A. Turkay YİĞİT: “Yazınca Değil Okununca Hayat Bulur Metinler.”

2024 Ekim’de ilk kitabınız “Üst Akıl Aşırı Genel Müdürlüğü’nde Olağan Şeyler” yayımlandı. Ne zaman ve nasıl başladı okumaya, edebiyata ilginiz? Okurluk ve yazarlık serüveniniz hakkında neler söylersiniz?

İnce Memet serisini ortaokulda okuyan, klasikleri lisede bitiren okurlardan değilim. Eskiden olsa bu cümlenin sonuna “maalesef” eklerdim. Çünkü bu durum bende biraz eziklik hissi yaratıyordu. Geç kaldığımı düşünüyordum. Söyleşi okumayı da dinlemeyi de çok severim. Kimi dinlesem hep küçük yaşlarda başlamış okumaya. Yeri gelmişken sevdiğim bir şeyin içinde olduğumdan dibace.net ve size çok teşekkür ederim Muaz Bey, eksik olmayın.

Evet ben de okul yıllarımda kitap okuyordum ama öyle tutkulu bir eylem değildi benim için. Elime ne geçse okumadım yani. Zaten elime çok da okuyacak şey geçmezdi. Kütüphaneli bir ev değildi büyüdüğüm ev. Öyle çok okuyan bir ebeveyn, abi, enişte, komşu teyze gibi bir örnek de hatırlamıyorum. Sürekli okur modelinde olmadım. Ara sıra okurdu benim model.

Bir yazar edasıyla hülasa diyerek devam edeyim. İş, evlilik, çocuk, ikinci çocuk gibi hayatın olmazsa olmazlarını yerine getirdikten sonra okumaya bağlandım. “Bir gün bir kitap okudum ve bütün hayatım değişti” diyebileceğim bir eşik olmadı okuma sürecimde. Ne olduysa usul usul oldu. Okudukça anlatıcı kim? Nasıl anlatmış? gibi sorular eşlik etmeye başladı. Uzatmayayım geldiğim noktada kurmaca okumak uzun süredir hayatımın çok önemli bir parçası. Tutku bile diyebilirim yeri geldikçe.

İşin okurluk kısmı böyle. Yazma kısmı ise okumaya tutkuyla bağlandıktan sonra gelişti. İçimde hayatın bize tanımladığı rutinler dışında bir şey yapmak hissi vardı. Okudukça hayatı algılama biçiminiz değişikliğe uğruyor ve ben içimdeki her yeniliği anlatma ihtiyacı duyuyorum. Belki anlatma ihtiyacından doğmuştur yazmaya başlamam. Net bir cevabım yok bu konuyla ilgili.

 Kitabınızın ortaya çıkış sürecinden bahseder misiniz?

Okuduğum bazı metinler bana “yaz” diye fısıldadı ama cesaretim ve bilgim yok ki nasıl başlayacağım bilmiyorum. Bana ilk fısıldayan metin “Tutunamayanlar” oldu. Önce duymazdan geldim. Hemen hemen eş zamanlı olarak kendime blog açmıştım.

Kendi halimde bloğumda on yıl yazdım. Yazdıklarım genelde anı, deneme, mani ve kitaplar üzerineydi. Aslında yazdıklarıma karşılık gelen biçim tam olarak bunlar mı bilmiyorum. Ben daha çok işin yazma konusuyla ilgiliyim. Kurmaca yazmak hiç aklımda değilken yazılarıma teveccüh gösteren, fikrini eksik etmeyen bir arkadaşım roman yazsana dedi. Ay nasıl olur falan derken kimseye söylemeden yazmaya başladım. Az sayıda insana okuttum. Çoğunlukla olumlu dönüş aldım. Ne var ki ne okuyanlar ne ben edebiyat dünyasında insanlar değiliz. Organik bir metindi yazdıklarım. Eksik bir şey vardı ama ne olduğunu bilmiyordum. On yıl bekledi dosyam.

Sonra sosyal medyada bir roman atölyesi gördüm. Buralarda insanlar ne konuşuyor ne yapıyor diye merak ederdim zaten. Orada temel roman teknikleriyle ilgili bilgi edindim. Sezgisel olarak yaptığım şeylerin adını öğrendim de diyebilirim. Atölyede bir yandan dosyamı genişlettim ve günahıyla sevabıyla kalemimden böyle bir şey çıktı işte.

Kitap yayımlandıktan neler hissettiniz?

O anı heyecanla beklediğim halde kitabın baskıdan çıkıp dağıtıma geçtiğini duyunca panikledim. Kendimi çıplak ve savunmasız hissettim. Ne gerek vardı dediğim oldu. Çünkü yazmak bana göre çok cüretkâr bir iş.

Kitaplı bir yazar olmak nasıl bir şey?

Kitaplı yazar olmak nasıl bir duygu bilmiyorum. Sanırım bu durumun bende bir karşılığı yok. Okunmak deseydiniz. Fevkalade güzel bir duygu derdim.

Adından da belli olduğu gibi romanınız ironik bir üsluba sahip. Güldürürken düşündüren, düşündürürken acıtan… Can sıkıcı mevzular espriyle işleniyor. Romanın adında yer alan “Üst Akıl” zekice bulunmuş bir kavram bence. Bu kavram çok büyülü, her yerde duyulan ama bir türlü ne olduğu çözülemeyen, en çok da mağdurların heyulası. Hep başkalarında ya da düşmanlarımızda bulunan bir akıl. Romanınızın adından yazım tarzına kadar neden ironik bir üslup seçtiniz? Neydi sizi ironi ve mizahi bir üsluba götüren saikler?

Bunu bilinçli yapmadım. Yani üslup belirlemedim kendime. Bu yapılabilen bir şey midir onu da bilmiyorum. Kalemimden bu çıktı diye kullanışlı bir cevap buldum size. Romandan önce yazılarıma dönüş olarak şunu aldım birkaç kez: “Altında ismin yazmasa da Ayşe yazmış derdim.” Bu, benim için mutluluk verici. Aynı minvalde “önüme beş yazı koysalar hangisi Ayşe’nin deseler bilirim” de beni mutlu eden dönüşler arasında oldu. Çoğunlukla bu üslup üzerinden devam etsem de dram yazmayı da deniyorum. Derginizin kabul ettiği Hadi öyküm böyle bir metin mesela.

Beni ironi ve mizaha götüren saikler değil de bu konuya bakışımı anlatmak isterim izninizle. Mizahı önemsiyorum. Bir konuda mizah devreye giriyorsa toplumsal zırhlarımız düşüyor ve birbirimizi daha iyi anlıyoruz diye düşünüyorum. Biraz da hayatla başa çıkmanın yollarından biri olarak görüyorum. Bu konuda aklıma hep Nietzsche’nin “Bütün iyi şeyler güler. Yalvarırım gülmeyi öğrenin!” lafı gelir. Son söz Nietzsche’nin olsun.

Yüzlerce yıldır kutsanan, Marks Weber’in kavramsal çerçevesini çizdiği bürokrasiyi romanınızdaki “Üst Akıl Aşırı Genel Müdürlüğü, Lobi ve Kobi Daire Başkanlığı, Aşk ve Ayrılık Bakanlığı, Toplumsal Kodlama Merkezi, Genel Evler Bölge Müdürlüğü, Doğrudan Girişimci Mülakat Daire Başkanlığı…” gibi kurum adlarıyla eleştiriyorsunuz. Belki de bürokratik kurumların dışarıdan göründüğü kadar güçlü, düzenli olmadığını gösteriyorsunuz. Neler söylersiniz bu hususla ilgili? Neden böyle adlar seçtiniz?

Her birinin sebebi ayrı. Önce üst akıl ifadesinden başlayayım. Genel kabuller dışında bir şey söylendiği zaman kullanılan “Bu akılları kim sokuyor kafana” diye bir kalıp var. Bu bir eleştiriyse tavandan tabana kendimi azade tutmadan yaptığım bir şey. Bürokrasiye has değil. Fakat bürokrasi söylediğinde yaptırım gücü oluyor o ayrı.

Bazen hiçbir alt anlamı olmadan komik olsun diye yapıyorum bunları. Mesela Genel Evler Bölge Müdürlüğü böyle çıktı. Bir gün ufak oğlan bu ifadeyi duyunca güldü. Genel Müdürlük. Müdürlük tanımına “genel” ifadesi komik değil mi? Bence komik.

Romanınızda metinlerarasılık, üstanlatı gibi anlatım tekniklerine yer veriyorsunuz. Özellikle lise öğrencisi Ayşe’nin olduğu bölümlerde üstanlatıyı görüyoruz. Neden romanınızda faklı anlatım tekniklerine yer verdiniz?

Efendim zannediyorum anlatma iştiyakımdan mütevellit böyle bir yol izledim. Metne eklemek istediğim bölümler ancak böyle oturdu. Yani ben oturttum. Umarım oturmuştur. Kurguyu da ona göre şekillendirip final yaptım.

Romanınızda argo kullanıyorsunuz. Cemil Meriç:“Argo, kanundan kaçanların dili. Uydurma dil, tarihten kaçanların… Argo yaralı bir vicdanın sesi….” der. Sizin argoya yer verme amacınız nedir?

Baştan verdiğim bir karar değildi. Diğer tüm detaylar gibi kervanla yolda ilgilendim. Risk barındırıyor ama bir o kadar da heyecan verici. Baktım bazı karakterler argo konuşmak istiyor. Konuşturdum ben de. Bunları nereden biliyorsun diyenler oldu.

Argoya hâkim değilim. Araştırarak yazdım. Şimdi elimde argo sözlük var. Steril bir dille büyüdüm. Argo, küfür bilmem. Bilmezdim yani. Bu lisanı öğrenmek keyifli benim için. Argo sözlüğümü arada alır okurum.

Cinsellik daha doğrusu toplumumuzdaki kadın erkek ilişkisine ve bu ilişkiyi belirleyen kültürel kodlara belli belirsiz göndermeler yapıyorsunuz. Evlilik, kadın erkek arkadaşlığı… Neler söylersiniz?

Çoğumuz ya da çoğumuz demeyeyim kendimden devam edeyim. İçinde doğduğumuz topluluğun normlarıyla hayatın bir yerine kadar devam ediyoruz. Yine çoğula geçtim idare edin Muaz Bey. Bazılarımız bu normları sonuna kadar devam ettiriyor bazılarımız başka türlüsünü sorguluyor. Cinsellik de evlilik de bu anlamda din, politika ve dünya görüşünden bağımsız değil bana göre.

Son olarak neler söylersiniz? 

Yazınca değil okununca hayat buluyor metinler. Kitabı okuyup üzerine konuşulmasına imkân sağladığınız için çok teşekkür ederim. İtiraf edeyim cevaplarda zorlandım. Umarım dibace.net okurları keyifle okur. Birlikte gülümseyebildiğimiz günlerin temennisiyle… 

Teşekkür ederiz.

Muaz ERGÜ

Ayşe Turkay YİĞİT

    • Mersin’in Anamur İlçesinde doğan heveskar bir okur yazar.
    • Üst Akıl Aşırı Genel Müdürlüğünde Olağan Şeyler adlı ilk romanı,
    • Çeşitli dergilerde öykü, deneme ve kitap yazıları, yayın bekleyen bir roman dosyası, heybesinde öyküleri var.
    • İyi biri olmaya çabalıyor.

16 Comments

  1. Alpaslan YAVUZCAN Reply

    “kitap çıkarmak kalbini umuma açmaktır” der kıymetli ağabeyim.
    Bence de öyledir. Çırılçıplak savunmasız kalırsınız toplum önünde. bu cesareti gösterebilen yazarımızı tebrik ediyorum

  2. Çiğdem Karabulut Reply

    Muaz Bey’in özenli soruları ve Ayşe hanımın samimi cevaplarıyla okuması keyifli bir söyleşi olmuş. Tebrikler.

  3. Ercan Arslan Reply

    Keyifli bir kitabın keyifli bir söyleşisi olmuş. Teşekkürler Muaz bey. Yeni yazarları tanıtıyor olmanız ayrıca güzel.

  4. Alişan Fil Reply

    Güzel bir sohbet olmuş . Muaz Bey çok güzel soru sormuş, Ayşe hanımda gayet içten cevap vermiş. Kitabı okumadım ama bu söyleşiden sonra mutlaka okuyacağım.

  5. Sedef Ergürbüz Reply

    Tutunamayanlar ile yazmaya tutunmak da çok güzel bir ironi. Keyifli bir söyleşi, teşekkürler.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir