Selçuk Küpçük’ün Aşk ve Teselli’si…

Müziğe temkinli yaklaşan muhitin çocukları olarak güzel sanatlar ile hemhal olanların etrafta olup bitenleri algılayışlarının daha farklı olduğunu öğrenmemiz zaman alacaktı. Mesafeli duruşumuzda kötü müziğin iyi müziği yerinden, yurdundan kovmasının etkisi var mıdır bilemiyorum. Fakat estetik yanı gelişen toplumların zaman ve mekânı aşan üretimlerle dönemlerindeki mühürlerini gördükçe medeniyet dediğimiz kavramın kıvrımlarına kadar ne mana ifade ettiğini daha iyi anlamıştık. Oysa müzik konusunda medeniyetimizin büyük birikimi olmasına rağmen müziğin insanı bazen coşturan, bazen sakinleştiren, bazen kitleleri harekete geçiren, bazen kederlerinden uzaklaştıran sağaltım aracı olduğunu bazen de rahatsız eden gücünü hesaba katmadık. Güç kavramını kullandım çünkü bir medeniyetin parmak izi mimarisi ve müziğidir sözüne ithafen. Güncel örnek üzerinden biraz daha meramımı açmak istiyorum.

İsrail’in Gazze’ye yönelik saldırılarının ardından İsveçli müzik grubu Kofia’nın tüm dünyada popülerleşen Leve Palestina (Çok yaşa Filistin, kahrolsun Siyonizm) şarkısı, İsrail’e yönelik protestoların simgesi oldu. Sözlerinde Filistin topraklarının asıl sahiplerinin kim olduğunu haykırıyordu. Biz işledik toprağı. Biz hasat ettik buğdayı. Limonları topladık. Yağını çıkardık zeytinlerin. Ve tüm dünya biliyor burası bizim toprağımız. Çok yaşa Filistin kahrolsun Siyonizm. Siyonizm’e karşı bir haykırış olarak uluslararası meydanlarda milyonların kalbini kazanan şarkının yazarı George Totari, bir Hristiyan. Fakat biz onun dinine, ırkına  ve diline değil yaşanan katliamları müziğin evrensel tınılarıyla tüm dünyaya yankılanmasına sebep olmasından dolayı takdirle karşılıyoruz. Biliyoruz ki acının ve gözyaşının dili, ırkı, coğrafyası sorulmaz. Leve Palestina, Krossa Sionismen şarkısının tüm dünya ülkelerinin meydanlarında milyonlarca insanı etkileyerek aynı duygu atmosferi içerisinde toplumları birleştirip motive etmesi, müziğin ne kadar önemli bir işlevsel misyonunun olduğunu bir kez daha gösterdi.

Medeniyetin aynası kabul edilen müziğin toplumun ruhunun bir parçası olduğunu insanın psikolojik durumunun çokluğuyla ilintili olarak inançlarını, kahırlarını, isyanlarını, çaresizliklerini, ülkülerini, sevgilerini kısaca insana dair bütün duyguları müzik aracılığıyla aktaranlardan öğrendik. Ama müzik denilince her nedense ilk akla gelen onun bir keyif ve eğlenme aracı olduğudur. Oysa bu düşünce birçok yönüyle eleştiriyi hak ediyor. Çünkü müzik sıradan bir sanat değildir. Kendini yani özünü bilmede araçtır. Müzik, etrafımızdaki canlıları, tabiatın ritmini, hâsılı kainatın içindeki ses evrenlerini notalar halinde bize sunuyor, kalbimizdeki duygu durumunu değiştirerek dinleyeni yolculuğa çıkarıyor, çoklu düşünmemize imkan sağlıyor. Tamam, müziğin icra edildiği ortam ve sözlerindeki anlam üzerinden eleştirmek, popüler türedi isimlere mesafe koymak son derece normal fakat toptan karşı çıkmak ve müzikten kopmak doğru değildir. Çünkü ritim, yaratıcımız tarafından kâinatın bir parçası olarak var edilmiş. Gözümüzü, zihnimizi, kalbimizi tefekküre açtığımızda yaşamın akışının bu kozmik ritimler eşliğinde ilerlediğine şahitlik ederiz. Mesela, rüzgârın, suyun sesi, kuşların ötüşü… Ayrıca kalbe işleyen bir sesle okunduğunda trans hali yaşatan, adeta zamanı durduran, yüreğimizden yakalayan bir ilahi veya içeriğiyle muhatap olduğumuz yüce kitabımız, belli bir makam ve melodi üzerinden okunmuyor mu?  

Dede Efendi müziği “insanlığın ahlakını arındıran kutsal bir bilim” olarak tanımlıyor. Eflatun ise müziğe “tanrının dili” diyor. Beethoven’a göre müzik, “tanrısal bir sanat”tır. Hepsinin vurguladığı ortak zemin müziğe ruhani, ilahi bir anlam yüklemeleri ve insanlığa yaratıcının manevi hediyesi söylemleridir. Mustafa Kutlu, “Vatan Yahut İnternet” kitabında müziğini kaybeden ruhunu kaybeder diyor. Artık türkü yakılmıyor sözünün açılımını ise şöyle yapıyor. “Türkü tarım toplumuna yani sakin, sessiz, hareketsiz, içe dönük tefekkür isteyen bir hayatın mahsulü olan bir formdur. Ritmi de, hikâyesi de, üretimi de bu toplumla paralel gider. Fakat çarpık sanayi, gurbet ve hasret duygularını yok etti. Geleneksel adetler gibi, geleneksel duygu dünyası da parçalandı. Türkü, toprakla, tabiatla iç içe geçmiş geleneksel toplumun ürettiği bir müzik türü. Sanayileşme sonrası oluşan modern dönem insanının ezgisi yaşanan sosyal değişimlerle birlikte farklı formlara evrildi. Müzik çok önemli. Ülke insanının ruhsal durumunu, ahlaki yapısını, umudunu ve hamle gücünü müziğine bakarak anlaşılırmış.” Kutluya hak vermemek mümkün mü? Kendi kültürel derinliklerimizden beslenen müzikle hayatımıza dokunan, ruhumuzun merkezine hitap eden icralar keşfedilmemiş duygular yaşatarak deruni bir dünyada olduğunuzu hissettiriyor, yaşadıklarımız karşısında içimizi yatıştıran şifa oluyor. Esas mesele müziğin kendinden ziyade insanın onu nasıl sunduğu ve bizim müziği nasıl bir anlam haritası içinde dinlediğimizdir. Hüzünlü bir coğrafyanın çocukları olarak ağır dramlara, kaybedişlere yataklık eden türkülerimizi dinledikçe gönül hanelerimiz harlandıkça harlanıyor, yangın yerine dönüşüyor adeta. Maalesef günümüzde büyük gürültüler eşliğinde dayatılan yoz, kimliksiz, kökensiz, toplumun günlük kullandığı sözler yerine derinliksiz uyduruk türedi bir müzik ile kuşatılmış durumdayız. Gençlerdeki bu yeni müzik zevksizliğinin gelişmesinde kabul edelim bizlerinde büyük payı var.

Müziğin Sosyolojisi

Müzik ve toplum ilişkisine kafa yoran Selçuk Küpçük, akademik ve fikir dergilerinde Türk sağı ve müzik üzerine yazıları ile müzikal, entelektüel birikime sahip bir isim. Türk modernleşmesini şarkılar, müzik akımları ve toplumsal dönüşümlerle ortaya yeni çıkan kitlelerin sesi olan sembol isimler üzerinden anlattığı “Aşk ve Teselli” kitabı yazarlar birliği tarafından ödüle layık görülmüştü. İçimizde bastırdığımız duyguların farklı seslerde yankılanmasına yönelik ilgilerin nedenselliğini anlattığı kitabının önemi sadece müziği değil, Türkiye’nin hikâyesini özellikle siyasal alanı özgürlükler üzerinden ele alması ve sistemin baskıcı anlayışına yönelik eleştirilere yer vermesidir. “Yasakların her alanda hükmünü sürdürdüğü dönemde müziğin bazı türleri ve kimi sanatçılarda nasiplerini almış, kendini ifade edemeyen müzikte içe kapanmıştı. Mesela 70’li yıllarda “radyo resmi müzik dayatımı demekti. Yani sakıncalı sözleri sebebiyle iğdiş edilmiş türküler ve donmuş bir tür olarak sanat müziği sanki tarih öncesinden sesleniyordu. Buna karşılık Unkapanı’nda toplumun gelişimine, değişim talebine paralel daha sivil ve dinamik bir şekilde müzik üretim yapılıyordu.” Yerli müziğimiz olan Türk halk müziğinin radyolarda çalınmasına ilk yasaklamaların 1930’lu yıllarda başladığını da buraya not olarak düşelim.

Anlıyoruz ki 12 Eylül darbesi sadece düşünceye yönelik bir darbe değildi. Diğer taraftan modernleşme öykümüzün her alanda olduğu gibi müziğin modernleşmesinde de yine ordunun merkez konumda olduğunu öğreniyoruz, ufuk açan metinlerden. Yazar, sarayda klasik Türk müziği veya Divan musikisi gibi türlerin yerlerini Batı tarzı bando ve orkestraların aldığını hatırlatıyor. Küpçük’ün Atatürk ve Abdülhamit’i geleneksel müziğe yaklaşım konusunda birbirlerine benzetmesi şaşırtıcı gelse de gerçeği dile getirme açısından önemli. Yeni yüzünü her alanda göstermek isteyen cumhuriyet ideolojisinin a’dan z’eye dönüştürmek istediği toplumsal yapıyı müzik üzerinden de sert tavırlarla değiştirmeyi hedeflediğinin altını çiziyor. “Estetik nitelikleri bakımından değil, üretildiği dönemin tarihsel ve sosyolojik fotoğrafı, üreten müzisyenin bireysel macerası, dinleyicide oluşturduğu algı, geçmişten devraldığı birikim ve yarına neler söylediği de benim için anlamlı oldu hep” sözleriyle müziğin, kulağa hoş gelen tarafından çok etkilediği kitleleri ve ortamı irdeliyor. Zaten kitabın içine doğru yol aldıkça şarkıların ortaya çıktığı dönemin sosyolojisini hesaba katan değerlendirmelerle karşılaşıyorsunuz. Yaptıkları müzik ile mevcut politik durum karşısında tavır geliştiren popçular üzerinden kitlesel bir muhalefet ile propaganda üretme isteğini cumhuriyet öncesi ve özellikle sonrasından itibaren ele alması kitapta merkezi temadır.

Küpçük, benim şarkılarım başlıklı bölümde arabeskten özgün müziğe, yabancı poptan türkülere kadar dinlediği farklı türlerin müzikal ufkunu genişlettiğini söyleyerek kişisel öyküsünde karşılık bulan isimlerin altını çiziyor, dahası bu isimlerin hayatları ve müzikleriyle ilgili bilgiler sunuyor. Mesela hüzün duygusunun simgesel ismi Sezen Aksu, “bir söz yazarı, bestecisi ve yorumcusu olarak darbeler toplumu olan ülkemiz halkının hüzün ve ağıt toplumu olduğunu fark ederek sen ağlama şarkısıyla dinleyicilerin duygu ve anlam dünyasına aktarmıştır.  70’lerin toplumsal travmalarını yaşamış Türkiye’sinin masumiyet yüklü sesi olarak o yılların ruhunu temsil eden çok yoğun duygular üreten içe doğru akan şarkılar yapan” en önemli isimlerden biridir diyor. Bende burada Sezen Aksu’ya bir parantez açmak istiyorum. Güneydoğu meselesinden körfez savaşına, açılımlardan faili meçhul cinayetlere ve 2010 referandumuna kadar minik serçe lakabını aşarak şarkılarıyla kırmızı çizgileri zorladı hep. En keskin laiklik tartışmalarının yapıldığı gerilimli dönemde bile herkes susmayı tercih ederken o, refah partisi seçim kazanınca “ışık doğudan yükselir” albümünü çıkarmıştı. Aksu gibi bir çok sanatçının bazı şarkı sözlerini haklı olarak  eleştirsek de bahsettiğimiz travmalı süreçlerde yürekli duruşlarından dolayı yiğidin hakkını yiğide vereceksin atasözünü hatırlamakta fayda var.

Yine hüzün mevsimi diyebileceğimiz 1980’lerin başında Ahmet Kaya’nın başını çektiği bütün protest, özgün müzik kasetlerini takip ettiğini Hasan Sağındık’ın Yusuf yüzlüler kasetinden çok etkilendiğini ve müzikal ilgisinin giderek çeşitlendiğini ifade ediyor. Her dönemin kendine has ruhunu yansıtan eserleri başarıyla yorumlayan Müslüm Gürses’i 80’lerde keşfetmiş. Küpçük, protest müzik üretiminin hangi toplumsal sorunlar karşısında ortaya çıktığını şöyle açıklıyor. “Protest müziği sadece siyasal örgütlenmeye karşı tepkisel bir üretim olarak düşünmek yanlış olur. Bazen ekoloji bazen insan doğasına aykırı yasaklar bazen sınıfsal ayrımların toplumda bıraktığı izler karşıda üretilen bir müzik türüdür.”

Başka bir açıdan bu isimlerin çoğunun ortak noktası, siyasi ve toplumsal meselelerde üzerlerine vazife olmamasına rağmen sözleriyle, şarkılarıyla tepki gösterdikleri için bölücülük, vatan hainliği, yobazlık gibi suçlamalarla bedel ödemiş olmalarıdır.

Müziğin İsyan Eden Kitlelerin Sesi Olması

Dünyanın neresinde olursa olsun bütün zalimlikler, zorbalıklar, adaletsizlikler ve hayatın dayattığı güçlükler karşısında müzik, sığınılan liman olmuş. Bu yüzden müziğin vatanı olmaz çünkü müzik evrenseldir tanımı yapılıyor. Küpçük, bu gerçekliğin yansıması olan farklı kıtalardaki protest müziklere kitabında yer vermiş. Mesela iki değişik coğrafyada yaşamalarına rağmen, adaletsizliklerin müzikle son bulacağına inanan, zalim karşısında haktan, hakikatten yana olmanın simgesel isimlerinden Çeçen, İmam Alim Sultan ve Şili’den Victor Jara’nın hayat hikayeleri iç acıtan benzerlikleriyle dikkat çekiyor. İkisi de savaşın, yoksulluğun, yoksunluğun hançer gibi saplandığı yüreklere müzikleriyle destek oluyorlar. Biri emperyalist Amerika ve işbirlikçilerinin yaptırdığı darbeyi şarkılar söyleyerek halkı estetik bir muhalefete davet ediyor. Fakat bedelini gitar çalan ellerinin kırılması ve kurşunların vücudunu doldurmasıyla ödüyor. Jara gibi elinde gitarıyla 1990’larda işgal edilen topraklarını kurtarmak için cephe cephe gezerek halkına özgürlük ve direniş şarkıları söyleyen İmam Alim’in hayatı da Ukrayna’da bir otel odasında kurşunlarla son bulacaktır. Türküleri ve şarkılarıyla ortaya koydukları sanatsal yaklaşımlarla aynı kaderi yaşamaları müziğin dili, dini, ırkı coğrafyası ne olursa olsun zulümlere, sömürülere ve baskılara karşı ortak duygulara çağıran evrensel bir direniş hareketinin sembol isimleri olarak tarihte iz bırakmışlardır. Küpçük’ün kitabında İmam Alim’in yazdığı son şiirine yer vermesi okuyanını duygulandırıyor. “Aşığım sana Ya Rabb! Bu beden zindanında/ Mahpusum. Kurtar beni, bir şehadet çağrınla.” Dizelerdeki duası derinden muhabbet duyduğu Rabbi tarafından kabul görmüş otel odasında şahadete yürümüştü.

Müziğin ülkemizdeki serüveninin de dışarıdaki dünyalarla paralel benzerlikler üzerinden geliştiğini ifade eden Küpçük, Liverpool’un işçi mahallelerinde rock müziği var eden gerekçe ne ise aslında Türkiye’de aynı gerekçelerle arabesk doğmuştur diyor. Arabeskin sadece müzikle ilgili bir kavram olduğu düşünülür. Oysa sosyolojik yaklaşımla değerlendirdiğimizde dışarıda kalanlar, tutunamayanlar, gittikçe derinleşen kültürel farklılaşmanın ortaya çıkardığı gerilimler, yozlaşmış ilişkiler ve en nihayetinde modernliğe uyum sağlama ya da sağlayamama kültür ve kimlik anlamında bocalama halini yaşayan kitlelere tekabül ettiğini söylüyor.   Küpçük’e göre: “Arabesk ve özgün müziği ortaya çıkaran toplumsal yapıyı anlamak için 1950’den sonrayı yorumlamak gerekir. Sanayileşme atılımları büyük şehirlerin oluşmasına köyden kentlere doğru nüfusun kaymasına sebep oldu. Bu sadece bir insanın doğduğu köyünü beldesini terk edişi değildi. Aynı zamanda sahip olduğu geleneksel kültürü de şehre taşımasıydı. Fakat taşradan gelip şehrin kenarlarına zaruri olarak yerleşen, bir gecede yapılan derme çatma mekânlarda kalan bu yeni göç hareketliliği, hem mekân hem de kültürel olarak kendilerini şehrin asıl sahibi hissedenleri son derece rahatsız ediyordu. Bu hareketliliğin müzikle ilgili tarafına gelince kırdan gelenler arasında elinde sazıyla yollara düşen ozanlarında bulunmasıydı. Bu yerel ozanlar tarımsal yapının içinde hayatı tüm doğallığıyla yaşarken bir anda kentin ürettiği adaletsizliklerle karşılaştılar. Bu yeni durum müziğinde ifade ediliş tarzı ve teknik dilini de melezleşerek değiştirecekti. Çok normal olan bu değişim aslında bir zenginlikti. Anadolu’nun her köşesinden şehre akın edenler Laz horonunu, Kürt uzun havasını, egenin zeybeğini şehre taşımışlardı. Onların bu çeşitliliği merkezde konumlanmış elitistlerin nefret duyguları ile gerçeklikler arasında kentin çeperlerinden merkeze doğru yavaş yavaş ilerliyordu. Dışarıdan gelenlerin kültürel birikimlerini yok saymak, aşağılamak ve yasaklamakla ötekileştirilen toplumsal tabakalar için bu yeni müzik pasif direnişin sembolü olmuştu. Hüzünlerin seslendirildiği şarkılar aynı zamanda yaşadığı ruhsal çöküntüler karşısında isyan etme seçeneğine alternatif bir sığınma başka bir dünya kurma anlamına da geliyordu.”

Bir Ağıt Müziği “Fado” 

Fado, kelime anlamı kader demektir. 18. Yüzyılda Portekiz’in liman kentlerinden özellikle de Lizbon’dan uzun seferlere çıkan eşlerini beklemeye başlayan kadınların hasretin yakmasından, ayrılığın hüznünden dolayı limandan ufuklara doğru gelip gelmemeleri meçhul olan eşleri için söyledikleri ağıt türü şarkılarıdır. Fado’nun sosyolojik temsiliyet açısından arabesk ile örtüşen yanları vardır. Yazar bu benzerliklere kulak kabartmamızı sağlıyor. Öncelikle ikisi de kentte doğmuştur. Her ikisi de kentin yoksul katmanlarının ortak sesidir. Her ikisinin de oturduğu zemin “çaresizlik, hayal kırıklıkları, içerisinde hep kayıpları barındıran bir umut beklentisi, ayrılıklarla, ölümlerle, yokluklarla örülü yoğun melankolik evrenin hem arabesk hem fado için  benzer konuları karşıladığını söyleyebiliriz” neticede insan, coğrafyası, inancı kültürü farklı olsa da  her yerde aynı öykünün bir parçası. Lizbon’da şekillenen bir şarkının yankısının Karadeniz sahilinde balıkçılıkla geçimini sağlayanların eşlerinde yankı bulması çok normal.  

İsyanın Farklı Müzik Türlerinde İfadesi

Sanayileşme ile birlikte devasa fabrikalar, makineler, arabalar geleneksel toplumun sakinliğini adeta sabote etmek için gürültü çıkarıyorlar. Gürültünün rahatsız ediciliğine karşı toplumsal dönüşümlerle hep senkronize hareket eden müzikte ayak uyduruyor. Rock müziği mesela. Gürültüye yine gürültülü cevap verme şeklinde okunabilir. Birde sesin rahatsız edici ortamından uzaklaşma çabasında olanlar var. Müzik olarak daha sakin kelt müziğini örnek verebiliriz. Hip hop ise Amerika’da kötü koşullarda yaşayan siyahîlerin dışlanmışlıklarından kaçmak ve eğlenmek için oluşturduğu bir kültür, yaşam tarzı olarak ortaya çıkıyor. Afrika’da ise müzik ve dans doğumdan ölüme eşlik ediyor. Çünkü Afrikalı için müzik hem sevinç ve coşku hem de kendilerine yaşatılanlara karşı çığlık ve direniştir. Hepsinin var olduğu zemin (dini, siyasi, sosyal, kültürel ve coğrafi) yapısı farklı olsa da tepkiselliklerinin aynı olması dikkat çekici değil mi?

Kavvali müziği

Kültürler ve medeniyetler arasında iletişimin olması her iki kültürün zenginleşmesine yol aralar. Nitekim İslam’ın ilk yüzyıldan itibaren Mısır, Yunan, Babil ve Hint kültürleriyle karşılaşması sonucunda kelam ve İslam felsefesi gibi birçok alanda daha geniş evrenlerde kabul görecek bir anlayışa evrilmesi gibi. Aynı etkileşimi müzik içinde söyleyebiliriz. Mesela Türk sanat müziği, Arap, Fars ve hatta Bizans müziğinden izler taşır. Küpçük, 1960’lı yıllardan itibaren batının tekdüze olan müziklerini sıradanlaşmaktan kurtulmak amacıyla doğunun gizemli topraklarına yönelmesini aynı okuyabiliriz diyor. Doğuyla iletişimin neticesi batı müziğinde hem otantik enstrümanlar hem de müzikal kodlarını birleştirmenin melezleşmeye sebep olduğunu söylüyor. Fakat bu bir yandan daha zengin bir form arayışı olarak okunurken diğer yandan sömürü denince akla ilk gelen batının müzikal sömürüyü hedef almasının es geçilemezliğini anımsatıyor.

Nusret Fatih Ali Han ile anılan Kavvali müziği, müslüman zihnin her anlamda kendini yoran madde aleminden manevi boyutlara yönelmesine, ruhen arınmaya yolculuk yapmasına imkan sağlayan bir icra gücüne sahip. İcracı ve dinleyicilerin oturur vaziyette yer aldığı bu müzik türünün en önemli özelliği aileler içerisinde icra edilmesidir. Müzikal birikimin bizde usta çırak ilişkisinde olduğu gibi kavvali müziğinde de aile içinde oluşturulan meşk halkaları ile müziğin nesilden nesile aktarıldığını öğreniyoruz kitaptan. Baş solistin Peygamber Efendimizi, Hz Ali’yi, menkıbeleri ve ilahi aşkı anlatan şarkıları seslendirmesiyle trans halini yaşıyor dinleyenler. Asıl kimliğine Pakistan’da kavuşan geleneksel kavvali müziği üzerinden bahsettiğimiz sömürücü yaklaşımın ortaya çıkardığı sonucu Küpçük şöyle değerlendiriyor: “Kavvali müziği, tasavvufi bir ritüel gibiyken ve bütünüyle İslami kimlik taşırken, Paris’in herhangi bir müzik marketinde Doğu’nun gizemli topraklarından beyaz adamın keşfettiği son şey! Olarak yer bulabilmekte ancak kendisine. Bir yağma kültürünün post-modern uzantısı haline gelmekte, bize ait kutsal/mahrem kültürel kodlar hiç olmaması gereken mekânlarda, amaç dışı sunum ve içerikle ellerimizden çekilip alınabilmektedir.” Postmodern dönemin eşyayı, insanı ve onu anlamlandıran her değeri nesneleştirme amacını maalesef müzikal alanda da görüyoruz. Gelinen noktada kavvali müziğinin iki farklı tavırda icra edildiğini ifade eden Küpçük, “ilkini geleneksel yapıya riayet eden ve bu müziğin amaçladığı asıl toplumsal tabaka olan tasavvuf cemaati tarafından dini mekânlarda sunumu. İkincisi de geleneksel sunumdan koparak dindışı mekânlarda icrası.” Bu çözümlemeyi okuduğumda zihnimde semazenlerin düğün, nişan ve özel günlerde boy göstermeleri belirdi. Neyzen Kudsi Erguner, Kavvali müziğinin de aynı akıbetin kurbanı olduğunu Hindistan ve Pakistan’a yaptığı seyahatlerinde büyük otellerde verilen partilerde icra edildiğinde görüyor. Neticede anlamını yitiren, metalaştırılan müzik, şekillendiği kültürün izlerini taşıyan çağrışımların ötesinde icra edilişindeki manevi duygudan uzak sunumlara malzeme oluyor. Tıpkı edep ve erkânın öğretildiği, eşin, dostun katıldığı sıra gecelerinin sulandırılması gibi bir sonuca şahit oluyoruz.

Kitapta yaptıkları müzik üzerinden yer verdiği bazı sembol isimlerle devam edelim.

Neşet Ertaş

Kendi adıma Neşet Ertaş ismini duyduğumda içimde nedense hüzün ve sessizlik duygusu belirir. Küpçük’te Ertaş’ın bir söyleşisinde “ben fazla kelime bilmem, bilmem azdan çok anlar mısınız.? Cevabıyla susmanın faziletini hissettiren bir ozan olduğunu vurguluyor. Ertaş’ın irfan ve aşk ehlinin yaklaşık bin yıl evvel çaldığı sosyolojik mayanın bugün bilgelik ve kültür geleneğini yenileyerek devamını sağlayan bir figür olduğunu söylüyor. Keskin modernleşme politikaları ve ekonomik sıkıntılarıyla dışlananların iltica ettiği müzikal alandan biride türküler olmuştur. Ertaş’ta yaşananlara karşı ruhuyla, vicdanıyla, sesiyle duruş göstermiştir. Onun diğer ozanlardan farkı yüzyıllar boyunca söylenen birikimleri dönüştürebilmesindedir. Leyla’yı, halk dostlarını, dünyanın geçiciliğini, yalanlığını türkülerin içindeki temalarla anlatıyor. Küpçük, bu farkın ortaya çıktığı zamanın toplumsal değişimini müzik ile ilişkilendiriyor. “1950lerden sonra kırsaldan şehre akan nüfusun içinde elinde sazıyla gelen ozan da aşık da vardır. Sade bir kır hayatının içinde üretilen türkülerde şehir hayatının başlamasıyla teknik anlamda dönüşmüştür…  Bu toprakları ister sosyolojik, ister kültürel ve hatta ister teolojik anlamda çözümlemek için kim yola çıkarsa çıksın mutlaka Neşet Ertaş’ın susarak inşa ettiği, edep ile irfan ile ve insanı sevmeyi merkez alan tasavvur ile karşılaşacaktır. Türkülerin sözleri arasında gezinen ve derin tasavvuf düşüncesinden kopmaz izler taşıyan bu kavrayışın, Yesevi’den Mevlana’ya uzanan derin bir bilgi ile paralellik taşıdığını fark etmek gerekir…”

Orhan Gencebay

Gencebay, bir zamanlar devletin görmezden geldiği, eserlerinin devlet televizyonuna kapatıldığı sayısız engelleri yaşamış, Küpçük’ün ifadesiyle sosyoloji ile müziğin kesiştiği bir kırılma noktasında ortaya çıkmış özgün müziğin sembolü bir sanatçıdır.  Arabeski doğuran atmosferin içinde klasik aydınların onun müziğini besleyen sosyal gerçekliği kavrayamamayışını şöyle ifade ediyor. “Jakoben elitistlerce tarih dışına itilmeye çalışılmış müzikal birikimimiz, devlet ve aygıtlarınca resmi mekânlardan kovulalı beri toplum, içerisinde duygu haritasını bulduğu ezgileri yaşatabilmek amacıyla bütün baskılara rağmen belleğinin en saklı odalarında bu geleneksel zenginliği taşıyarak, vakti geldiği zaman adeta Gencebay’a uzatıp, gerekli müdahaleyi yapması için vermiştir de diyebiliriz”

Küpçük, Orhan Gencebay’ın müzikal serüvenindeki başarısını onun şarkılar üzerinden yeni bir dil üretmesine ve müziğinin ritminden, orkestra anlayışına kadar genişleyen ses evrenini sunmasına bağlıyor. Artık saz ile birlikte bas gitarın ezgisel birlikteliği dinleyicide karşılık bulmuş, kulaklar yeni enstrümanlara aşina olmuştur. İkinci dünya savaşından sonra yeni evreye giren insanlık için yaşamın da ritmi hızlanmış, müzikal akımlarda buna paralel olarak içerik ve formlarını dönüştürmüşlerdir.  Bugün ise modern kentlerde doğan ve onun ürettiği sorunları iliklerine kadar yaşayan bir kuşak var, onlarda rap müzik üzerinden bir muhalif duruş gösteriyorlar. Rap müzik bu tavrını kendinden önce yabancılaşma, gecekondulaşma, ekonomik adaletsizlikler gibi benzer sosyolojiden beslenen arabesk ile iletişiminden geliştirdi diyor. 

Cem Karaca

Cem Karaca, modern müzik tarihimiz içerisinde “Anadolu Pop-Rock formun kurucularından, aynı zamanda Türk solunun politik düşüncelerini sahneye taşıyan etkileyici bir isim. 12 Eylül darbesinde ülke dışına gönderilmesi onun için zihinsel dönüşümüne kapı aralamıştı. Karaca, yurt dışında yaşamaya mecbur edildiğinde kendine, ben kimim? Neyim? Nerden geliyorum? Sorularını sormaya başlıyor. Nihayetinde bu sorgulamalar manevi dönüşümüne kapı aralıyor. Yazar, onun özgünlüğünü modern müziğe yurtdışından getirdiği enstrüman ve ses cihazlarıyla, tiyatral sahne performansıyla ve giydiği özel kıyafetleriyle açıklıyor.

Cengiz Kurtoğlu

1980’lerde eğlence ihtiyacını gidermek için gazinoya göre daha ucuz tavernaların ortaya çıktığı dönemde 70’li yıllardan itibaren şiddet, baskı ve despotik yönetim ile tanışmış kitlelerin acılarını dindirmek unutturmak için özdeşlik kurulan sanatçılardan biridir. Taverna, gazinoların aksine “assolistlerin arkasına doğru sıralanan kemanlardan bağlamasına, nefeslisinden, darbukasına vokallerine kadar kalabalık bir kadro eşliğinde sıralanan orkestraların yerine bir piyanist şantörün org ile bütün bu ihtiyacı giderdiği mekânlardır.” Kurtoğlu’nun unutulan isimli kasetinin 2 milyon sattığını hatırlatan Küpçük, kasetin bu kadar rağbet görmesinin çözümlemesini şöyle yapıyor. “Sokak ve mahallenin siyasal gruplar tarafından bölündüğü, şiddetin adeta olağanlaştığı bir dönemin taşralı çocuklarının tercümanı olan bu şarkılar, kuşaklar üzerinde öyle bir iz bıraktı ki kaybetmenin, tutunamamanın, kenarda kalmanın resmi marşı haline geldi.” Kırılmış kalplere teselli veren bu şarkılar adeta iyileştirici bir merhem gibiydi.

Bergen Ve Müslim Gürses

Toplumsal katmanın alt ve orta sınıflarında karşılık bulan arabesk müziğin en önemli taşıyıcılarından birisidir Bergen. Sadece hitap ettiği sosyo/ekonomik anlamda dezavantajlı olanların değil aynı zamanda okuduğu şarkılarda da özne olan kendisidir. Hüzün yüklü sesinin sıra dışılığı aslında yaşamının ve ölümünün trajik olmasındandır. Sürekli olarak müzikle sosyoloji arasındaki ilişkiye vurgu yapan Küpçük, Bergen’in içinden süzülüp geldiği sosyolojinin 80’lerde ulaştığı özgüvenin etkisi ile melankolik bir çığlıkla şarkı söylediğini aslında söylemenin ötesinde şarkılarla konuştuğunu yaşadığı hüzünlü hayatın en önemli motivasyon sağladığına değiniyor. Aynı zamanda arabesk müziğin diğer taşıyıcı sembol ismi Müslim Gürses’te temsil ettiği kitlenin çığlıklarını içe doğru akıtan bir sestir. Küpçük’e göre Gürses, 2000’lerden sonra klasik arabesk döneminin kapanışının simgesel ismidir. Ona göre pop müzik sanatçısı Teoman’ın yorumladığı paramparça albümü bu form değişikliğinin somut örneğidir. Bu yeni müzik dili aynı zamanda 90’lardan sonra ekonomik ve politik anlamda onun hitap ettiği kesimin merkeze doğru ilerlediği sosyolojiyle paraleldir.   

Ahmet Kaya

İç dünyamızda fırtınalar estiren keder dolu şarkılarıyla umutsuzluk duygularını orta yerinden yakalayan bir ses. 1980 sonrası toplumun duygu haritasına uygun ağlamaklı yayvan hali ile şarkılarını seslendiren acılarımızı kardeş kılan sesi ile farklı mahallenin insanlarını birbirine yakınlaştırdı diyor, Küpçük. Kaya’nın sol gelenekten gelmesine karşın, Cem Karaca, Rahmi Saltuk veya Ruhi Su gibi herhangi bir sol mahfil ile organik bağ kurmadığına dikkat çekiyor. Kaya’nın solculuğu bu topraklara basan bir duruşa sahipti diyor. Bir nevi solcuydu ama sol ile ilgili sıkıntıları vardı demek istiyor. Bu yüzden geleneksel sol, onun müziğini içe kapanan pasif bir yorum olarak gördü ve kabullenmedi. Alternatif olarak daha militarist mücadeleye çağıran grup yorum gibi müzik üretimlerini destekledi. 28 Şubat darbesinde birçok sağcı sanatçının sesini çıkarmaya cesaret edemediği bir dönemde Kaya’nın başörtüsünden yana bir tavır koyduğunu söylemek vefanın gereğidir.

Küpçük, Orhan Gencebay, Müslüm Gürses ve Ahmet Kaya’nın müziklerinin hangi toplumsal katmanlarda karşılık bulduğu kıyaslıyor. Özetle şunları söylüyor. Örneğin Gencebay’ın müziğinde protest bir tavır vardır. 1950lerden sonra kente göç edenlerin kenardan tutunma çabaları kültürel ve ekonomik uçurumların ortaya çıkardığı toplumsal sorunlara isyan iken Kaya’nın şarkılarındaki protesto daha çok 1980 sonrasında tutuklanmanın, zorla susturulmanın karşısında bir çığlığıdır. Kendine has icrasıyla acının ve isyanın sembolü Müslüm Gürses’i dinleyenler içlerine attıkları eziklikleri, acıları dile getiren milyonların dili Gürses’e baba duygusu üzerinden sığındılar. Yoksul kitlelerin dünyasını anlattığı şarkılarını onu dinlemeye bir ayine gider gibi gittiler. Solcusundan sağcısına, ülkücüsünden demokratına kadar geniş bir dinleme profiline sahip Ahmet Kaya’ya yüklenen toplumsal rol ise delikanlı olma halidir. Neticede arabesk dinleyen kitleler için sadece bir müzik türü değil bir yaşam tarzıdır aynı zamanda. Acı, isyan, yoksunluk, ezilmişlik, çaresizlik gibi duygularla yoğrulmuş bir hayat tarzı yıllardır alt kültür olarak dışlandı.

Günümüz müziğiyle ilişkilendirdiğimizde ise bambaşka bir tablo çıkıyor karşımıza. Dünyadaki en büyük müzik paylaşım programı kabul edilen Spotify, 2023’de en çok dinlenen şarkıları açıkladığında şaşkına döndük. Kendilerine idol olarak Azer Bülbül ve Müslüm Gürses’i seçtiklerini söyleyen 20’li yaşlardaki Süleyman Burak, Semicenk, Mert Demir, Uzi gibi isimlerin temsil ettiği bu yeni müzik türüne “Besk Rap” deniyormuş. Arabeskin “rap”laşmış hali. Nasıl olduğunu bende tam anlayamadım ama böyle kategorize edilmiş. Bu türün bildiğimiz arabeskten farkı ezik pasif karakterli tipolojilerin yerine şehirleşmiş lümpen sınıfının alması da diyebiliriz. Daha detaylı bilgi almak isteyenler Yıldıray Oğur’un (Spotify listesinden nasıl deprosyandaki Türkiye çıktı) yazısını okuyabilirler.  En temel soru şu: 20’li yaşlardaki bu gençler ne kadar yoğun sıkıntılı bir hayat yaşadılar da aşırı özgüvenli, isyankar, magandaca bir sokak diliyle müzik yapıyorlar ve şarkılarıyla en çok dinlenenler arasında ilk ona girmeyi başarabiliyorlar? Bunda ebeveynlerin ne kadar etkisi var? Ekonomik, siyasi, toplumsal nedenler mi? Yoksa yaşadığımız kültürel çoraklaşmanın bir yanı mı? Cevabını bekleyen soruları okura ve sosyolojinin inceleme alanına havale ediyorum.

Nesiller arası farklılaşan müzik zevklerini dahası değişen sosyolojiyle birlikte müziğin dönüşümünü kentleşme, göç, toplumsal sınıf veya etnik sınıf gibi olgular üzerinden değerlendirildiği, bir konsere gidildiğinde müzisyen ile dinleyici kitleler arasındaki etkileşimin hangi ruh halinden beslendiğini öğrenebileceğiniz özgün bir çalışmayı okumayı, sorgulamayı, anlamayı tercih eden herkese tavsiye ediyorum.

Kerim ALPTEKİN

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir