Saatleri Ayarlama “Endüstrisi”

-Lanet olsun ! (Çaaaaaaaatttt!)

Yaşlı adam elindeki tokmakla önünde duran saati tuzla buz etti.

 

Hayri, 22 yıldır karşılaştığı tüm saatleri hunharca katletmişti. İlk cinayetini memur olarak çalıştığı bir devlet dairesinde işlemişti. Kurbanı 12 yaşında, eski coşkusunu kaybetmiş, cılız sesli bir duvar saatiydi. O gün her zamankinden farklı tikledi, sanki tıksırdı. Sesin geldiği yöne dönen Hayri’nin gözleri büyüdü, burun delikleri kocaman açıldı. Tek bi kelime etmeden yanına gitti. Zavallı, daha ne olduğunu anlamadan suratının ortasına okkalı bi yumruk yedi. Ardından bir tane daha, bir tane daha, bir… Sesi kesildi. Zaten yorgun zembereği bu zalim darbelere ne kadar dayanabilirdi ki?! Etliye sütlüye hiç karışmadan ama vazifesini bir kerecik olsun aksatmadan nerdeyse ömrünün tamamını geçirdiği o soluk duvardan düşüverdi. Çaaaaaaattttt. Hayri’nin sağ eli parçalanıp, kanamıştı. Fakat öylesine gözü dönmüştü ki, öfkesi Hayri’ye bir ölümlü olduğu dâhi unutturmuştu. Bildiğiniz Gılgamış  sendromuydu bu! (Aslında bildiğiniz falan yok, böyle bir sendrom da yok, boşuna google’a bakmayın,şimdi uydurdum. Ama bildiğiniz diyerek tanrısal yanınızı uyarmak istedim. Bildiğiniz, siz daha iyi bilirsiniz, en doğrusunu siz bilirsiniz gibi ifadelerin tüketim organına afrodizyak etkisi var.) Yani, hiçbir şeyi var edemeyen insanoğlunun, bir şeyleri yok ederek tanrılaşma iddiasıydı. Tanrı olmanın farzı ikiydi: Var etmek ve yok etmek, öldürmek! Hayri öldürmenin verdiği o tarifsiz hazla, yerde yatan cesedi ayaklarıyla ezdi, ezdi, ezdi… Odasının kapısı açıldı.. 

-Hayri Bey? Her şey yolunda mı? diye sordu, konuşurken sürekli dudaklarını şapırdatan domuz suratlı, hardal sarısı kravatlı, çene altı üç katlı amiri. 

Cevap vermedi, Hayri. Hiç bir şey olmamış gibi masasına yerleşti, gayet soğuk kanlı. Yüzünde en ufak merhamet kırıntısı yoktu. Hala kapıda duran amiri, bu vurdumduymazlık karşısında afalladı. Önce yerdeki cesede sonra Hayri’ye baktı. 

-Hayri Bey kendinizi iyi hissetmiyorsanız bugün erken çıkabilirsiniz.

İşte o an, dehşete kapıldı. Hayatında ilk kez amirinin bir insan olduğunu fark etti. Bu imkansızdı! Yine de cevap vermedi. Sessizce masasından kalktı. Paltosunu giyip odasını terketti. Evindeki tüm saatleri işte o akşam katletmişti. İş yerinde benzeri bir kaç cinayet daha işleyince işinden atıldı. Kovulduğunu duyduğunda yine konuşmadı, ama içindeki o iflah olmaz seri katil hiç susmuyordu. Acımasız cinayetlerine yılmadan devam etti. Kullandığı silah bazen bi çekiç, bazen bir tornavida, bir taş, bazen de çıplak elleri oluyordu. Yüzlerce cinayet işledi ama öfkesini dindiremedi. Uzunca bir zaman bu vahşet devam etti; taa ki dev bir AVM’nin içindeki o saatçi dükkanında gerçekleştirdiği toplu katliama kadar. Hayri’nin bu vahşetine hukuk daha fazla sessiz kalamadı. Tutuklandı. Bi süre sonra mahkemeye çıkarıldı. Hâkim Hayri’ye daha önce hiç kimsenin sormadığı bir soru sordu.

– Evladım sen bu cinayetleri neden işliyorsun?

Afalladı o an, neden sonra gözleri doldu. Ve ansızın olanca gücüyle haykırdı.

– Bana gülüyorlar! Alay ediyorlar! 

Öfkeden kıpkırmızı olmuş bi halde parmağıyla mahkeme duvarında asılı saati işaret ederek,

-Şuna baksanıza nasıl da sırıtıyor?! Hepinizle alay ediyor, görmüyor musunuz ?! Saat, 10’u 10 geçiyordu…

Aslında tüm kurbanlarını 10:10’u gösterdiklerinde öldürmüştü. Karısına Sevgiler gününde o AVM’deki saatçi dükkanından pek bi beğenerek aldığı saat de tıpkı tüm yeni saatler gibi 10:10’u gösteriyordu. Akrep ve yelkovan bu haliyle onay bekleyen bir tick işaretine, hadi al beni diyen, hatta kendinden emin gülümseyen bir çoçuğa benziyordu. Sevinçle evine koştu. Karısının bu sürprizine bayılacağından emindi. Cebinden anahtarını çıkardı. Bi hırsız gibi sessizce kapıyı açtı. Parmaklarının ucunda salona kadar yürüdü. İşte o an yerde cansız yatan karısını gördü. Telefon…Ambulans… Acil… Bekleyiş… Kapıdan çıkan doktor.

– Üzgünüm Hayri Bey, eşinizi kaybettik.

Her şey durdu birden. Bi kahkaha sesi duydu..Gittikçe yükselen bi kahkaha sesi.. karşısındaki duvardan geliyordu..Bir saat… 10’u 10 geçiyordu !

Sanığın aklı muvazenesinin yerinde olmadığı düşünüldüğünden Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Merkezine sevkine…

Yaşlı  Hâkim masasından kalktı. Duvarda duran saati aldı, masasının üstüne koyup 10:10’a ayarladı. İnsanların hayatlarının kontrol edilmesi fikrini düşündü bi süre. Neyi alıp neyi almayacaklarına, nasıl yaşayacaklarına kimi ya da neyi seçeceklerine onların adına karar veren bir irade olabilir miydi gerçekten? Sahi neden tüm yeni saatler 10:10’u gösteriyordu ki?!  Bu gerçekten de bana gülüyor mu ne?!

– Hadi ordan! Deli saçması bunlar! 

Sonra birden saniyeye takıldı gözü. 35’i gösteriyordu!

Lanet olsun ! (Çaaaaaaaatttt!)

Yaşlı adam elindeki tokmakla önünde duran saati tuzla buz etti.

Özer BİLGİÇ

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir