Bitmeyen Yaz/ı/lar

Üşüyorum. Çok üşüyorum hem de… Çöle yabancı ruhum. Dağların ve nehirlerin aşinasıyım. Dağları şehre çağırabilirim, dağları yerlerinden edebilirim, yerle bir… Dağların üstünden dağlara aşabilirim. Ben de “bir of çeksem karşıki dağlar yıkılabilir.” Hem ötelere aidim. Sılada gurbeti yaşar gibiyim. Okuma yazma bilmez h/em.  Elif okur, he, derim, he okuyunca elif, elif zikrederim her dem. Cahilim. Bir lahzadır. Gelir, geçer. Bir lahzadır. Gelir, geçmez. Yine ah olur. Ey/v/ah!

Çölü, denizi, dağı, ağaçları, kuşları bilmesem, diyorum. Turna olup maviliği, baykuş olup viraneyi beklemeyi bilsem. Beklemek, ateş… Gözyaşı vadisine varsam Bekke/Mekke’ye. Kabe’me. Âşıklar kıblesini arayıp bulsam, oraya noksan varsam da tamamlansam, ham iken tam olsam. Şair sözüymüş. Güneşe göç varmış! Bir yanımız göçmüş dağa. Bir yarımız yarım kalmış, bir yanımız, hep yarımmış. Hep yarım kalmış yazılar, şiirler yine yarım… “Yarım kalan bir şeyler var…” imiş. İki kelimeyi yanyana getirip bir cümleyi söylemek yasakmış çünkü. Yasalar, yönetmelikler, genelgeler vs…  varmış. “Seni seviyorum.” “Seviyorum seni.”…   Sev –  bir fiil köküymüş. Kaç farklı şekilde çekimlenirmiş ki bir fiil? Bilmem kaç türlü çekimlenebilmeliymiş. Çekmemeliymiş ama çekimlenmiş eylemlerin bunca yükünü. Onlarca kitap yazmalıymış imgelerle, sanatlarla. Yazmalı, yazmalıymış. Bir muştu gibi. Himmet yağmalıymış üzerimize, himmet dağıtmalılarmış indirimli tarifelerden, çekilişlerden, kuponlardan. Bu vakitlerde, Vakt’i aşan an’larda, bıldırcınlar bülbüllere imrenip can çekişiyorken avcı kucağında, bir harf daha yerini alacakmış satırların arasında. Mağaralarda susmak düşecekmiş  İns’ana. “Yaz!” Yaz/ma bilmem ben. Yazma bilmem. Hal dili bilirim. Sendeki beni bilirim bir de, dünyanın en güzel şiiridir, bakışların. Her gece yıldız olup kayarım gönlüne.

Buğday, diyordum, başta.  Ortada da buğday, buğday, buğday… İstiyorum. Secdede başaklar. Secdedesin. Kıyama kaldırıyorlar. Yularından tutuyorsun celladın. Zem-zem diyor saki, duruyorsun. Su redifi dilinde.  Suya verseler gülistanı umrunda değil.  İbrahimi teslimiyetle, gülümsüyorsun. Nasılsa birazdan ateş, serin ve selamette oluverir, biliyorsun ayet ayet. Abdest alıyorsun, ateşe su misali. Arınıyorsun. Ayakların üşüyor ansızın. Üşüyorsun. Mahşer kuruluyor kalbimin orta yerine, sözcüklerim nar’a düşüyor. Tam bir vaveyla kopuyor içimde. Üşüyorum. Çok üşüyorum hem de. Uyanıyorum.

Buğday tarlasına hicret ediyorum, la ve illa ile ve mim. Ümmi bir semazen gibi gökten yere düşüyor ellerim. Aşktan avareyim. Orak biçmeye başlıyorum, lam gibi mim ile. Tırpanlanıyor buğdaylarım. Cümlelerim dağlara doğru koşuyor, yetişemiyorum arkalarından. Tarlayı anıza veriyorlar, tam da ateşin ortasında güle dönüşmeyi bekliyorken. Kumların çölde alev saçması gibi buğday tarlasına alevler saçılıyor. Sesim kısık. Suskunluğum topraktan. Yeryüzü bir yeryüzüne daha gebe. Doğuyoruz yeniden Nemrut olup dağlara. Yıkılmayı öğreniyorum dağlardan. Yıkılmıyorum. Senin gözlerinden, benim sözlerimden mütemadiyen kuşlar uçuyor. Yürekte açan güller de solar mıymış? Solmuyorum. İs kokulu, yanık ve biraz da kavruk cümlelerle tutuyorum ellerinden. Ellerin, mihenk taşı,  gül. Avuçlarına ebced düşüyorum. Ellerimde dikenlerin izleri, derde deva, ölümsüzlük iksiri, batıyor parmaklarımın ucuna. Ol! Hükmü bu. Dur! Durul. Sonrası bir durgun su… Çöllerden denizin kalbine açılıyor penceren. Kışın ortasında gök, gürültüyle bahara dönüyor. Geniş bir kapının eşiğinde durup bekliyorum. Kurban arefesinde sahibinin kendi elleriyle beslediği kurbanlık koyun gibi bir yakınlığım var o kapıda, Allah’a. Mahzunum ve benimle berabersin. Açılıyor kapılar, masmavi bir denizi seyrediyoruz. Gözlerinden hayret dökülüyor denize. Bulmanın son durağı gibi o mavi deniz. Bütün kapılar, bütün pencereler o mavi rüyaya açılsın istiyorum seninle beraber. Gözlerim açılıyor yorgun uykulardan. Hakikat mi rüya, rüya mı hakikat, bilmiyorum.

“Yarım kalan bir şeyler var…” olduğunda, asi sözcükler, girdap olup boyun eğiyor mütedeyyin sözlere. Mütevekkilim.  Med cezirde, mabedde ve hacette dua, dua … Islanıyorum. Gönül ayinesi ile görme, gönül kulağıyla duyma zamanı. Hurma dallarının serinliği, serinletiyor bir yaz hatırası ile tutuşan kelimeleri. Başlangıcı olup sonu olmayan  bir panayır yeri şimdi kuyularda sessizlik. Eksiltili cümleler, narin ve kırılgan dizeler… Nasip de bir nasibe muhtaç. Bekliyor, öylece. Yarım kalan rüyalar gibi bitmeyen yaz/ı/ larda. 

                                                           “Yarım kalan bir şeyler var…”

Yasemin KULOĞLU

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir