karınlarımız guruldar, adeta dermanımız azalırdı. Nihayet fazla dayanamayan hemen yirmi otuz metre mesafedeki evine koşar ve oyundaki pozisyonu bozulmadan ne bulmuşsa iki üç dakikada yer veya anasının verdiğini (ya da kimseye göstermeden aşırdığını) cebine kor gelirdi.

Çoğumuzun cebi adeta muşamba gibi olurdu; zira oyuna gelirken, oyun arasında, zabanan erkenden kalkıp kahvaltı bile yapamadan okula giderken anası ille cebine bir şeyler kordu. Kuru üzümden haşlanmış veya kavrulmuş nohuda, kavurgadan toz şekere, tor top edilmiş yufka etmekten dut kurusuna, sucuğa, bastığa, keteye, kuru üzüm-ceviz içi karmasına, hediğe, alıca, dağdağana, çağlaya, leblebiye kadar, melengiç şekerinden leblebili şekere, cevizli şekerden sızgıta kadar hedik gibi ıslak olsa da cıvık olmayan hemen her şey cebe konurdu. Fakirler hepsini bulamasa da ekmeği, nohudu, hediği, kavurgayı, dut kurusunu, dağdağanı hatta toz şekeri bile bulabilirdi. Cebe nemli bir şey koyan, yiyip bitirdikten sonra o cep kuruyuncaya kadar elini sokmaktan çekinirdi, yapış yapış hissetmek cebin sahibini bile huylandırırdı; unutarak içine atılan silgi, gulle, küçülmüş kalem veya paraya bulaşırdı da alınca şurası ya da burası yapışırdı parmaklara…

Oyun içinde birinin elini cebine sokup bir şeyler yediğini fark edenlerin açlığı başına vurur ve ilk fırsatta istemeye başlardı. Az sonra öteki de beriki de:

Icık ver la!

‒ Icık da baa ver heeri!

‒ Ne yiyon laa sifli sifli, bize de versene!

‒ Şuna bak la, biz yirken gendine veriyok, gendi kimseye göstermeden babalanıyor, ayıp ayıp!

‒ Görün bundan soona dur, acından ölsen zırnık vermem saa!..

Çok acıkan, sanki oradakilere görünmüyor gibi yanına yaklaşır ve fısıldayarak adeta yalvarırdı:

‒ Amman la ıcık daha ver la…

Ya verirdi ya da terslerdi:

‒ Ged oolum ged naadar humsuzsun la…

Yiyen, yiyeceğini genellikle sağ cebe konurdu, zira sağ elle yemeye alışılmıştı. Sofrada bile daha üç dört yaşındayken kazara sol eliyle yemeye kalkanın eline babası veya annesi kaşığın tersiyle vurur veSağ elinle ye, sol eliyle şeytanlar yer… derdi. Sağ ceplere konanlar, mesela ekmek, bastık/pestil, sucuk ise sağ elini cebine sokar, yiyeceğin ucundan tutar, sol eliyle dıştan ceketinin cebini içindekiyle birlikte sıkıca kavrar, sonra tuttuğunu bir şey yoluyor gibi kopartıp kopartıp yerdi. İsteyene verirken de öyle yapardı. Başka yiyeceklerden olsaydı alırken beş parmağının ucuyla tuttuğu kadar çıkartırdı…

Ulu Caminin batısı bir zamanlar mezarlık/ hazire imiş. Ara sıra yazıyorum ki duymayanlar duysun, bilmeyenler öğrensin… 1930’larda düzlenerek en batı kenarının orta kesimine İsmet Paşa İlkokulu yapılmış. Elbistan’da var olan beş sınıflı Rüştiye mektebi isim değiştirilerek burada tedrisata başlamış. Okul ile cami arasında kalan boşluk da öğrencilereteneffüshane olmuş. Ellili yılların ortalarında okul başka yere taşınınca teneffüshanesi mahallenin döllerine, önce babalarımıza, amcalarımıza, dayılarımıza, ağabeylerimize sonra bizlere oyun alanı olmuş. Mahallemiz, cami ve bahçesini doğu, güney ve batı yönlerinden bir hilal gibi sarardı. Birbiri ile daha çok oynayan, sıkı fıkı olan çocukların evleri caminin güneyi ile batısında kümelenmişti. Çelik, futbol, yakar topu gibi geniş alana ihtiyaç duyulunca alan olarak burası seçilirdi. Caminin kuzeyine Atatürk İlkokulu, cami ile okul arasına da Kurtuluş savaşı gazilerinden İmran Ağa’nın beklediği helalar (bir gözü de gusülhane olarak) yaptırılmış. Helanın yanında da bir hayırseverin rahmete kavuşan kızı hayrına yaptırdığı hem abdest alınan ve hem de mahallenin su ihtiyacını karşıladığı çeşmeler vardı.

Elbistan Ulu Camii

Oyun için sürekli öne çıkanlardan takım lideri seçilir. Hemen kurallardan birkaçı belirlenir. Ayaklaştıktan sonra kazanan oyuncuyu ilk seçecek, ama oyunda yelecek… veya Ayaklaştıktan sonra kazanan oyuncuyu da ilk seçecek, oyunda da kalede olacak… denirdi. Sonra ayaklaşırlardı. Ayaklaşmak, iki kişinin aralarına üç beş metre mesafeye bırakarak başlar, bu mesafeyi bitirmek için sırayla bir beriki bir öteki ayağına kendi ayağının burnuna dayayarak ilerleyerek devam eder ve en son ikisinin ayağı arasındaki aralığı sırası gelenin kapatması ile biter. Son kapatan kazanır. Böylece ilk seçme hakkını da kazanmış olur. Bir kazanan, bir öteki sırayla “Ali’yi aldım.. Atıf’ı aldım.. Ahmet’i aldım.. Telat’ı aldım.. Nazmi’yi aldım…  diye eş alarak yani eşleşerek takımlarını oluştururlar.

Kim bilir o günün kaçıncı oyunu olarak mesela Çelik oyununa geçilir. Herkes yerlerini alır. Çelik çalacak olan takım kendi arasında çalma sıralaması yapar ve oyun başlar.

Ahmet’in takımı kalededir, kendisinin çelik çalma sırası da sonlardadır. Önce çalan arkadaşları sıra ile ölmeliydi veya öldürülmeliydi ki kendisine sıra gelmeliydi. Eve gidip gelecek kadar zamanı vardır…

Çelik oyununda çalan dört durumda ölür veya öldürülürdü:

1) Çelik çalan fosarsa ölürdü. Birbirine paralel olarak ve iki üç parmak aralıkla (çeliğin boyundan daha dar) konmuş iki taşa kale denirdi. Çelik bu iki taşın üzerine köprü gibi konurdu. Çalacak olan çomağı altına sokar ve kaldırıp uzaklara attırmak için bütün gücüyle vururdu. Vuramayan, ıskalayan fosmuş sayılırdı. Takımlar kendi aralarında “İki kere fosan ölsün, üç kere fosan ölsün..” gibi fosma sayısını belirlerdi.

2) Çelik çalan, çaldığı çelik havada giderken rakiplerinden biri tarafından yakalanırsa ölürdü.

3) Çelik çalan, dağlanırsa ölürdü. Yani -eğer kural olarak kabul edilmişse- Çelik çalan, çaldığı çelik yere düşmeden rakiplerden biri tarafından tutulmasa bile eliyle dokunursa (buna dağlama denirdi. Hızla giden çeliğe dokunanın eli hele soğuk havlarda ise dağlanmış gibi sızım sızım sızlardı da ondan öyle denmiştir. Rahmetli Gedik Ahmet dağlamada çok başarılıydı) ölürdü.

4) Çeliği çalan vurulursa ölürdü. Tadı da buradaydı. Yani çelik düştüğü yerden rakiplerden biri tarafından atılıp kale taşlarından biri veya aralarına ortalı olarak konmuş çomak vurulursa ölürdü…

Ölen artık çalamazdı, çalma takımından sırası gelene geçerdi. Ölenin tekrar çalabilmesi için diriltilmesi gerekirdi. Onun da şartları aralarındaki kesime göre belirlenirdi; mesela takım arkadaşının biri fosmadan, dağlanmadan ve vurulmadan on kere çalarsa birini diriltme hakkı “bir can” elde ederdi. Bunu başaran, bu hakkını istediği zaman ölen arkadaşlarından birini dirilterek kullanırdı.

Ahmet çok iyilerden biriydi; bu yüzden ölen iyileri diriltebilir düşüncesiyle sona doğru çalma sırası verilmişti. Kendinden önde de iyi çalanlar vardı, rakip takımı uzun süre yeldirebilirlerdi, dolayısıyla kendine çelik çalma sırası epeyce geç gelirdi. Bu fırsatı değerlendirmek istedi ve takımındaki herkese duyuracak şekilde Döller ben geliyom ha! deyip cami bahçesini çevreleyen kerpiç duvarın sürekli geçit olarak kullanıldığından aşınmış, kopmuş ve esilmiş yerinin iki yanına ellerini koyup öte tarafa atladı ve evlerine koştu. Merdiveni çıkıp örtmeyi/ eyvanı geçti. Kapıyı açtı, ayakkabısını çıkartmak istemiyordu, eşiğe oturup seslendi:

Anneee…

Bu arada kapıyı sallayarak zerzesinin ses çıkartmasını da sağlıyordu. Gelen giden olmadı. Annesi muhakkak içerideydi, namaz mı kılıyordu acaba? Tekrar etti:

Anneee acıktım gııı!

Çoğu zaman hazır bir şey olmazdı. Pişen yemekler muhakkak sofraya oturanlara yetecek kadar olurdu; eğer bitmeyen ve yarına kalması istenmeyen erişte, tarhana, düğürcük, malhıda, gendime çorbasından biri varsa annesi çocuklarına “Kırk kaşık içerseniz damarlarınıza bir damla kan damlar…” diye kandırılarak ille bitirtirdi. Belki dün akşamdan artan kömbe pilavı veya kıyma (kısır) kalmıştır. Onu da ekmeğe dürüp içine iki üç turşu yatırıp yemesini çok severdi. Annesi sesini duymuş, selam verdikten sonra dudakları pıtır pıtır dua ederek Ahmet’e şöyle bir görünüp başıyla anladım işareti yaparak aşganaya geçti. Ahmet, mesafeyi azaltmak isteği ile ayakkabısını çıkartmadığı için dizleri üzerine doğrulup, ayakları havada dizin dizin yürüyerek küçük eşikliği (onlar hiç antre demesini bilmedi, sonra da demediler zaten) geçti ve oturma odası ile aşgananın/ mutfağın arasındaki aralık denilen küçük girişin aralık duran kapısını ardına kadar dayayarak beklemeye başladı. Dizleri yerde ayaklarını unutup yere değdirirse tekrar kaldırıyordu. Annesi aşganada bir yandan sağa sola bakınarak “Ne var ki ne veriyim oolum, görüyoo bir şey de yok…” diye adeta sokranıyordu; bir yandan da bir şey verme telaşını, acıkan oğlunu doyurma isteğini belli ediyordu. Hangi anne baba çocuklarının ‘acıktım’ demesine aldırış etmez, hatta memnun olmazdı. Ahmet o bir şey de yok ifadesinin Dur da bir şey bulayım anlamına geldiğini biliyordu. Oyun sırası gelir korkusuyla da gittikçe daha sabırsızlanıyordu; kollarını gövdesine yapıştırıp dirsekten itibaren 90 derece öne bükerek uzattığı ellerini, civcivlerin kanat çırpması gibi yukarı aşağı sallayarak acelesini dillendirdi:

Anne gı, çabık gı, ver de gediyim gı!..

Annesi çaresiz, hazındamına/ kilere yöneldi. Kapı boşluğunu geçince sol yanda duvar dibinde duran pendir küpüne elini daldırıp, tırnakları ile sökerek bir dilim aldı. Caa götürüp eliyle birlikte peynire yarım bardak su döktü. Peyniri avucunda tutarken guşganadan/ ekmek tenceresinden yarım yufka ekmeği katlayıp dürüme hazır hale getirdi. Sonra peynir diliminin hepsini birden ağzına aldı ve çiğnemeye başladı. Dudakları kapalı, dulukları şişmiş bir halde hızlı hızlı çiğnedi. Annesinin ne yapacağını biliyordu. O sırada susadığını hissederek hemen sol yanında duran su küpünün üstündeki kulplu tası sağ eliyle, küpün tahtadan yapılmış tam bir raket görünümündeki kapağını da sol eliyle aldı, oturur halde iken tası küpe daldırmaya yeltendi. Boyu yetmeyince kolunu içine doğru biraz daha uzatmak isteyince küpün o tarafına asılmak durumunda kalmıştı; ağırlığı, küpün kendine doğru epeyce eğilmesine içindeki suyun bir kısmının boynundan aşağı dökülmesine sebep oldu. Az kalsın küp devrilecekti. Devrilse kesin kırılırdı, ki artık çekeceği olurdu.. Su da çok kıymetliydi o zamanlar; mahalle çeşmelerinden kovalarla taşınırdı. Peynirden önce bir fırça yemekten kurtulamadı Ahmet. Annesi çiğneyip ufaladığı peyniri ağzından ekmeğe boşalttı. İki elinin başparmakları ile boylu boyunca yaydı ve dürüp verdi. Ahmet dürümü aldığı gibi harpa da ısırıp fırladı merdivene.. Annesinin sesi geliyordu:

Yetmiyesice, az daha küpü deviriciydin. Suyu benden istesen olmaz mıydı?

Daha ilk ısırığı çiğnerken merdiveni inmiş, avluyu geçip sokağa çıkmıştı bile…

Ahmet annesinin ağzından çıkandan hiç huylanmaz, çiğrimezdi. Alışmıştı belki de… O yıllarda hemen herkes buna benzer davranışları annesinden, ablasından, ninesinden hatta o sırada orada olan konu komşunun hanımlarından görürdü. Dediğim gibi bebenin memesi yere düşse annesi, o yoksa oradaki yakını ağzına sokar, bir iki çevirir ve temizlendi düşüncesiyle bebenin ağzına verirdi.

Daha önce Reşat çok acıkınca, bir fırsat bulup eve koşmuştu. Merdivenleri çıkınca annesi Meliha ablanın örtmede olduğu görmüş ve yiyecek bir şeyler istemişti. O da içeri girip açık ekmek ve şeker kâsesi ile gelmişti. Ekmeği katlayıp dürüme hazırlamış, kâseden fazla dökülmemesine dikkat ederek ekmeğin bir başından öteki başına kadar dökmüş, tek eliyle şeker serpilmiş ekmeği dikkatle tutarak kâseyi yere koymuş, iki eliyle dürecekken durmuş ve ‘beyle dürersem, şeker ahar, yoharısı guru ekmek galır’ diye bilgi vererek, sağa sola bakınmaya başlamış. Reşat acele ettiği için telaşla sormuş:

‒ Anne ne arıyon gı, dürsene…

‒ Beyle ahar oolum, suya bakdım; şurada ırbık vardı, biri almış elleham…

Demesi ile dilini şekere ve ekmeğe değdirerek sağdan sola, soldan sağa yalamış gibi gezdirmesi bir olmuştu. Diline yapışanları da ara ara tükürür gibi yaparak dürüme iade etmiş ve sarıp vermişti… Böylece şekerin ıslanmasını, birbirine ve ekmeğe yapışmasını sağlamıştı. Artık dürümün içindeki şeker akmayacak alt kısımda birikmeyecekti…

O yıllarda şeker dürümü yemeyen azdır; ciğir ciğir yerken çoklarının hoşuna giderdi…

Annelerin ağzı, dili, eli, tükürüğü her zaman temizdir. Bebenin dişleri yokken, çiğnenmesi gereken yiyecekleri, onun yerine annesi çiğnerdi. Yeteri kadar çiğner ve bebenin ağzına verirdi. Kuşlar gibi… İlkokula gidecek yaşa kadar çocuklar aileden birinin sakız çiğnediğini görse ve imrenip ısrarla istese, çiğneyen sakızı çıkartıp çocuğun ağzına sokmakta bir sakınca görmezdi. Zaten annesi önceden alıştırırdı; kenger sakızını çiğneyip çürüttükten, iyice yumuşattıktan sonra ağzından çıkartır ve çocuğun ağzına sokardı.

O zaman naylon sakız Anadolu’nun uzak kasabalarına yeni yeni yayılıyordu. Genç kızlar veya okula giden kızlar birbirine bakarak renklerine ve kolayca patlamadan kocaman şişmesine imrenerek ailesine zorla aldırırdı. Buralarda daha çok şimdi çoğu unutulmuş sakızlar yaygındı; Kenger Sakızı, Tavşan Sakızı, Çıtlık Sakızı ve Çam Sakızı gibi… Hepsi de bitkilerden elde edilirdi. Kenger dikeni kanatılarak sütünün serin havada donmasıyla oluşan Kenger Sakızı başlangıçta çok sert olurdu. Buna yaşlıların ne çenesi ne de dişi dayanırdı. Söz dinlemeyip çiğneseler, birkaç gün şakakları ve yanaklarındaki kaslar ağrırdı. Bu sebeple önce, genç kızlardan birine verip biraz yumuşatmasını isterlerdi. Biraz ama… İşte o tam yumuşamaya başladığı kıvam kenger sakızının en zevkli, en tatlı anıdır. Ayrıca o sıra yayılmaya başlayan harika bir rayihası vardı ki çiğneyenin yanındakiler bile o kokuyu duyar ve hoşlanırdı. Bu kıvam yaşlıların çiğnemeye başlama kıvamıydı. Onlar alıp birkaç gün çiğneyince sakız iyice çürürdü, cıscıvık olurdu. Onu bile atmaya kıyamazlar, bu sefer de çocuklara verirlerdi. Verirken de “Osanınca atma haaa..” diye tembih ederlerdi; zira onunla su bidonunun, su tenekesinin, naylon ibriğin veya hela tasının dibindeki delik yapıştırılacaktır

(*) Çelik: Kale Çeliği yani Çelik-Çomak oyununa kısaca ‘Çelik’ derdik. Yine çelik ve çomakla oynanmasına rağmen oyun tarzına veya çeliğinin şekline göre farklı oyunlar da vardı; Deldele Çeliği ve Sağlama-Sol

Arif BİLGİN

 

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir