Dünyaca ünlü ressam Rembrandt‘ın eserleri şu günlerde Köln‘deki Walraff-Richard Sanat Müzesini süslüyor. Sergi “Insider Rembrandt” adını taşıyor.
Hollandalı Rembrandt, Barok çağın en büyük ressamlarından biriydi. Yağlıboya tablolardan minyatürlere uzanan geniş yelpazede yarattığı eserler sanat tarihinde bir dönüm noktası… Wasington’dan Londra’ya, Stockholm’dan Prag’a bir çok müzede sergilenen Rembrand tablolarını Köln Sanat Müzesi‘nde bir arada görmek sevindirici bir olay.
Sergide Rembrandt (1606-1669) tarafından yapılan 63 eserin yanı sıra, 1625’ten itibaren Leiden‘deki atölyesini işleten yakın dostu Jan Lievens ve orada Usta ile beraber çalışan Gerrit Dou gibi öğrencileri tarafından yapılan tablolar da sergileniyor. Bu, Rembrandt‘ın tarzını anlamak için çok güzel bir fırsat bence, çünkü Rembrandt‘ın Batı sanat tarihindeki yeri ve önemi sadece kendi bakış açısıyla açıklanamaz. Açıkça farkedilebilir olan tarzı, renk seçimi veya motifleri hemen hemen öğrencilerinin hepsinde ortaya çıkar. Hatta bir öğretmen olarak Rembrandt, öğrencilerine birçok tablo çizmelerini önerdi ve bazen o resimleri kendi imzasını atarak sattı.

Serginin açılış gerekçesi Rembrandt’ın 350. ölüm yıldönümü. Ancak “Inside Rembrandt” sadece bir jübile olarak görülemez. Daha fazlası… Yaşamının ve çalışmalarının az bilinen yönleri özellikle öne çıkarılıyor. Ayrıca sergi kronolojik bir sıralama da izliyor. Kendini sanata adadığı 1625’ten itibaren Rembrandt‘ın nasıl bir üstün yetenek olduğu anlatılıyor. Ki bu bağlamda “Mesih İsa’nın Sünneti” iyi bir seçim olmuş.
Her ne kadar biçim konusunda net bir çizgi yakalamamış olsa da Genç Rembrandt, mümkün olan en büyük anı yakalamak için çabalıyor. Hareketli insanlara odaklanıyor. Bilhassa Leiden yıllarında egzotik, şarklı kıyafetler giyen insanların resimlerini çiziyor. Ancak 1632 yılında Amsterdam‘a taşınmasından sonra onu bir burjuvazi ressamı olarak görüyoruz. Aynı dönemde Ruben aristokrat sınıfa yönelirken Rembrandt burjuvazi ile içli dışlı olur. Zira kapitalizmin doğuş yıllarıdır. Nüfusu 2 milyon olan bir ülkede 3 milyon tablo piyasada dolaşmakta, 300 milyon kitap kütüphaneleri beklemektedir. Aynı yıllarda Hollanda‘da sürgünde yaşayan Descartes; “Benden başka herkes tüccar” diye yakınacaktır.
![]()
Eğer Köln Sanat Müzesi‘nde açılan “Inside Rembrandt” sergisine yolunuz düşerse, orada çoğunlukla yaşlı insanlar göreceksiniz. Bu yoğun ilginin bir sebebi gençlik yanılsamasına karşı bir duruş sergilemek belki. Ancak Rembrandt‘ın özellikle bilge insanlardan etkilenmesinin bu yoğun ilgide payı var. Örneğin serginin en önemli parçalarından biri olan ve Prag Devlet Müzesi‘nden ödünç alınan “Çalışma Odasındaki Âlim” (1634) tablosu bu döneme aittir.
Bu tablosunda Rembrandt, ak saçlı bilgeyi, Şark âlimlerinin kıyafeti olan “kaftan” içerisine sokuyor ki o devirde Avrupa’da bir Türk modası rüzgârının estiğininin altını çizelim. Rembrandt, bu çalısmasında, harcıalem bir öğretim görevlisini değil, derin düşünceye dalmış bir ‘Âlim’i tasvir ediyor. Âlimin ise yaşadığı çağın sorunlarına kesin cevaplar aradığını düşünebiliriz.
![]()
Tabloyu görünce ilk işim kalabalığı yarıp tablonun karşısına geçmek oldu. İşte o an, adam gözlerini sanki bana doğru çeviriyor. İster istemez huylanıyorum. Aksi bir insan olduğu bakışlarından da anlaşılıyor zaten. Belki aklı sağ elinin dayandığı kitap sayfasından biraz önce okuduklarında kaldı! Ama şimdi biz buradayız, ve onu çalışırken rahatsız ediyoruz… Kim bilir, Modern Devletler Hukuku’nun ilk yaratıcısı Hugo Grotius‘un De Jure Belli Ac Pacis (Savaş ve Barış Hukuku) kitabını okuyordu?

Zeuix
1634’te yapılmış bu resme hayran kalmak için birçok nedenimiz var: İlkin parlak kadife kumaşın albenisi gözümüzü alır. Üzerindeki ışıldayan altın işlemeler ve büyüleyici güzellikte bir masa örtüsü dikkat çeker. Hele yüzdeki kırışıklıkları ak sakallarıyla orantılı biçimde tek tek vurgulaması Âlimin bir derya olduğunu hissettirir insana. Ancak görüntünün asıl başarısı, Rembrandt‘ın izleyiciyi, tasvir ettiği Âlim ile göz temasına sokmasıdır. Sanki Âlim çerçeve içerisinde yerinde duramıyor, kendisine bakan herkese tepki veriyor!
Sanatçının, “Zeuxis” (1663) gibi kendini resmettiği portreler, yaratıcılık kariyerindeki son dönemine damga vurur. Nasıl Leonardo da Vinci‘nin “Mona Lisa” tablosundaki gülümseme gizemli ise Rembrandt‘ın “Zeuxis” tablosundaki gülümseme de bir o kadar meçhuldür. Gülmek ve ağlamak arasındaki o anlar yaşlı ustanın imajı üzerinde birçok sonuç doğurur: Rembrandt‘ın ömrünün son yıllarında içine düştüğü trajedi ve komedi karışımı acı talihe işaret eder.
Işık ve Gölge Sihirbazı
Rembrandt, her şeyden önce ışık ve gölgeyle örtülmüş sanatsal portreleri ve tarihi resimleriyle ünlüdür. Daha önce kimsenin başaramadığı şekilde manzaraları ve insanları manevi bir ışık altında tutmayı ve onları ayrı ayrı aydınlatmayı başardı. Resimlerinin gizemli karanlığı yakından incelendiğinde, ışık altında parlayan yüzlerin anlam ufkunu derinleştiren manzaralar ve nesneler kendiliğinden ortaya çıkar. Van Gogh onun bu yönünü şöyle takdir eder: “Rembrandt gizemin içinde öyle kayboluyor ki kelimelerle anlatmak imkânsız.” Yüzlere yansıttığı ifadeler o denli çarpıcı ve canlıdır ki bir değirmenci baba ile fırıncı annenin oğlu olarak dünyaya gelen Rembrand Hollanda resim sanatını tek başına ‘Altın Çağ’a taşıyacaktır. İster manzara resimlerinde ister İncil sahnelerinde ama her şeyden önce kendi portrelerinde en mükemmel ifade arayışındadır Rembrandt. Bu yaklaşım, hayatı ve dünyayı kavramasının bir işareti sayılmalıdır. “Gece Devriyesi”(1642) isimli eseri ile yeni bir çığır açmıştır: Eserlerinde ideal insan imgesi değil, ama gerçek insan öne çıkar. Sanat, ona göre, zaman ve mekânı geçersiz kılabilmektedir. Rembrandt bu hakikatin farkındaydı ya da az çok tahmin ediyordu.

Gece Devriyesi
Kısaca; ünlü ressam, yaratıcılığın gücüne inanıyordu ve sipariş aldığı özel portre çalışmalarında bile bu iddiasını sürdürdü. Işık ve gölgeler ile oyunlar oynadı, gizemli alanlar oluşturdu ve yüzleri hayata dönük erkekleri, kadınları ve çocukları çizdi. Ustanın çizdiği tüm yüzlerin “son derece ciddi, yoğun bir dram” içerdiğini belirtiyor uzmanlar. Bu gerçek neredeyse aynı uzamda ziyaretçilerin yüzlerine de yansıyordu. Ve aslında, 17. yüzyılın başka hiçbir ressamı tasvir ettiği kişilerin duygu ve karakterini tuvale yansıtmayı bu denli başaramamıştır.
Selfie’lerin Mucidi
Rembrandt sadece bir ressam değildi. Aynı zamanda bir girişimci idi. Resimlerinin çoğu kendi portreleridir. Onların nasıl ve kimlere pazarlanabileceğini biliyordu. Onu tacir yönüyle tanıtmak isteyenler, dolayısıyla ‘özçekim’in mucidi olarak görenler çıkabiliyor. Ayrıca Rembrandt kendini ‘Aziz‘ olarak ölümsüzleştirmekte hiçbir mahsur görmüyordu. Bu nedenle, sergide, kendisini Havari Paulus ya da karısı Saskia‘yı Azize Catherine olarak gösteren gravürler görmek şaşırtıcı olmadı benim için. Bu arkaplanda Rembrandt’ın bir ‘ekol’ başlattığını söyleyebiliriz.
Rembrandt Bir Düşünür Mü?
Rembrandt, Roma veya Venedik‘e gitmeden Batı sanat geleneğine ünsiyet etti. Dürer ve Raffael gibi sanatçıların eserlerini satın alarak inceledi. İran halıları, Osmanlı kıyafetleri, antika heykeller ve doğa harikaları ile ilgilendi. Bu tür objeleri, çoğunlukla İncil’i yorumlayan resimlerinde kullandı. Bu açıdan bakıldığında “Hundertguldenblatt” en yenilikçi tablolardan biridir.

Hundertguldenblatt
Şifa bulmak için İsa Peygamber‘e gelen hasta çocukları, İsa‘nın vaazlarını dinleyenleri, ve şaşırtıcı bir şekilde İsa Peygamber’in yanı başında duran Luther ve Erasmus ve Socrates‘i görmekteyiz. Bu, bir nevi bilgeliktir; insanlık tarihi üzerine kafa yoran bir ressamın yorumlarıdır. Rembrandt‘ın kendini düşünür olarak gösterme tarzı da işte budur. Bir konuya odaklanmaktan çok, tarihi olayları bir terkip halinde ifade etmektedir. Bunu yalnızca Rembrandt‘ta görebilirsiniz. Rembrandt, kaderin sillesini yedikten sonra bile emelinden vazgeçmedi. 1669 yılında 63 yaşında öldüğü zaman, eşyaları haciz kurbanı olmuştu. Karısı Saskia‘nın erken ölmesi ve para işlerinden anlamaması hayatını alt üst etmişti.

Saskia
Rembrandt Doğrudan İzleyiciye Hitap Eder.
Peki, Rembrandt niçin özel bir ressam? Çağdaşları ile kıyaslayarak onun farkını hemen görebilirsiniz. O kadar iyi bir ressam ki eserlerinin 350 yıldan daha eski olduğuna inanmak zor. Örneğin, Los Angeles‘taki Getty Müzesi’nden getirilen “Havari Bartholomeus” tablosunu 20. yüzyılın başlarına tarihlemeniz mümkün. Çünkü kesinlikle Barok çağın sanat anlayışı ile hiç bir bağı yok. Ayrıca bu sıradışı yağlıboya tablo ölümsüzlüğü o kadar gerçekçi yansıtır ki temaşa eden kişi hemen etkilenir. Bu geleneksel olmayan sunum yanlış yorumlamalara da yol açmıştır. Ancak bu, Rembrandt‘ın resimlerinin ‘zamansız’ görünmesini sağlayan ikonografik açıklıktır, çünkü her izleyici kendi erişimini/etkileşimini farklı geliştirebilmektedir.
Bu ziyaretten çıkardığım sonuç kısaca şu oldu: Rembrandt günümüz sanatseverlerine de hitap ediyor. Örneğin; gülerken kendi portresi. Yine yaşlı bir adam, ama bu kez yaşlı ressamın bizatihi kendisi… Hızlı fırça vuruşlarıyla, resim neredeyse soyut bir görüntü kazanmış.

Alaattin DİKER

Son Yorumlar