Artık saymıyorum. Yerimde de saymıyorum. Oluyorum ben. Hatta yerlere dökülüyorum olgunlaşarak. Virdoldu sana yazmalarım. Zikir gibi. Sayılı. Sayısız. Sayılamaz. Dünyayı yaşanılır kılan bir doruk noktası onlar. Sevdim. Sevdikçe çoğaldım, kanatlandım.
Sabah ezanları okunuyordu ki şükürle kalktım cam fanusumdan. Fırtına vardı. Güneşi bekledim. Sanki hiç doğmamış gibiydi güneş. Göz, gözü görmüyordu. Sonra sakinledi birden hava ve gök parladı. O dehşetli gürültünün, yıldırımların, ağır ve kurşuni havanın ardından gelen göz kamaştırıcı güzellik… Bütün bu güzellik o karanlıktan sonra geldi. O karanlığın aydınlığıydı.
Hala çok güzel gökyüzü, ışıl ışıl. Akşam kızıllığı, fâni güzelliğiyle bâki kalacak olanı hatırlatmada. Yıldızlar, geceyi bekliyor, biz buradaydık demek için. Sen hep oradasın. Gökte. Gökyüzü, huzur. Kainatı sevmeye oradan başlayıp bütün sevdiklerini sığdırabiliyorsun altına. Hepsini ayrı bir seviyorsun, baktıkça. Yeter ki sevmeyi bil. Yaradanı. Yaradan sevdirdi diye. Yaradan’dan ötürü. Gönülden gönüle…
Koruya geldim yürüyerek. Gök bana yakın olsun diye. Yer yakın bana, yıldızlar yakın, ay yakın, yakınsın. “Eteklerinde güneş rengi bir yığın yaprak” ayındayım. Sonbahar, tam anlamıyla kışa hazır. Göçmeyen kuşlar, göçemeyenlerin yoldaşı, umudu. Gövdesi yaralı, dalları kırık, yaprakları dökülmüş bir ulu çınar ağacı, bütün asaletini giyinmiş kaçıncı baharını bekliyor. Kıymık batar gibi batıyor kalbime zedeleri. Kalbim zaten yara, kaç mevsimdir?… Kısa günlerin uzun hikayeleri olurmuş. Karanlık kavuştu diye çocuklar oyunlarını yarım bırakıp koştuklarında evlerine. Ben de döneceğim eve, kalbime. Sobanın başına tüneyeceğim erkenden. Sofra kuracağım, kaldıracağım. Çorba ekmek dünyasında turşular, salatalar, kuru fasulye pilavlar da ziyafet. Çocukların yanakları al al ve mutlular. Taze naneli çayın buharı odayı dolduruyor, kestane kokularıyla. Asıl insanı mest edense yeni doğmuş bebeğin kokusu. Lohusa anne, cennet kokuyor, cennet kokluyor. Sobanın üstünde, ibrikte sürekli ılıştırmalık abdest suyu kaynıyor. Eşikte serili yer paspasının dilim dilim örülmüş her bir deseninde ve renginde bir kahramanın dünyaya gelme cesareti…Yaşamak, ince işçilik. Dıştan içe doğru gidildikçe la galibe illa hu. Hassas bir terazide bir kilo pamukla bir kilo demiri tartmak gibi. İncelik… İncinmesin diye yüreklerimiz.
Şair bakışıyla tabiatın kollarına sığınmıştım ve yine yazıyordum. Biraz dinlenmek için bir banka oturmuştum. Elimde kalem, çok eski zamanlardan kalma, saman kağıdından, iyice yıpranmış bir defter, gözlerim gökyüzünde. Yanımda elleri kınalı, yüzü ay gibi, Divan edebiyatından, Baki’nin, Fuzuli’nin gazellerinden, Karacoğlan’ın güzellemelerinden gelmiş cennet yüzlü bir nine… Nasıl da nasipli bir günümdeyim. Nineyi seyrederken boynum ağrımaya başlıyor. Onun da ağrımış olmalı. Pek dinç görünüyor. O da gözlerini gökyüzünden indirip uzaklara dalıyor. Ömür dediğin…

Ellerin çok güzel nine, diyorum. Evet, hep onu yazdım, ondan diyor.
Yüzün de çok güzel, diyorum. Gece namazlarımı kaçırmadım, yandım, ağladım, ondan diyor.
Hele gözlerin nine, gözlerin daha güzel, diyorum. Gözlerim, gözleri güzellerin nazarlarıyla güzelleşti, diyor. Hem su, hayattır. Gözlerim, ab-ı hayattı, diyor.
Yazını okuyabilir miyim, diyorum. Üç beş satırda bir aynı cümle. Şiirlerin, hikayelerin, günlük notların, denemelerin arasında hep aynı cümle… Çok mu beklettim seni?…
Ben hep burada oturur, beklerim. Gelmez. Ben de eve dönerim, diyor.
Evime dönüyorum. Kalabalıklar içindeki yalnızlığıma. Annem evdeyse eve gitmeyi seviyorum. Annemin muhakkak çayı vardır ya da ıhlamuru. Hikâyeleri de vardır anlatacak ve duaları da hep hazırdır. Dinlerim onu ve uzun uzun yüzünü seyrederim annemin. Acılar ruhu güzelleştirdiği gibi anne yüzlerini de güzelleştiriyor olmalı. İçime dönüyorum yeniden, onu gördüğümden beri içimin bir içi, gönlümün de bir gönlü olduğunu anlıyorum. Göçüyorum. En sevdiğim günler diye yazmış mıydım daha önce? Sonbaharın son günlerindeyiz. Kış gelecek. Erkenden akşam olacak ve gece. Gece demek uzun hikayeler demek. Yazıp duracağım kış boyunca, içimi. Evet, içimi dökeceğim sonbaharda, döküleceğim.
Şimdi niye erkenden eve döndüm ki ben? Eve döndükten sonra bin pişmanlık oturdu içime. Vurgun yemiş gibiyim tam da inci bulacakken, yüzme de bilmiyorken. Çok mu bekledim? Çok mu beklettim?… O mah yüzlü dilberi, nineyi bulmalıyım yeniden. Hikâyelerinin hikâyelerini dinlemeliyim. Senin yirmi dört yaşın olabilir miyim, diye sormalıyım. Bulmalıyım onu.
Çok mu beklettim seni?…
Annem, çay koyuyor önüme. Hep aynı cümleyi yazıp durmuşsun diyor. Ben değil, o esrarengiz kahraman yazmış o cümleyi, diyorum. Besmele gibi, hamd eder gibi bir ritm tutturmuş gibi yazmış da yazmış, diyemiyorum. Anneme bunları anlatacak hiç halim yok çünkü. Bakmaya kıyılamayacak kadar güzel yüzlü annem. Bu bakmaya kıyılamayacak yüze nasıl kıydılar bir bilsen deyip anlatıyor ya, önce onun hikâyesini yazacağımı düşlüyor. Ama bugünlerde yine kendini yoracak kadar çok yazıyorsun, biraz dinlensen, gözlerine yazık, yazdıklarını kim okuyacak zaten, diyor. Annem haklı olabilir mi? Evet, haklı aslında. Yazdıklarımı kim okuyacak?… Ki… Göğe bakıyorum.
Belki bir gün… Belki bir gün okursun diye bir şiir yazıyorum mektupların arasına. Şiirimi Eriha’dan getirdiğim hoş kokulu, kurutulmuş kır çiçekleriyle saklıyorum, çeyiz gibi. Gökyüzü, bir insanı alıp nerelere götürebilir?… Bir şiir, kainatta ne kadar yer tutabilir?…
Derin Gök
Gökte şiirler yarım.
Gözlerini kaybettim kendi karanlığımda.
Hükümlüyüm/hükümlüsün/hükümsüz.
Kuş menzili, he’nin içinde bir elif gözlerin,
Erguvan ikliminin güle dönmüş kum taneleri.
Yar uzakta, yarası kurşun dökülmüş gök, derin.
Ellerimde vurgundan sevda denizi, siyah düşler.
Seccaden okyanus hissi, mavi vuslatı çölün.
Son bir zarf taşıyorum kar yağarken şehre.
Güvercin gerdanını okşar bir mektup.
Suskunluğun, bendeki kırgın akşamların katibi.
İçimde kıvrım kıvrım uzayan bir yol…
Çölde bir bardak soğuk su, başucumda.
Annem, saçlarımı örmüyor artık.
Oldum ben, ölmek gibi, çürümek gibi.
Beklemek gibi o gelecek mutlu sonu.
Bekleyebilmek, öylesine…
İki günüm birbirine hiç benzemiyor.
Bugün sen, aydınlıkken gökyüzü, hilalde.
Yarın yine sen, dolunay göz kırparken geceme.
Gözlerim kınalı, gözlerin dinginlik senin.
Gözlerin gökyüzü.
Gökyüzü, gelin, gök derin.
Gündüz hilal mi olurmuş? Ya her gece mehtap? Oluyor demek. Şiirse… Şiirsen…

Gök bakışlı ninem, adsız kaldı. Beni benden aldı. Daha önce de atı ile beni benden alıp götürecek bir ben ve o vardı. Olmadı. Arabaya bindirip kollarında altın bileziklerle bedenini gelin, ruhunu paramparça etmişlerdi onun. Kaderdaş diye bir şey var mıydı acaba? Göğe bakanlar, göğe hayranlar, göklerde yaşayanlar gibi bir ayrıcalık olabilir miydi? Biz, birbirimizin neyiydik?…
Kendimi o bir alem ninenin yanında huzurlu hissediyordum. Her gün aynı saatte gelip onunla yazdıklarını, yüreğini okuyup sözsüz sohbet ediyordum. Sohbet etmek, işteş olmalıydı. Hata yapma payım her zaman mevcuttu. Aklım, havalarda. Gönlümü ise hiç bilmiyorum. İç güveyinden hallice. Başını alıp gidiyormuş. Kim bile, kim bula?…Ki nerelerde?
Ellerin çok güzel, güzel kızım, diyor. Hep onu andı kalbim, onu yazdım, ondan diyorum.
Yüzün de çok güzel, diyor. Gece namazlarımı kaçırmadım, yandım, ağladım, ondan diyorum.
Hele gözlerin, gözlerin daha güzel, diyor. Gözlerim, gözleri güzellerin nazarlarıyla güzelleşti. Hem su, hayattır. Gözlerim, çöl diyorum.
Yine susuyor. Susmanın da bir asaleti var. Tüm asilliğiyle susuyor. Anlatacak mısın, diyorum.
Çok mu bekledin onu?
Geri dön, dedi. Israrla yoluma devam etmek istedim. Dön, dedi. Adımlarımı saydım. Kalan mesafe azdı. Ne kadar gittim, bilmiyordum aslında. Asırlarca… Kurutulmuş güller serdim yollara. Yollar, izdiham. Mahşerin atlıları yel değirmenlerine kılıç sallıyordu. Dönenlerin hazır bir cevaplarının olması gerekiyordu joker hakları ellerinden alınmadan. Bir cevapları yoktu ama henüz kendinden kendine gidenlerin, dönenlerin. Her istasyonda durup bir bakıyorlardı, hayalleri sırtlarında gümüşten semer. Nal sesleri, kıyamda dağlar, rükuda ırmaklar, yaylada dumanı tüten sevda türküleri, hayaller, hayaller…
Döndüm. Dualarıma dualar ulayarak. Bir selama yetim ahları bağışlayarak. Bağışlanmayı umarak. Eşyayı ruhundan arıtarak. Güzergâhı belli bir seyyah gibi belirsiz uzaklara dalarak. Dünyanın çatı katında da olsam bir elif’e varacaktım, zemin dublekste de olsam tersine bir elif’tim. Yollar hep gözümde tüttü. Çok yollar aştım, dağlarda şirin’i, şehirlerde aslı’yı, çölde leyla’yı gördüm sandım. Bir gençlik ölümü hâlâ saklıydı bende. Ah bu şairler, kader yazmıyorlardı ya, alt tarafı bir dizeydi yazdıkları. Nasıl da kaderi oluyordu leylaların. Leyla, çoluk çocuğa karışmış, kurtları, kuşları doyuruyordu. Mecnun olmak ne kolaydı! Kuş dilinden herkes anlardı. İş ki leyla’nın dilini anlamalıydı. Tek uğrağı cenaze evleri olmuştu leyla’nın. Büyücüler, kahinler toplaşmıştı. Cenaze evinde yalnız cenazeye ağıt yakılır, sen gazel okuyorsun, mecnun’a ağlıyorsun çokça da kendine, beyhude Leyla, beyhude diyorlardı. Ah işte, ben göğün en görkemli konuğuydum böyle zamanlarda. Yazılası serüvenlerim oldu. Kum fırtınaları, seller, çiğler, mevsimler, mevsimler gördüm. Durmadım. Geçtim.
Geçemedim. Durdum öylece. Gök kapıları açılsın diye. Açıldı. Yazdım. Belki bir gün. Bir gün. Belki…
Ayazda kaldık. Pastırma yazı beklerken, göğe daldık yine.
Beklemenin de binbir türlü hali vardı, bin bir türlü rengi vardı.
Çok bekledim onu.
Çok bekledim.
Çok.
Yasemin KULOĞLU

Son Yorumlar