Sultan Selahaddin

“Tanrı’nın barışının korunması için
Kudüs’e gidin ve inançsızları yok edin.
Ölürseniz Tanrı’nın cenneti sizin olacaktır.”
Papa II. Urban, 1095

Tarihçi Hannes Möhring‘in çok akıcı bir dille yazdığı “Sultan Selahaddin ve Dönemi” kitabı Türk okuyucusu için bu tarihi şahsiyete başka bir pencereden bakma imkânı sunmaktadır. Sultan Selahaddin hakkında İslam dünyasında anlatılan anekdotlara, efsanelere ve gerçeklere bu kitapla birlikte bir de Batı penceresinden bakılmış olacaktır. Kitapta geçen bazı konular araştırmacılar tarafından hâlâ tartışma konusu olduğu için kitaba “Haçlı Seferleri” ve Selahaddin’in İslam dünyası yazarları açısından şahsiyeti konusunda bir kaç bilgi eklemenin yararlı olacağına inanıyorum.

Haçlı seferlerinin başladığı 1095 yılı ve öncesi Avrupa kuraklığın, açlığın, salgın hastalıkların getirdiği zorluklarla boğuşuyordu. Halk öfkeliydi ve bu yokluk, karanlık kıtasından kaçıp kurtulmak isteyen insanlar çoğunluktaydı. Doğu’nun zenginliği, şaşâsı ile ilgili anlatılan hikâyeler herkesin dilindeydi. Kıta’ya hakim kilise ve politik düzen de pek yolunda değildi. Kırk yıl önce Katolik kilisesi ikiye bölünmüş, ortaya yeni bir mezhep “Ortodoks mezhebi” çıkmış ve Katolik kilisesinin gücü alabildiğine zayıflamıştı. Ayrıca 1071 yılında Malazgirt’te Selçuklu Türklerine yenilen Bizanslılar sürekli toprak kaybetmeye devam ediyordu. Türkler İstanbul’un burnunun ucuna, İznik’e kadar gelmiş, yerleşmişlerdi. Roma’nın başkenti İstanbul’u tehdit ediyorlardı. Doğu Roma tahtında oturan I. Aleksios Kommenos Avrupa başkentlerine ve Papalığa elçiler göndermiş, Müslüman Türklere karşı acil yardım istemişti.

Papa II. Urban, Temmuz 1095’de doğduğu ülkeye, yani Fransa’ya giderek çeşitli görüşmeler yaptı ve 27 Kasım 1095’de toplanan Clermont Konsili’nde binlerce insanı Doğu’ya doğru harekete geçiren o ünlü konuşmasını yaptı. Papa Urban II, Kudüs’teki Hırıstiyan hacıların gördüğü zulümlerden ve inançsızların, yani Müslümanların vahşiliklerinden bahsederek Müslümanlara karşı “Kutsal savaş” ilan etti. Bu uğurda öleceklerin de kesinlikle cennete gideceklerini vaadetmekten çekinmedi.

Aslında Haçlı seferlerinin temeli bu konuşmadan çok önce, daha 1086 yılında Papa VII. Gregorius tarafından atılmış ve “Reconquista” yani “yeniden fetih” sloganıyla Endülüs’teki Müslümanlara karşı uygulanmaya konulmuştu.

Papa II. Urban’ın “kutsal savaş” ilanı Avrupa’da büyük yankı uyandırdı. Zaten huzursuz olan halk yığınları, yeni bir kıta, yeni ülkeler ve masallara büründürülerek anlatılan akla-hayale gelmez zenginliklere kavuşmak için yanıp tutuşuyorlardı. Ağırlıklı olarak Fransız, Norman ve Lombardlardan oluşmuş kalabalık bir ordu, bütün Avrupa’daki ülkeler tarafından “Tanrı ve Kudüs adına” yapılan yardımlarla muazzam bir güce kavuştu.

Haçlı ordusu 1097 yılında parça parça İstanbul önlerinden görünmeye başladılar. Bizans İmparatoru I. Aleksios Komnenos, İstanbul’a gelen bu büyük ordu için hem seviniyor hem de korkuyordu. Onları kendi topraklarına sokmamaya çalıştı. Gelen birlikleri İslam ülkelerine doğru yönlendiriyor ve alacakları Antakya’yı da kendisine istiyordu.

İlk Haçlı seferinin üzerinden 107 yıl geçince, Bizans İmparatoru’nun  korkuları ve öngörüleri gerçekleşecek ve 4. Haçlı seferleri sırasında o azgın ve başı bozuk kalabalık 1204 yılında İstanbul’u işgal ederek binlerce insanı öldürecek ve mezarlıklara kadar soyup Avrupa’ya götürecekti. İstanbul’un işgali ve Haçlı ordularının vahşeti Batı tarihçileri tarafından yüzyıllar boyu anlatılacak ve asla unutulmayacaktı. İngiliz tarihçi John Julius Norwich, “Bizans: Çöküş ve Yıkılış” isimli eserinde Haçlı ordusunun  İstanbul’da yaptığı tahribatı ve acımasızlığı şöyle anlatır:

“Dördüncü Haçlı Seferi daha önceki Haçlı seferlerine kıyasla imansızlık, ikiyüzlülük, vahşilik ve açgözlülük bakımından önceki seferlerden kat kat üstünde olmuştur. İstanbul’un talan edilmesi, 5. yüzyılda Roma’nın barbar kavimler tarafından yağmalanmasından, 7. yüzyılda İskenderiye kütüphanesinin ve kitaplarının yakılmasından, bütün dünya için daha çok felaketli olan bir kayıp ortaya çıkarmıştır.”[1]

1095 yılında “Kutsal savaş” adı altında  başlatılan Haçlı Seferleri’nin sonucunda bir medeniyet tamamen yağmalanmış, yok edilmiş ve İslam dünyası büyük acılara, yoksulluğa, karanlığa mahkum edilmeye çalışılmıştır. Avrupa da bu seferlerin büyük acılarını yaşamış, yüzbinlerce insan kaybetmişti. Ama Müslümanlardan öğrendikleri  çeşitli (kağıt yapımı, pusula, gemicilik, barut gibi) yeni bilgileri geliştirdiler ve Rönesans’ın temellerini attılar.

Etkileşim sadece bilim sahasında olmadı. Batı’daki yiyecek ve içecek düzeni de bu seferler sonucu değişmeye başladı. Doğu’ya özgü çeşitli baharatlar, aromatik sakızlar, şeker kamışı, susam, keçiboynuzu, darı, pirinç, kayısı, kavun, limon, incir, nar, zeytin, şeftali, hurma, portakal, ıspanak, muz vs. gibi ticari gıdaların her biri Haçlıların ilk defa Doğu’da karşılaştıkları ürünler arasında sıralanabilir. Gıda maddeleri dışında çeşitli kumaşlar, halılar, fildişi, cam, ayna, inci, değerli taşlar, gümüş, emaye, cam ve seramikten yapılan çeşitli ev eşyaları Doğu’dan Batı’ya aktarılan ürünler arasında gösterilebilir.[2]

Kültürel etkileşim açısından önemli bulduğumuz bir takım olgularla konumuzu açıklamayı sürdürmek gerekirse Haçlılar hayatın farklı alanlarında kullandıkları birçok öğeyi Doğululardan öğrenmişlerdir. Örneğin; şövalye ve atlarına ağır metallerden elbiseler giydirmek, posta güvercinleri kullanmak, geceleri haberleşmeyi sağlamak için ateş yakmak, spor turnuvaları düzenlemek, yel değirmenlerini ve nehir suyuyla çalışan değirmenleri kullanmak, çeşitli hayvan figürlerini savaş aletleri, bayrak ve armalar üzerinde kullanmak, Doğulu devletlerininkine benzer mahiyette para bastırmak gibi sayabileceğimiz birçok kültür unsurunu doğudan nakletmişlerdir. Haçlıların Doğu’da ilk kez karşılaştıkları ürünler arasında şeker ilk sıralarda yer almaktadır. Doğu’da “şeker” ve “kand” sözcüğü ile ifade edilen şeker kamışı Batı dillerine “sugar” ve “candy” kelimeleri ile geçmiştir. Haçlılar şeker üretim tesislerinin işleyişini kısa zamanda öğrenmişler ve şeker ticareti ile yetinmeyerek bu tesisleri aynen Batı’ya kurarak şeker üretimine başlamışlardır.[3]

1096 yılından 1272 yılına kadar tam 176 yıl içinde dokuz kez İslam ülkeleri üzerine yapılmış bu seferlerde ileri çıkan en önemli şahsiyetlerden, Selçuklu Hükümdarı I. ve II. Kılıçarslan, İmaddedin Zengi, Nureddin Zengi, Selahaddin-i Eyyubi, Sultan Kamil, en son olarak da Memlüklü Sultanı Baybars ve bölge halkı çok büyük bedeller ödediler. Bu seferler sırasında Batı dünyasında en fazla öne çıkan ve efsaneleştirilen şahsiyet şüphesiz Sultan Selahaddin-i Eyyubi’dir. Tarihçi Hannes Möhring, onun “Asil pagan” olarak Batılı bazı şair ve yazarlar tarafından özellikle despot Batı idarecileri karşısında nasıl ideal bir hükümdar olarak sunulduğunu kaynaklara dayanarak anlatmaktadır. Ayrıca Möhring, onun kökeni ile ilgili Arapların, Kürtlerin ve Türklerin yarış içinde olduklarını yazmıştır. Doğrudur, bu büyük hükümdarı bölgede yaşayan her halk kendisine mal etmeye çalışmıştır. Bu konuda derli toplu bir makale yazarak belli başlı iddialara yer veren Akdeniz Üniversitesi’nden Prof. İsmail Yakıt, önce “Sultan Selahaddin kimdir” sorusuyla makalesine başlamakta ve çok edebi bir dille de kendi sorusuna şöyle cevap vermektedir:

“Mısır, Suriye, Fırat havzası (Irak) ve Yemen bölgelerinin hükümdarı, Eyyubî Devletinin kurucusu, Hıristiyanların 88 yıl egemen olduğu Kudüs’ü Hıttin savaşıyla Haçlılardan geri alan ve III. Haçlı seferini etkisiz hale getiren tarihe mal olmuş büyük bir kahramandır. Mehmet Akif ’in ifadesiyle “Şarkın en sevgili Sultanı”, Fransız tarihçi Champdor’un beyanıyla “İslam’ın en saf kahramanı”dır.”[4]

Prof. İsmail Yakıt makalesinde bu büyük hükümdarın kökeni hakkındaki iddiaları da şu şekilde özetlemiştir. Ona göre, başta tarihçi İbnü’l Esir başta olmak üzere ondan alıntı yapan diğer kaynaklar da Selahaddin Eyyubi’nin dedesi Şazi’nin Tiflis yakınlarındaki Duvin’de yaşadığını ve büyük Kürt aşiretlerinden Hezbanilerin bir kolu olan Revâdilere mensup olduğunu belirtirler. Selahaddin Eyyubi’nin babası Necmeddin Eyyup ve kardeşi Şirkuh, Şazi’nin çocuklarıdırlar. Onlar Azerbaycan’ın Beludin (Belucin) gelmişlerdir ve o bölgede çoğunlukla Kürtler yaşamaktadırlar.

Prof. İsmail Yakıt, bu iddialara yer verdikten sonra tarihçi İbnü’l Esir ve yine Sultan Selahaddin’in Kürt olduğunu yazan İbn-i Hallikan‘ın her hangi bir kaynak göstermediklerini, hatta İbn-i Hallikan’ın “Ehl-i tarih ittifak etmiştir ki..” gibi genel ifadeler kullandığını yazmaktadır. İbn-i Şeddâd, Grousset, Minorsky gibi tarihçilerin yanı sıra Şerefname’deki görüşleri de gözden geçiren Prof. Yakıt, Sultan Selahaddin’in soyunun Kürt oluşu ile ilgili iddialar arasındaki çelişkilere de dikkati çekmiştir.

Aynı makalede Sultan Selahaddin’in Arap oluşu ile ilgili iddialar da değerlendiren yazar, 1208 yılında Hama’da doğan ve 1298 yılında ölen Musul’lu tarihçi İbn-i Vasıl‘dan örnek verir. Onun “Müferricü’l-Kulûb fi Ahbari Beni Eyyub” isimli eserinde İbnü’l Esir’in, Sultan Selahaddin’in aslının Hezbaniler aşiretinden Revvadi Kürtlerine dayandırmasına karşı çıkar ve şöyle der:

“Eyyuboğullarından bir hükümdar Kürtlerden olduklarını reddetti ve şöyle dedi: “Biz, Arabız, Kürtlerin yanına konduk ve onlardan kız aldık”.

Prof. Yakıt’ın makalesinde Eyyubîlerin Kürt olmadığını belirten bir diğer kaynak olarak Halepli İbn-i Ebu Tayyip‘i göstermektedir. Onun şöyle yazdığını kaydetmektedir:

“Şu Emir Necmettin Eyyub b. Şazi’(nin) nesebi konusunda babası Şazi’den ötesi bilinmez. Seyfülislam’ın oğlu Yemen’e kral olduktan sonra Emevilerden geldiklerini iddia etti. Fakat Eyyub ailesi bunun yalan olduğunu söylediler ve Şazi’den önceki atalarını bilmediklerini belirttiler. Bunu bana Melikü’n-Nâsır da bu şekilde bildirmişti” Melikü’n-Nâsır’dan kasıt Selahattin Eyyubî’nin kendisi olduğuna göre, demek ki o bile dedesinden öte isnat edilen şecereleri kabul etmemektedir.”[5]

Prof. Yaşar Yakıt, Sultan Selahaddin’in Arap kökenli iddiaları için tarihçi Hasan b. Davut el-Eyyubî, İbn-i Haldun ve son olarak da Zeki Velidi Togan‘nın yazdıklarına yer verir ve onların iddiasının, Sultan  Selahaddin’in soyunun Yemen’in Himeyri vilayetine mensup Araplara dayandığı görüşünü aktarır.

Aynı makalede Sultan Selahaddin’in Türk kökenli oluşuyla ilgili iddia ve kaynaklara da yer verilmiştir.

Prof. İsmail Yakıt, Selahaddin Eyyubi’nin Türk olabileceği konusunda önce Zengi’lerden söz eder ve Nureddin Zengi‘nin kendisinden yardım isteyen Mısır Fatımilerinin veziri Şâver’e yazdığı mektupta “Türklerden bir ordu göndereceğim,” diyerek Selahaddin’i amcası ile birlikte Mısır’a gönderdiğini kaydeder. Ardından tarihi kaynaklarda Eyyubi devleti için Arapça “ed Devletü’l-etrak” dendiğini ve bunun “Türk devleti” anlamına geldiğini vurgular. Tarihçi İbn-i Attar’ın, “Fatımilerden sonra Mısır saltanatı Türklerin eline geçti,” diye yazması, Ahmet Ateş’in araştırmalarında “Eyyubi sarayında Türkçe konuşulduğu”nun ortaya çıkması, Sultan Selahaddin’e şiir yazan şairlerin onu Türk olarak övmesi Prof. İsmail Yakıt’a göre onun Türk oluşunun en büyük delilleridir.[6]

İslam dünyasındaki bütün halkların Sultan Selahaddin Eyyubi’ye sahip çıkması, onu kendilerinden biri olarak takdim etmeleri onun nasıl büyük bir değer olduğunu da ayrıca ispat etmiş olmaktadır.

Sultan Selahaddin Eyyubi, Arap kaynaklarındaki tariflere göre, kısa boylu, ince yapılı, kısa ve düzgün sakallı biridir. Yüz ifadesi düşünceli, biraz melankoliktir.[7] Çok merhametli ve mütevazidir:

“Selahaddin bir gün yorulmuştu ve dinlenmek istiyordu. Memlüklerinden (köle) biri yanına geldi ve imzalaması için bir kâğıt uzattı. Sultan, “bitkinim, bir saat sonra gel,” dedi. Ama adam ısrar etti. Kağıdı neredeyse Selahaddin’in gözüne sokarken ona şöyle dedi: “Efendi imzala!” Sultan şöyle cevap verdi: “Ama hokkam yanımda değil.” Çadırın girişinde oturmuştu ve memlük içeride bir hokka bulunduğunu fark etti. “İşte hokka çadırın dibinde,” dedi. Bunun anlamı, Selahaddin’e bizzat gibi hokkayı almasını emrettiğiydi başka bir şey değildi. Sultan arkasını döndü, hokkayı gördü ve şöyle dedi: “Hay Allah, doğru.” Bunun üzerine arkaya uzandı, sol koluna yaslandı, sağ eliyle hokkayı aldı ve kâğıdı imzaladı.”[8]

Yazar Amin Maalouf, Arap kaynaklarından, hatta onun bizzat yanında bulunan ve biyografisini yazan Bahaaeddin’in anlatımlarından Sultan Selahaddin’in merhametini çeşitli örneklerle anlatmaktadır. Kızını arayan bir Hıristiyan kadına yardım ederken nasıl gözyaşlarına boğulduğunu ve herkesin en küçük problemiyle bizzat ilgilendiğini tarihçi bütün canlılığıyla günümüze aksettirmektedir.

Yazar Hannes Möhring‘in, Sultan Selahaddin’in cömertliği hakkında yazdıklarını Amin Maalouf’da kaynaklara dayanarak doğrulamaktadır:

“Hazinedarları beklenmedik durumlar için her zaman bir yana para saklarlardı. Çünkü efendilerinin böylesine bir ihtiyattan haberi olduğunda onu hemen harcayacağını bilirlerdi. Bu tedbire rağmen, Sultan öldüğünde devlet hazinesinde Sur kaynaklı bir altın külçesiyle, kırk yedi dirhem gümüşten başka bir şey yoktu.”[9] 

Orhan ARAS

*Selahaddin Eyyubi: Sultan ve Dönemi (1138-1193), Hannes Möhring, Çev. Orhan Aras, Runik Kitap,  İstanbul, Aralık  2020

Dipnotlar

[1] John Julius Norwich, “Byzantium: The Dicline and Fall”
[2] Yrd. Doç. Dr. Zeynep Güngörmez: “Haçlı Seferleri Döneminde Gelişen Dou-Batı Ticaretinin Doğal Sonucu. Kültürel Etkileşim.”
[3] Aynı yer
[4] https://www.ttk.gov.tr/Dergiler/Belleten/297-Belleten/4-Ismail-Yakit.pd
[5] https://www.ttk.gov.tr/Dergiler/Belleten/297-Belleten/4-Ismail-Yakit.pd
[6] Aynı makale.
[7] Amin Maalouf, “Arapların Gözüyle Haçlı Seferleri”, Telos Yayınları 1997, Çeviren M. Ali Kılıçbay, s.234
[8] Aynı yer, s.233
[9] Amin Maalouf, “Arapların Gözüyle Haçlı seferleri”, Telos Yayınları 1997, s.235

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir