Eleştiri ile karamsarlığı birbirinden nasıl ayıracağız? Ya da cep telefonunu evde bırakıp yerine evi aramak için telefon kulübesi mi arayacağız? Duygularımızı ifade ederken içerik ve biçim sorununa nasıl dikkat edeceğiz?
Kültür konusunu ele alırken ince buz tabakası üzerinde yürüdüğümüzü bilmemiz gerekir. Belki bir gün ayaklarımızı ıslatacak suyu hissederiz. Ama her gün yavaş ve ileri hareket etmemiz en doğru seçimdir.
Duygular – başka nasıl olacaktı ki – hep özneldir. Sorun, kendi öznelliğimiz başka bir nesnellikle, örneğin toplumla karşılaşınca baş gösteriyor. İkisi aynı anda değiştiği için bir yargıya varmak zorlaşıyor. İşte Freud‘un bahsettiği ‘sıkıntı’ burada doğuyor.
Peki, nedir bu duygu? Nasıl anlaşılır? Nerede yüzünü gösterir? Sinema, müzik, sanat veya edebiyat alanında kültürel bir etkinliğe katıldığımızda aklımıza gelen şeylerden biri önemsizlik kavramının ortaya çıkmasıdır. Kaybettiğimiz değerler duygusu eşliğinde önemli olan şeyleri fark ederiz orada. Kaybedileni kaybetmeden önce değerli saymadığımızı hatırlarız.
Günümüzde basılan kitap, çekilen dizi, söylenen şarķı, izlenen gösteri sayısı artarken giderek azalan bir dokunuş, bir seziş, bir kavrayış var. Sanki varlık içinde yokluk, envai çeşit yemeklerle bezenmiş bir masa önünde açlık çekiyoruz. Duygular, işler sapa sarınca ortaya çıkarmış. Zaman içinde alıştığımız gelenekler ya da göreneklerden uzaklaştığımızı fark edince duygular üretir insan. Heyecanlanır, öfkelenir, kızar veya sevinir. Kişiden kişiye değişen bir olay bu.
Eğer zamanla duygularımızı aklımızın gözetimi altına almayı başarırsak, öznelliğin ötesinde nesnelliği, yani gelişmelerin sosyal yönünü kavrayabiliriz. En azından hissiyatımız içerisinde toplumsallığın payını ortaya çıkarabiliriz. Örneğin; son yıllarda genç öykücülerin sığlığından, Türk sinemasının güçlü yapımlar ortaya koyamadığından, müzikte seviyenin düştüğünden yakınıyoruz. Medyanın hali baştan belli. Eğitim ve öğretim konusuna hiç girmiyorum. Her sahada ehliyet ve liyakat sorunu olduğu görülüyor. Ancak mücadele etmekten bıkmayan yaratıcı insanlara hor bakmakta sakınca görmüyoruz. Ve aynı zamanda kendimizi bir çöküş ve çözülüş duygusuna kaptırıyoruz.
Bu durum bir zamanlar Alman Yazar Oswald Spengler‘in içine düştüğü ruh halini hatırlatıyor. Onu okurlarımız ‘Batı’nın Çöküşü’ isimli eseri ile mutlaka tanıyordur. Zengin bir mirasa konan Spengler, kendisini medeniyetin çöküş döneminde hayal etti hep ve edebiyat, müzik, resim ve mimarlık dâhil her yerde yalnızca ‘çürüme’ gördü. Onun için her şey vasat idi. Düşünürlerin yerini “entellektüel fahişeler” almıştı. Şehirler “köksüz kitleler”, “çapsız gazete okurları” ve “aylak takımı” ile dolmuştu. Özetle, modern insanın içi boştu.
Spengler kendi açısından tutarlı olabilir ama karamsar biri; ona göre hiçbir çıkış yolu yok, kıyamete hazır olmamızı bekliyor o yüzden. Öyle ki, “İyimserlik korkaklıktır” diye yazar “İnsan ve Teknoloji”(1931) kitabında. Ve: “Biz bir çağın içine doğarız ve alın yazımız olan bu yolda cesaretle yürümek zorundayız.” Fakat Spengler dar görüşlülüğü yüzünden, ne edebiyat alanında yükselen Stefan Zweig‘ı ne güzel sanatlar sahasında parlayan Kandinsky‘yi ne de müzik dünyasında doğan Shostakovich‘i görür ya da görmek ister. Bugün yüzyıl geriye dönüp baktığımızda, onda ıssız bir adamın acı narsizmini görmekteyiz sadece.
Acaba, diyorum kendi kendime, günümüzde bir yenilik var, ama bu gizli mi kalıyor, çünkü onun hakkında hiçbir toplumsal söylem yayılmıyor etrafa. Eleştiriler ekseriyetle bu söylemin kurumlarına odaklanır. Ancak söylem gibi kurumlarının da (mesela basın) krize girdiğini özellikle belirtmemize gerek yok. Gazetelerde aklı başında bir film eleştirisi bulamıyoruz artık. Edebiyat hocaları bile yeni çıkan ‘romanları’ okumaktan bezmiş durumdalar. Müziğin geldiği noktayı eleştiren dişe dokunur bir yazı masamıza düşmedi henüz. Burada tekrar yeni bir sorun ortaya çıkıyor: İki değişken arasında irtibat kurmak zorluğu. Eleştiri alanında yaşanan kriz eleştirilen şeylerin krizi değil midir aynı zamanda?
Veyahut sanat, kültür, edebiyat ve müzik alanlarının hiçbirinde bir kriz söz konusu değil. Piyasaya o kadar çok kitap, film, kaset çıkıyor ki yaratıcılığın tükendiğini söylememiz imkânsız. Bu durumda “Kamusal Alanın Yapısal Dönüşümü”(Habermas) gözden kaçırdığımız husus olabilir mi? Sosyolog Prof. Dr. Nilgün Çelebi bir gözlemini paylaşırken Stefan Zweig‘ın kendi ülkesinden çok Türkiye’de okunduğunu savunuyor. Yine komedi filmleri Türkiye’de gişe rekorları kırıyor. Rap şarkılar Youtube kanalında milyonlarca dinleyici ile buluşuyor. Kültür alanında iddia edilen ‘kriz’ gerçekten yaşanıyor mu, emin değilim. İster modern ister postmodern bir çağda yaşayalım, hayatı yalnızca ıslak araziler üzerinden geçerek sürdürmek zordur. Ayaklarımız sağlam zemine basmalıdır.

Öyleyse günümüzde yeni olan içerik değil, biçim olmalıdır. Okuyucu her şeyden önce zarfa dikkat kesilmelidir. Bu yaklaşım iletişim biliminin kurucusu McLuhan‘ın anlayışına da uygun: The Medium is the Massage. Emek harcadığım zihin törpüsü bir yazı ne kadar ilgi görüyor dersiniz? Yoksa instagram ve facebook’da öncelikle yavru kedimin resimlerini mi paylaşmalıyım? Açık etmeme gerek yok. Sonucu benim kadar siz de tahmin ediyorsunuz!
Aslında önemli olan şey Öteki, yani Sen ile karşılaşmaktır; sanal alemin derinliklerinde bu gerçek ‘algoritmalar’ ile değiştiriliyor veya örtülüyor. Hayat mekanik bir kurguya dönüşüyor. Sonsuz sayıda resim ile yazı boşa dönen bir çarkı andırıyor. Prof. Dr. Hasan Boynukara‘da can sıkıntısı yaratan bu paylaşımların boşta veya boşlukta kalmasıdır. Asıl muhataplarını bulamamasıdır.
O zaman biçimin içerik için ne anlama geldiğini sormamız gerekmez mi? Film izlerken, hikâye okurken, müzik dinlerken, hatta paylaşımda bulunurken bir de bu açıdan olaya bakalım…

Alaattin DİKER

Son Yorumlar