Sevimay: “Sanatın Bir Şeyleri Dert Edinmesiyle, Dertli Cümleler Yazılması Birbirine Çok Karıştırıldı”

Fuat Bey hem yazarsınız hem çevirmen. Nereden bulaştınız edebiyata? Yazmaya başlama öykünüzü anlatır mısınız?

Benimkisi can sıkıntısından başladı. Son zamanlarda sıkça duyduğumuz, “edebiyata sığınmak, hayatın hoyratlığından kitaplara kaçmak” gibi söylemlerin aksine, ben yazmayı bir eğlence ama hayata dair derdimi de dile getirebileceğim bir eğlence olarak gördüm. Bir gün bir öykü yazdım, ödül aldı ve sonrası güzel geldi. Romanlar, çeviriler, çocuk kitapları vesair. Yaklaşık yirmi yıllık, uzun soluklu bir iş hayatının ardından da on yılı aşkındır tam zamanlı edebiyatla uğraşıyorum.

Öykü ve romanlarınızda şenlikli, çok renkli bir anlatım var. “Kapalıçarşı” romanınızda ve “Ara Nağme” kitabınızda zamanlar ve mekânların zenginliği, gerçeğin ve hayalin içiçeliği, kahramanların çeşitliliği, eski ve yeninin biraradalığı söz konusu. Kitaplarınızdaki kurgu hakkında neler söylersiniz?

Edebiyata nasıl başladığımdan bahsederken “eğlence” sözcüğünü kullanmıştım ya, sanırım ben okur kimliğimle “kasvetli, ağlak ve içimizi karartan” metinlerden çok sıkılmıştım. Hatta bu tür metinler için bir söyleşide “arabesk metin” ifadesini kullanmıştım ve bugün bu tanımın yaygınlaşıp başkaları tarafından da kullanılmasından çok mutluyum. Çünkü gerçekten de sanatın bir şeyleri dert edinmesiyle, dertli cümleler yazılması birbirine çok karıştırıldı. “Acı satar” ilkesine sığınan, içimizi karartan şeyler okuduk bolca. O nedenle ben hep, elbette bir derdi merkeze almakla birlikte, gördüğüm bu sorunu sizin de belirttiğiniz gibi şenlikli bir dille, birazcık ironiyle, hayalleri gerçeğe karıştırarak anlatmayı yeğledim.

Eski ve yeni elbette bir arada olmalı çünkü insan zihninde bunları ayıran keskin bir sınır yok. Biz kimi zaman öyle olduğunu var sayıyor ve sanırım yanılıyoruz. O nedenle benim yazdıklarımda gün düne, bugün yarına karışır hep. Zihnimiz gibi. Geçmişin, bugünün ve geleceğin birbirinden nasıl beslendiğini ıskalamamak gerekir diye düşünüyorum ve zihinlerimizi, yazarken de okurken de özgür bırakabildiğimiz ölçüde hayallerimizin bu birlikteliği daha çok algılayacağına inanıyorum. Kurgum da bu yüzden çoğunca, eğlenceli bir dil ve sınırsız hayaller üstüne kurulu.

Ben özellikle “Kapalıçarşı” romanını okurken edebiyatımızdaki masal, destan… gibi geleneksel anlatı türlerinin tadını aldım. Ayrıca tarihe özel bir ilginizin olduğunu da düşündüm. Baba İlyas’ın torunu Kristof Kolomb’un kardeşiyle aynı romanda. Tabiki Osmanlı’yı da biliyorsunuz. Olayları gayet ustalıkla ve ironik bir şekilde işliyorsunuz. İhvan-ı Safa, Hallac-ı Mansur ve Hurufilerden bahsettiğinize göre İslam tarihinden de haberdarsınız. Aynı zamanda kitaplarınızda tarihi mizahi bir dille anlatıyorsunuz. Neler söylersiniz?

Kapalıçarşı yayınlandığı zaman bir okur “Büyüklere Masal” ifadesini kullanmıştı ve çok mutlu olmuştum. Kemal Tahir’in bir tezi vardı; diyordu ki evet, roman batı medeniyetinin bir ürünüdür ama bizim, kendi anlatı tekniklerimizle bu türe katkı yapmamız ve bu topraklara özgü bir soluk getirmemiz mümkündür. Sanırım Kapalıçarşı’da bu izi sürdüğümü söyleyebilirim. Son romanım “Benden’iz James Joyce”ta da İrlandalı Joyce’tan ziyade İstanbullu Joyce’un izini sürüyorum. Çünkü beni bu topraklar ilgilendiriyor. Bir İskandinav’ın varoluş sıkıntısı veya Amerikalının kahramanlık hikâyesi benim tarzım değil. O nedenle de hikâyelerimi bildiğim ve sevdiğim yerden anlatıyorum.

Ve evet, tarihe de İslam tarihine de özel ilgim var. Yazmaya soyunan birisinin, en azından edebiyatını besleyecek kadarıyla bu alanların veya benzerlerinin sosyolojisine hâkim olması gerektiğini düşünürüm. Çünkü topluma aktarılacak bir sözünüz varsa o toplumu etkileyen unsurları da biliyor olmanız beklenir.

Son olarak tarihi (ve diğer unsurları) mizahi dille ele almak konusuna gelince; benim sevdiğim ve ilgi duyduğum akademik tarih bilgisi değil. Yani şu savaş şu zaman olmuş, bu anlaşmanın etkileri de şudur kısmı resmi tarihin işi. Oysa ben biraz da o resmi tarihi sarsmaya çalışıyorum. Yani Baba İlyas diye tarihi bir kişilik var ama onun torunu nasıl bir adamdır acaba? Kristof’u biliyoruz eyvallah ama onun ailesinden biri batıya değil de doğuya gelseydi? Kapalıçarşı’nın inşasının Fatih zamanında başlaması, kaç sokağı olduğu ve yapının hangi yıl tamamlandığı benim edebiyatımın alanı değil veya çok az ilgilendiriyor. Benim anlatmak istediğim oradaki esnaf, o yapının amelesi, mimarı, oraya girip çıkan insanlar, hatta hepsi kadar oradaki taş, ahşap, kapı, çatının kiremidi. Bu insanların duyguları, yaşadıkları, aşkları, hayal kırıklıkları veya coşkuları. Yani biz insanların tarihi. Ötekisi devletlerin işi ve biraz da kalıba sokmak amaçlı. Oysa bana göre edebiyat kalıba girmez ve evet, Kapalıçarşı’nın Şark Kahvesine bir zaman Leonardo da Vinci gelmiştir. Çünkü ben öyle olsun istedim.   

Delilik, deliler… “Deli Babam Ölmüş” öykünüzdeki Ziya Amca, “Anarşık”ın aykırı kahramanı Kürdan, “Kapalıçarşı”da mermerlerini kaybeden Hristo Ağa… Deliler ya da deliliğin kıyılarında dolaşıyorlar. Delilikle ilgili düşüncelerinizi ve deliliğe bakışınızı öğrenebilir miyiz?

Bilindik anlamda delilik için ancak evlerden ırak diyebilirim. Hatta bunun son zamanda bolca karikatüre dökülmesi, herkesin özlediği, arzu edilmesi gereken bir şey gibi anılması beni biraz rahatsız ediyor. Dolayısıyla kimse Ziya Amca olsun istemem.

Öte yanda benim tasvip ettiğim, delilikten ziyade aykırı durmaya, sisteme dahil olmamaya yakın Kürdan’ın durumu. Yani anarşik değil de Anar’Şık olmanın, bir şeylere karşı çıkmanın, bana dayatılanı kabul etmiyorum arkadaş diyebilmenin “şık” bir tavır olduğunu fark etme hali. Sorgusuz sualsiz biat kültürünün toplumu paçalarından aşağı çektiğini düşünüyorum. Başımızdaki birçok felaketin sebeplerinden biri de bu. İşte bu nedenle, delilik değilse de aykırılığa meyletmenin zamanıdır.

Sizi okuyan biri hem tarihiyle hem bütün semtleriyle hem de her türlü yaşam biçimiyle İstanbul’u iyi bildiğinizi düşünecektir. Okur bir yanına geçmişi bir yanına bugünü alarak İstanbul’un kuytularında, eski yapılarında, çıkmaz sokaklarında, kaldırımlarında kimileyin tebessüm ederek kimileyin hüzünlenerek dolaşıyor. Ne dersiniz İstanbul’u tanıma hususunda? Fuat Sevimay’ın İstanbul’undan bahseder misiniz?

İstanbul’u, öyle turistik noktalarıyla sınırlı olmaksızın, sanayi sitelerinden tarihi kuytularına, en lüks semtlerinden varoşuna varana dek iyi bildiğimi söyleyebilirim. Bilmekten kastettiğim de sadece gidip görmek değil. Yazarlık öncesi yaptığım işlerin de etkisiyle, bu mekanların ruhunu, jargonunu, İstanbul’u İstanbul yapan değerleri iyi kötü yaşamışımdır. Haldeki kamyoncu da konfeksiyondaki kadın da endüstri meslekteki öğrenci de İstanbul’dur.

Benim İstanbul’um biraz daha Anadolu yakası ağırlıklı ama Silivri’ye Çatalca’ya kadar da sık sık gider gelirim. Ama konuya edebiyat açısından yaklaşacak olursak, aslolan, Ahmet Hamdi’nin, Orhan Pamuk’un çok iyi kotardığı şekliyle, romanda öyküde geçen mekanların, semtlerin, sokakların, karakterin dönüşümüne yansıması. Bir anlamda kişiliğiyle özdeşleşmesi. Öyle ya, aynı kişi bile olsa, Üsküdar’daki haliyle Beşiktaş’taki ruh hali birbirinden farklı olabilir. Kalabalık bir caddeyle ıssız bir Boğaz yokuşu metne de okura da farklı yansır.

İstanbul demişken “Ara Nağme” adlı öykünüz geliyor aklıma. “Hıdırellezden bu yana cümbüş sesi duyulmadı mahallede. Ne taksim ne dokuz sekizlik. Kasvet çöktü ki can çekişiyoruz.” diyerek kentsel dönüşümün yarattığı sıkıntıları, ürettiği mutsuzluğu bir roman mahallesindeki müzisyenlerin yaşamlarından bir kesitle yansıtıyorsunuz. Ne düşünüyorsunuz kentsel dönüşümle ilgili?

Bugüne dek yaşatılan haliyle kentsel dönüşümün koca bir rant yalanı olduğunu düşünüyorum. Ülkemizde iktidarlar ne yazık ki inşaat/beton sektörünün, kısa vadede büyüme vaat etmekle birlikte uzun vadede borç ve kültürel anlamda büyük kayıplara yol açan uygulamalarından fazlasıyla medet umuyorlar. Ve bu yaklaşım, allanıp pullanıp, araya deprem korkusu da sıkıştırılarak topluma dayatılıyor. Oysa bizim uzun vadeli kent planlarına ihtiyacımız var. Bir dönüşüm olacaksa da müteahhit çetelerinin ve birtakım siyasilerin değil, toplumun yararına gerçekleşmeli. O nedenle yıkılan her tuğlada Babako’nun ahı var.

James Joyce’den çevirileriniz var: Finnegan Uyanması, Ulysses, Sanatçının Gençlik Portresi, Sürgünler. Joyce genelde Türkiye’deki okurlarca okunması çok zor bir yazar olarak tanınır. Bu düşünceye katılıyor musunuz? Joyce’den bahseder misiniz?

Joyce’un kaderi dünyada da böyle. Joyce’tan bahsetmek bir yanıta sığmayacağı için onu roman karakteri yaptım ki kendisi “Benden’iz James Joyce”ta kendini anlatsın. Ama şu “zor yazar” tanımını açmanın önemli olduğunu düşünüyorum.

Oscar Wilde bir eserinde, sanat hiçbir zaman popüler olmaya çalışmamalı, toplum kendini sanatsal kılmaya çalışmalıdır diyor. Yani biz sanat eseri diye, sanatla pek ilgisi olmayan kof romanlar okuyabilir, Holywood filmleri veya abuk sabuk diziler izleyebiliriz ki bu kolaydır. Ama bize bir bakiyesi kalmaz. Sadece anlık hazdır.

Oysa iyi sanat, Joyce gibi yazarlar toplumu dürtmek, zorlamak ister ki sorgu alanı açılsın. Bu karakter neden böyle davranıyor, şimdi neden böyle düşünüyor, peki toplumdaki yansıması ne gibi onlarca soru koyar önümüze. Bunları düşünüp ardından hayatımızı irdelemek elbette bir miktar zordur ama müthiş de besleyicidir. İşte Joyce’un yaptığı bu.

Yoksa duayenliği kendinden menkul kimi sakallı beylerin anlattığı gibi, Joyce okumak için bir dolu şey bilmek, rehberlere, sözlüklere boğulmak gerek gibi bir durum söz konusu değil. Önemli olan Joyce gibi, Oğuz Atay gibi, Dostoyevski gibi, Leyla Erbil gibi, Marquez gibi büyük yazarların ne yapmaya çalıştığını anlamak. Bunu kavradıktan sonra metnine girersek, evet görece azıcık zor ama çok ufuk açıcıdırlar.

“Benden’iz James Joyce” isimli son romanınızla okuyucuya sürpriz yapıyorsunuz. Dünya edebiyatının en önemli yazarlarından biri James Joyce ve Onun kitaplarını Türkçeye çeviren çevirmenle karşılaşmasını romanlaştırıyorsunuz. Bahseder misiniz bu romandan? Nereden aklınıza geldi yazarla çevirmenini karşılaştırmak?

Joyce’un külliyatını çevirdiğimde kimi okurlar, yazarın zorluğunu gerekçe göstererek benden rehber, sözlük vesair istediler. Oysa ben romanların asla sözlükle falan, ders çalışır gibi okunmaması gerektiğini düşünürüm. En azından kendi okumalarım bu yöndedir. Ama adamın da üstüne yapışmış bir yafta var. O nedenle dedim ben bunu roman karakteri yapayım, hem İstanbul’un tadını çıkarsın, hem çevirmenle yazdıklarının muhabbetini yapsın hem de dün ile bugünü, İrlanda ile Türkiye’yi kıyaslasın. Arada âşık olur, Türk yemekleri yer, sokaklarımızda dolaşır, bizim sanatçıları dinlerse de ne ala.

Tabii romanda çevirmen de Joyce kadar önemli bir karakter. Çünkü çeviri yazmanın ikiz kardeşi gibi. Bazen çok iyi anlaşıp bazen de tepişiyorlar. O açıdan çeviri süreci de romanda yine kurgu tadında bolca yer alıyor. 

“Benden’iz James Joyce” romanında da yine İstanbul var. Beyoğlu, Galata, Tünel, İstiklal Caddesi, Taksim, Gezi Parkı, Eminönü, Kuzguncuk, Üsküdar… Joyce’un İstanbul’a gelmesi ve bura hakkındaki düşünceleri hakkında neler söylersiniz?

Joyce hayattayken temelde dört kentte yaşamış; Dublin, Trieste, Zürih ve Paris. Ama söyleşilerinden anlaşıldığı kadarıyla doğuyu, özellikle İstanbul’u da çok merak ediyor. Ama onun kişisel merakından çok benim yazar arzum önemliydi galiba. O da şu; ben artık Dublinli Joyce’u değil İstanbullu Joyce’u merak ediyordum. Ötekini zaten dünya tanıyor, hakkında yazılmış bir dolu şey var. Joyce ile onca hemhal olduktan ve neyi nasıl düşüneceğini kavradıktan sonra, bize ve bugüne dair konulara nereden yaklaşacağı önemliydi benim için. Yani “Benden’iz James Joyce” asla bir rehber değil. Başlı başına bir roman ve Joyce, bir karakter romanda neler yaşayabilirse onları yaşıyor. Kuzguncuk’u ve Kapalıçarşı’yı çok sevdiğini söyleyebilirim.

Son olarak neler söylersiniz?

Edebiyat, hayatlarımıza dokunduğu zaman değerli. Bir romanı bir dostla tartıştığımız zaman tam tadına varıyoruz. O nedenle dilerim romanları bolca konuşalım. Aksi takdirde tüketim çağının içinde öğütülüp gideceğiz. Ve bana romanlardan öykülerden bahsetme şansı verdiğiniz için çok teşekkür ederim.

Bu keyifli söyleşi için biz teşekkür ederiz.

Muaz ERGÜ

Fuat SEVİMAY

    • 1972’de doğdu.
    • Erenköy ve Üsküdar’da yaşadı.
    • Kadıköy Anadolu Lisesi’nde okuldan kaçmayı ve hayatta da bazen kaçmak gerektiğini, Marmara Üniversitesi İngilizce İşletmede dostluğu, arkadaşlığı ve paranın “beş para etmez” olduğunu öğrendi.
    • Yazarlık ve çevirmenlik yapıp iyi bir insan olmaya çalışıyor.
    • Günbatımını ve acemaşiran makamını seviyor.
    • İstanbul Mimarlar Odası, Maden Mühendisleri Odası, Ümit Kaftancıoğlu (2 kez), Yenimahalle Belediyesi, Foça Belediyesi, Ölüdeniz Belediyesi tarafından ödüllendirilen ve dergilerde yayınlanan öyküleri, 2013 yılında Ara Nağme kitabında derlendi ve bu eser, 2014 Orhan Kemal Öykü ödülüne değer görüldü.
    • Kapalıçarşı adlı romanı 2015 yılında Ahmet Hamdi Tanpınar Roman Yarışması’nda ödüle değer görüldü ve 2017 yılında yayınlandı.
    • Ankara Mimarlar Odası tarafından, Kent Öyküleri Yarışmasında birincilikle ödüllendirilen Haydar Paşa’nın Evi çocuk kitabı yine 2013’te yayınlandı.
    • Yazar, Kadıköy Anadolu Lisesi tarafından, 2015 yılında Kristal Martı ödülüne değer görüldü.
    • 2011’de yayınlanan Aynalı ve 2013’te yayınlanan AnarŞık adında iki romanı,
    • İngilizceden James Joyce, Henry James ve Oscar Wilde, İtalyancadan Luigi Pirandello ve Italo Svevo çevirileri var.
    • AnarŞık oyunlaştırıldı ve sahnelendi.
    • Literature Ireland ve Trinity College’ın desteği ve kazandığı burs çerçevesinde Dublinde, James Joyce’un Finnegans Wake eserinin çevirisi üzerine çalıştı ve dünyanın okunması ve çevrilmesi en zor metni olarak kabul edilen bu eser, 2016 yılında Finnegan Uyanması adıyla yayınlandı. Türkçe, Finnegan’ın yayınlanabildiği yedinci dil olmuştur.
    • Bu çeviri 2017 yılında İKSV Talat Sait Halman çeviri ödülüne ve Dünya Gazetesi yılın çevirisi ödülüne değer görüldü. Ayrıca Çeviri ‘Bilirsin adında, çeviriye dair notlar içeren bir kitabı var.

Kitapları

    • Benden’iz James Joyce – İthaki Yayınları,
    • Kapalıçarşı – Roman – Hep Kitap – Ahmet Hamdi Tanpınar roman ödülü 2015,
    • AnarŞık – Roman – Hep Kitap, Aynalı – Roman – Çivi Yazıları,
    • Ara Nağme – Öykü – Orhan Kemal Öykü Ödülü 2014,
    • Çeviri’bilirsin — Atölye Serisi — Hep Kitap,
    • Haydar Paşa’nın Evi – Çocuk Kitabı – Hep Kitap — Mimarlar Odası Ödülü 2013,
    • Hişt Hişt – Çocuk Kitabı – Hep Kitap,
    • Hayal Kurmak Bedava – Hep Kitap

Çevirileri

    • James Joyce – Finnegan Uyanması – İKSV yılın çeri isi ödülü 2017 – Dünya Gazetesi yılın çevirisi 2017,
    • James Joyce – Sanatçının Gençlik Portresi,
    • James Joyce – Eleştiri ve Deneme Yazıları,
    • James Joyce – Ulysses,
    • James Joyce – Dublinliler,
    • James Joyce – Sürgünler.
    • Italo Svevo – Yaşlılık,
    • Italo Svevo – İyi Yürekli Yaşlı Adamla Güzel Kızın Hikâyesi,
    • Luigi Pirandell0 – Biri, Hiçbiri, Binlercesi,
    • Thomas De Quincey – Bir İngiliz Afyonkeşin İtirafları
    • Paul Battey – Seri Sonu

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir