Hazarlar, Hazarya, Hazar Kağanlığı: Hem Türk tarihi, hem Dünya tarihi açısından çok büyük bir öneme sahip. Bu büyüklüğüne ve önemine rağmen görülmeyen, gösterilmeyen ve konuşulması “mayınlı bir tarlada dolaşmak kadar tehlikeli” olan Hazarlar’ı neden araştırıyorsunuz? Sizi bu araştırmaya yönelten motivasyonun kaynakları neydi?
Tan Can: Bu araştırmaya yönelmemin temel sebebi, tarihin üzerindeki o kalın perdeyi aralamak ve hakikate olan sadakatimdir. Hazarlar, sadece Türk tarihinin değil, Dünya siyasi ve dinî tarihinin de en kilit noktalarından birini teşkil etmelerine rağmen sistemli bir şekilde göz ardı edilmişlerdir. Bu sessizliğin arkasında, günümüz Dünyasındaki pek çok dengenin bu kökenle olan sarsılmaz bağı yatmaktadır. Bu mesele benim için sadece akademik bir merak değil, aynı zamanda tarihin eksik kalan parçalarını yerine koyma ve toplumu gerçeklerle buluşturma gayretidir.
Gelin meseleyi biraz açalım. Hazar tarihi, tüm zamanlar Türk Tarihi’nin çilingiridir. Hazar tarihi öyle yazılıp anlatıldığı gibi M.S. 600’lerde başlamadı. Çok daha öncelerinde başlayan bir tarihi var. Avrupa’da bu konunun farkına varan tarihçiler olmuştur. Hem de 200 yıl öncesinden.
Hazarlar’ın gerçek tarihi, eğitim müfredatlarından çıkarılmış ve Dünya’daki müesses nizam tarafından sansüre maruz bırakılmış. Bu husus 1945’de Amerika’yı sarsan bir konuşma yapan Benjamin H. Freedmann tarafından da bizzat ifade edilmiş: “Evet, Hazar Tarihi neden, sansürlüdür? Neden Eğitim müfredatlarında okutulmaz? Niye Roma Tarihi, Doğu Roma/Bizans Tarihi her ülkenin eğitim müfredatında okutulur da onların dünürü ve savaşlarda onların ana destekçisi Hazarlar’ın tarihi okutulmaz?”
Evet, Bizans Hazarlar’dan destek almadan savaşa giremezdi. Bizans Ordusu’nun en itibarlı asker ve komutanları Hazarlar’dan, oluşurdu.
Hazarlar bir çırpıda Persler ile Bizans savaşlarında Bizans’a kırk (40) Bin süvari göndermişti. Doğu Roma/Bizans, savaşı bu süvariler sayesinde kazanmıştı.
Sanırım bunları duyan herkes Hazar’ı merak edecek ve araştıracak motivasyonu bulacaktı! Öyle de oldu benim için.
Kitabınızın ismi oldukça ilgi çekici: “Hazarya’da Çiçekler Kızıl Açar.” Bu ismi seçmenizin sebepleri nelerdir? Neyi simgeliyor bu ad?
Tan Can: Kitabımın ismi konusunda çok düşündüm. Pek çok isim üzerinde durdum ve son tahlilde bu isimde karar kıldım. Bilindiği üzere, “İzmir’in Dağlarında Çiçekler Açar” türküsünün aslı, “Kafkas Dağlarında Çiçekler Açar”dır.
Kafkas isminin aslı Kas, Hazar’ın gerçek adıdır. Kazar/Kasar ismini Arap ve Farsî gezginler Hazar diye telaffuz etmişler, yazıp söylemişler. Sonrasında bizimkiler de Hazar demişler. Oysa Avrupa’da yazıldığı gibi Khazar yani Kazar veya Kasar en doğrusudur.
Kızıl, Hazar’ın rengidir. Hazarlar arasında kızıl saçlı insanlar itibarlı insan sayılırmış. Kızıl Börklüler/Kızılbaşlar deyiminin de böylece anavatanını anlamış oluyoruz.
“Kızıl” rengi, tek bir anlamı değil, derin bir sembolizmi ifade eder. Kızıl, hem kadim Türk geleneğindeki “Kızıl Elma” ülküsünü, hem dökülen kanı, hem de bir dönemin sonundaki o hüzünlü gün batımını temsil eder.
Hazarya’da çiçeklerin kızıl açması, o toprakların bereketini anlatırken aynı zamanda oraların tarih boyunca tanıklık ettiği büyük trajedileri ve dönüşümleri de simgelemektedir. Bu isim, okuyucuyu alışılmışın dışında bir perspektife davet etmek için seçilmiştir.
Kızıl, Hazar’ın rengidir. İşte bu yüzden: “Hazarya’da Çiçekler Kızıl Açar.”
“Hazarya’da Çiçekler Kızıl Açar” kitabının diğer çalışmalardan farkı nedir? Sizin çalışmanız hangi yönleriyle başka çalışmalardan ayrılıyor?
Tan Can: Kitabım, piyasadaki diğer Hazar kitaplarından içerikte işlediği konular ve özellikle kaynakları ile ayrılmaktadır. Bunu anlamak için insanın illa bir kitap kurdu veya konunun uzmanı olmasına gerek yok. Okurlar, piyasadaki Hazar kitaplarını alsınlar, benim kitabımın konu ve kaynakları ile kıyaslasınlar, farkı görecekler çünkü benim kitabımda yaklaşık bin (1000) dipnot ve altı yüz (600)’ün üzerinde kaynak var.
Benim kullandığım kaynakların önemli bir bölümünün Türkçe çevirisi bile yok ve bırakın Türkçe çevirilerini, ne böyle kitapların, ne de bu kitapları yazan tarihçilerin varlığından bile, Türkiye’deki tarihçilerin haberi, yok.
İşte ben böyle bir kitabı sekiz (8) Sene emek vererek, yazdım. Kitabımın, pek çok yerinde analitik düşünce var.
Failin bıraktığı parmak izlerinden, ip uçlarından olayın izini süren ve olayı ortaya çıkaran bir dedektif gibi ben de yıllarca Hazar’ın izini sürdüm. Tarih, belge ile olur; tarih, analitik düşünce ile olur ve ezberin dışındaki belgelere ile bilgilere ulaşmak için bayağı bir zaman ve emek gerekir. Bir diyet ödemek gibi. Ben, sekiz (8) Yıllık emekle, bu diyeti ödedim. Bırakın Hazar’la ilgili Türkiye’deki kitapları, Dünya’daki kitaplar içinde bile, işlediği konu ve kaynaklar bakımından, benim kitabımla kıyaslanacak pek kitap yok.
Dünya’da bugün Hazar denilince halen daha Arthur Koestler hatırlanıp, anlatılıyorsa konunun ne kadar öksüz ve yetim bırakıldığını anlayabiliriz.
Çalışmamın içindeki konu ve kaynakların bazıları rahmetli Koestler de bile yok, hatta Kevin A. Brook da bile, …
Yazdıklarım, ukalâlık gibi anlaşılabilir ama ben bu kitabım konusunda bu derece, iddialıyım çünkü dersime çok iyi çalıştım. Hazar konusunda, çok emek harcadım.
En iyi örneği, şöyle verebilirim: Bugüne kadar, Dünya’da hiç kimse iki (2) Ciltlik bile, Hazar tarihini, yazamadı. Ben ise yedi (7) Ciltlik, Hazar tarihi hazırlıyorum. Birincisi, bitti; sırada, ikinci (2.) Cilt, var.
İkinci çalışmamın konusu ise Mısır’dan Dünya’ya yayılmış büyük Yahudi Göçü değil, Hazarya’dan Dünya’ya yayılmış Büyük Hazar göçüdür!
Her cilt, konu ve kaynakları ile, bir önceki cildi kıskandıracak şekilde olacak.
İşte bu derece iddialıyım.
Yani kısaca piyasada mevcut olan çalışmaların çoğu, genellikle genel geçer bilgilerle veya ideolojik çizgilerle sınırlı, kalmaktadır. Benim çalışmam ise doğrudan “neden gösterilmiyor?” sorusuna odaklanarak, meselenin stratejik ve siyasi arka plânını deşifre, etmektedir. Kitabımı, diğerlerinden ayıran en temel özellik, olayların sadece kronolojik olarak araştırılması, değil; bugünkü, Aşkenaz Dünyası’nın kökenleri ve küresel etkilerinin bir arada ele alınmasıdır.
Kitabınızı hazırlarken ne tür kaynaklardan faydalandınız? Tezlerinizi ne tür argümanlarla desteklediniz?
Tan Can: Kitabın hazırlık aşamasında neredeyse girmediğim ülke arşivi kalmadı. Başta Alman, Fransız olmak üzere İngiliz, İtalyan, Avusturya, Macaristan, Romanya, Rusya ve Ukraynalı nice tarihçilerin kitaplarını taradım.

Bunlara, Hazar üzerine yazılmış klasik kitaplar ve hatta kilise arşivlerini de ekleyebilirim.
Araştırmamda, Bizans kaynaklarından Arap seyyahların notlarına, İbrani el yazmalarından modern arkeolojik bulgulara kadar, çok geniş bir yelpazeden faydalandım. İddialarımı, desteklerken sadece metinlere değil, dilbilimsel verilere ve genetik çalışmaların, sunduğu sonuçlara da yer, verdim. Özellikle, Aşkenaz Yahudileri’nin DNA profilleri ile Hazar coğrafyası arasındaki paralellikler, kitabımın en güçlü argümanlarından birini oluşturmaktadır.
Yararlandığım, eserlerin yazarlarının belki de yarısı, Aşkenaz’dı. Topladığım tüm verileri analitik düşünce ve edebi bir dille, anlattım.
Gelelim Hazarlar’a. Kimdir Hazarlar? Karadeniz’in kuzeyinden Doğu Avrupa’ya uzanan bu geniş coğrafyaya nasıl yayılmışlardır?
Tan Can: En başta Hazarlar, bulundukları coğrafyaya, bizlere inandırılmak istenildiği gibi sonradan, gelmediler. En kadim zamandan beri, Ural’ın yerlisiydiler, zaten. Bunu, kitabımda bizzat kaynaklarıyla, gösterdim. Zaten, pek çok Batı kaynaklarında bunlar, geçmektedir ama eğitim müfredatlarına konulmayan, kitaplarda! Örneğin: “Kadim zamanlardan beri Karadeniz’in Kuzeyi’nin sakinleridir” yada “Medya, Karadeniz ve Kafkasya, Ariler ve Semitler’den önce bu coğrafyalara, göçen Turanlar’a yurt, olmuştur.” gibi nice tespit ve cümleler var Batı kroniklerinde.
Dolayısıyla, bize öğretildiği veya dikte ettirildiği gibi Hazarlar, Göktürkler’in Batı kolları tarafından kurulmamıştır. Tarihte, bırakın Göktürk İmparatorluğu ikiye bölündükten ve Batı Göktürkler ortaya çıktıktan sonrasını, daha tarihte Göktürk devleti dediğimiz (aslında ismi Türk Kağanlığı’dır) yokken bile, Hazarlar hem ismi hem cismi ile adlarının geçtiği coğrafyada varlardı.
Çok kurcalanırsa, Göktürkler Hazarlar’ı değil, Hazarlar’dan kopan bir kolun Asya’da, bugün adına Göktürk dediğimiz, Türk Kağanlığı’nı kurduğu ortaya çıkabilir.
Özellikle, bu durum en başta Batı Dünyası ve hatta Fars, Arap şovenistleri için asla kabullenilebilecek bir durum değildir çünkü en az üç kaynakta, eski Hazarlar’ın, Asya’ya altın aramak için gittikleri yazılıydı.
Bugünkü Yahudiler’in, yani Aşkenazlar’ın altına, mücevherata ne kadar düşkün olduğu ve Dünya’daki en iyi mücevher, elmas, altın işletmecileri ve tüccarlarının neden Aşkenaz Yahudilerinden çıktığını, böylelikle anlayabilirsiniz. Göktürk-Hazar konusuna bir ekleme daha yapayım:
Hazarların, Batı Göktürkler tarafından kurulmadığını ispatlamak aslında çok basit; Akatzirler!
İlk Göktürk Kağanlığı’nın resmi tarihe göre kuruluşu beş yüz elli iki (552) yılındadır. Batı Göktürk Devleti’nin kurulma tarihi ise beş yüz seksen iki (582) Yıldır. Akatzirler ise Attila Hun devirlerinde ki Akatzirler’in adları zaten tarih kroniklerine geçmiştir. Priskos, bizlere Akatzirler’in, Hun boyunduruğuna geçtiği tarihi dört yüz dört kırk sekik (448) Olarak, verir. Bu demektir ki Hun boyunduruğuna geçmediği yıllardaki tarihlerini ise siz düşünün!
Biz, Hunlar’a tabi oldukları tarihi esas alsak bile, Göktürk Devleti’nin kurulmasından altmış altı (66) Sene öncesi, Batı Göktürk Devleti’nin kurulmasından yüz dört (104) Sene öncesi zaten Hazarlar’ın Hazarya coğrafyasında olduklarını, görürüz.
Akatzirler, “Ak Hazarlar”dır. Alman dilbilimcisi Henning bunu Akatzirler üzerine yaptığı çalışmasında şu sözler ile net özetliyor: “Aslında Akatzirler’in, “Ak Hazar” olmadığının hiç bir bilimsel kanıtı ve izahı, yoktur!”
Peki neden kabul etmek yerine, aynen Peter Golden‘in yaptığı gibi, onlara ısrarla “Ağaçeri” demeyi tercih ediyorlar?
Hazar Tarihî, elitlerin kontrol altında tutmak istedikleri ve bu konuda oldukça hassas oldukları bir alandır. Mayınlarla döşeli bir alan. Bu tarih yağmur yağan bir sokakta, kopan bir elektrik kablosu gibidir. Kontrol altında tutulmazsa hangi elit ailelerin bu elektriğe çarpılacakları belli olmaz.
Tüm uyarılara rağmen bu alanda gezen akademisyenler aforoz edilir. Akademide itibarsızlaştırılır, kariyeri sekteye uğrar. Koestler bunun en kötülerini yaşadı. Bir gün evinde eşi ile beraber intihar etmiş olarak bulundu. Ve Edinburg Üniversitesi’ndeki büstünün kaldırılması için, ölümünün hemen akabinde ardarda hakkında cinsel taciz suçlamaları geldi, adı lekelenmek istendi. Ve Üniversitesi’ndeki büstü söküldü.
Prof. Peter Golden, o elitlerin, Hazar Tarihi’ni denetiminde ve gerçek Türkler olduklarının ifşa olmasından çekindikleri için tutmak için piyasaya sürdüğü, sipariş (cover) tarihçilerinin en önde gelenidir.
Ne vakit, gerek Hazar Tarihi’ne, gerek Türk Tarihi’ne derinlik katacak bir mevzu olsa, ne tesadüf ki Peter Golden belirir ve bu konularda, tam tersi yani gerçek olmayan, bir açıklamada, bulunur. O’nun “Halay Başı” olduğu, o gruba, kendisinin görüşlerine yakın görüş bildiren, başkaları da katılır. Örneğin: C. Zuckermann gibi ve böylece mevzu, hiç çaktırmadan çok teknik biçimde, kapatılır.
Meselâ, “Kabar İsyanı” gibi, Türkler’in şanlı klânı, Aşinalar’ın ismi ve kökenleri gibi veya Hazarya’dan göçen ve Macaristan’ı kuran Kabar boyları gibi vs. …
Bilerek, tarih çarpıtılır bu konularda ama beyfendilerin akademik kariyerleri, Dünya tarihi alanındaki konumları ve etiketleri dolayısıyla pek kimse sesini çıkartmaz ve konu da oldu-bittiye getirilerek, böylece kapatılır. İşte, müesses nizam böyle çalışır.
Bu örneklerden birisini kısaca açayım ki ilgilenen okuyucular konunun vahametini anlasınlar.
Kabar isyanı örneğin. Bu isyan için sayın Golden: “Önemsiz bir isyan”, der yani verilen mesaj “Üzerinde pek durulmaya ve zaman harcamaya değmez!”.
Ülkemizde de Golden ekolünü benimseyen tarihçilerimiz var. Bunlar da Kabar isyanı için Golden’e dayanarak, önemsiz bir isyan demişlerdir.
Örneğin Prof. Dr. Osman Karatay gibi.
Prof. Dr. Altay Tayfun Özcan da farklı değildir.
Oysa ki! Kabar isyanı sonrası bölge, tüm Hazarya ve Kafkasya, hatta göçler ile Doğu, Batı ve Güney Avrupa yeniden, şekillenmiştir.
Her şeyden evvel, Rus Devleti doğmuştur. Slav Prenslikleri doğmuştur; hattâ, Kafkasya’da Çerkez tarihi doğmuştur. Polonya Krallığı kurulmuştur, Macaristan Devleti kurulmuştur. Daha nice etkenler, …
Düşünün ki önemsiz dedikleri isyan, Pritsak ve Magacsi’ye göre: On (10) Yıl, sürmüştür. Bunu, çok daha üst rakamlara çıkartanlar dahi var. İşte, önemsiz isyan diye, üstünü kapatmaya çalıştıkları isyan bu!
Gelin, çok basit bir soru, soralım!
Bu kadar önemli sonuçlar doğuran isyan acaba neden önemsiz diye kapatılmaya çalışılır? Bu isyan, konusu ve sonuçları açılır ve izleri sürülürse konu bir anda Dünya’daki, Yahudi göçünün Mısır’dan değil, Hazarya’dan olduğu gerçeğine gelir ve insanlar bu gerçekle, yüzleşir! İşte, sebep budur. Bunun ucu, elit o ailelere dokunur. Onlar’a dokunduğu an da “Evanjelist” olan o elit ailelere de dokunur! Hattâ, hanedan ailelerine de! Konu bu kadar vahim, işte. En güzel cevap, bazen hiç cevap vermemektir ya onun gibi, işte. Cevap verdiğinizde muhatap alırsınız ve sürekli cevap vermek zorunda kalır ve karşı tarafı daha cüretkâr hale, getirebilirsiniz. O sebeple, cevap vermeyerek yok saymak, bir alevi yangın haline dönüştürmeden söndürmektir. Yapılan tam da bu.
Hazarya Türkleri neden din olarak Yahudiliği seçtiler? Aşkenaz Yahudiliği ile bağlantıları nedir?
Tan Can: Hazarlar’ın, Yahudiliği seçmelerinin sebebi: “Gerçek hak dini bu; bu dine iman ettik!” şeklinde olmamıştır, elbette.
Tamamıyla, siyasi ve stratejiktir.
Bir yanda, Katolikliği getirmek isteyen Papalık, diğer yanda dünürleri de olan ve Ortodoks Hristiyanlığı Hazar coğrafyasında yaymak isteyen Doğu Roma yani Bizans ve bir süper güç olmaya başlayan aynı zamanda İslam’ı dayatan o Emeviler, var.

Kimse, dinini Allah’ın emri diye yaymaya çalışmıyor; bu dinlere, geçme sonrası verilecek imtiyazlar, o devletlerin ve yönettikleri halkların, tamamen biat etmesi ve din adı altında, halkların teba haline getirilmesidir, tüm bu söz konusu olan.
İşte, tam bu esnada, kıyıda köşede, sahipsiz ve ölmeye yüz tutmuş bir din vardı. O da Yahudilik!
Hem diğer dinler gibi semavi hem de diğerlerinden eski.
Hazar Türk aklı, burada devreye girdi ve dedi ki ben bu ölü bedene bir ruh üflerim ve onu canlandırırım ve öyle de yaptı Hazaroğlu! Dünya’da ve bizde anlatıldığı gibi “Sadece Hakan ve beyler kısmı Yahudi oldu, halk ise Yahudi olmadı” sözleri ve dayatmaları doğru değildir; hatta, bir safsatadır! Kibarca, yalandır.
Vambery’nin, yeğeninin bugün piyasadan kaldırılan kitabında dahi yazdığı gibi tüm, Hazarya ve coğrafyası, tam beş evrede geçiyor, Yahudiliğe. Bizzat, Kabar isyanı sonrası, tahta oturan ve Kağan seçilen Hakan beyin, o emriyle.
Elinoğlunun, dışarıdan kalkıp: “Sadece Hakan ve beyleri Yahudiliğe geçti” demesini anlarım da bizim tarihçilerimizin, bu yalanı tekrarlamalarını, Türk Tarihi ve töresinden, bu kadar bîhaber bir söylemi bir papağan gibi tekrarlamalarını katiyyen, anlayamam.
Neden mi? Türkler’de, Kağan Tanrıkut’dur çünkü. Yeryüzünde, Tanrı’nın yegâne temsilcisi, hattâ gölgesidir ama şayet Kağan din değiştirmeye karar verirse ve halkından da bunu talep ederse, kitleler halinde din, değiştirilir. Bu “Töre”dir.
Kitabımda, Aşkenaz isminin, pek çok isimde olduğu gibi, etimolojik kökenine dair açık kaynaklar ve bilgiler vermekle beraber, bazı okuma önerileri de yaptım.
Bu konuda, bir örnek vererek sonlandıralım, bu soruyu.
Papalığın, o özel misyoneri olarak, o üst rütbeli Cizvit bir misyoner önderliğinde, kırk (40) Misyoner (Görevli) Çin’e gönderiliyor.
Çin’e, ilk gittiklerinde yaptıkları iş nedir biliyor musunuz? Çin arşivini, didik didik etmek! İşte, aynı zamanda, dil bilimcisi ve Papa’nın özel istihbarat elemanı olan bu adam diyor ki “Türklerin şanlı klanı Aşina ile Aşkenaz isminin aynı isim olduğu cür’etinde bulunmak, istiyorum!!!” Bu sözün kaynağı kitabımda var.
Dünya, Yahudileri’nin en az yüzde % 85-88’i, Aşkenaziler’dir. Diğerleri içinde yer alan İspanya Yahudileri demek olan Sefaradlar’ın içinde bile gerek evlilik yoluyla gerekse, Ortaçağ’da İspanya ve Portekiz’de ticaret yapabilmek için Sefarad görünen Aşkenazlar’ın da olduğunu belirtmek isterim. İsrail Devleti’ni, Aşkenazlar kurmuştur ama Rothschild Ailesi’nin parasıyla kurulmuştur.
Okurlarım, kitabımda, bu konuda, ilk defa, zamanın o Fransız gazetelerinden tutun da Fransa’nın en sevilen, eski başbakanlarından birisinin, Yahudiler’in, üçte ikisinin Hazar kökenli olduğu itiraflarına kadar, pek çok bilgi ve belgeyi, görecek.
Tarih, belge ile olur değil mi? İlk defa görecekler. Ben yazdım!
Umarım, bundan sonra, bu konu ezberle ve bozuk gramofon plağı gibi nakarat halinde, yanlışlarla söylenmeye, yazmaya devam edilmez yani özetleyecek olursak kısacası, bu seçim stratejik bir tercihtir. Özellikle, bizim Bizans’ın Hristiyanlığı ve Arapların İslamiyet’i arasında, bir “Tampon Bölge” olarak kalmak, bağımsızlıklarını korumak adına üçüncü bir yol seçtiler. O da Musevilik idi! Bugün, Dünya’daki Yahudi nüfusunun, büyük çoğunluğunu oluşturan Aşkenazlar’ın kökeni, işte bu Yahudileşmiş Hazar Türkleri’ne dayanmaktadır. Bu gerçek, modern İsrail devletinin kuruluşundaki demografik yapıyı ve Avrupa Yahudiliği’nin köklerini anlamak için hayati önemdedir. Bu gerçekleri, ben buldum ve yazdım. Bu gerçeği, fark edenler ise sakladılar.
Anadolu’nun kapılarının 1071’de açıldığı kabulü doğru mu? Bu coğrafyada daha önce Türk yok muydu Malazgirt ve Hazarlar arasında nasıl bir bağ var?
Tan Can: Bu coğrafyada, hem çok öncesinden Türk hep vardı. Hem de Hazarlar’la, “Malazgirt Savaşı” arasında, çok güçlü bir bağ vardı. Kitabımda, kaynaklarıyla bunların bir kısmını, gösterdim.
Örneğin, Polonya dokuzyüz altmış (960) ile dokuzyüz altmış iki (962) yılları arasında kurulur ama ondan önce ise “Rus Kaganat” dedikleri Rus Kağanlığı, kuruldu. …
Rus Kağanlığı’nın kurulması, önceden bir tasarım değildir. Kabar isyanı sonrası, bir zaruretten doğmuştur. Devleti yöneten Hakan bey, devlet dinini, Yahudilik yapmaya kalkınca, başta Kağan ve kurucu boylardan olan Kabarlar, bu girişime karşı çıktılar. Hakan Bey’i, bu kararından vazgeçiremeyeceklerini anladıklarında ise artık bir darbe yapmaya karar verirler.
Devleti yöneten, orduya ve istihbarata hâkim olan Hakan bey, bunu önceden öğrenir ve darbe, başarısız olur ama uzun yıllara yayılan, bu isyan çok kanlı bastırılır.
Başarısız darbe sonrası Kabar beyleri Kağan ve hanedan ailesini, Hakan beyin gazabından korumak için daha güvenli bir yere kaçırırlar. Hazarya’nın, kuzeyine bir liman kenti olan Rostov’dur, burası.
Neden Rostov?
Olası, bir Hakan bey’e karşı saldırı durumunda, Kağan ve hanedan ailesini buradan gemilerle kaçırmak için.
Peki o zaman, nereye?
Çok iyi bildikleri ve daha sonra dünür olacakları ve aynı zamanda bir başka akranları olan İskandinavya’ya yani bugünkü İsveç’e.
Rostov da Türkler’in, Slavlar’ın ve daha önce Hazarlar’ın o tepelediği ve bir kısmının bölgede pusuya yatıp beklediği Bulgarlar’ın da bulunduğu, hatta bizzat bu kurultay için İsveç’ten kalkıp gelen, soylu “İngling Klanı”nın “Kral”ı ve ailesinin de hazır bulunduğu o kurultayda Kağan, bir kez daha “Kağan” olarak, seçilir.
Bu kurultay sonrası Kağan, oğullarını İsveç Kralı’nın kızları ile evlendirir ve eski devleti, Hazarya’ya karşı kuvvetli bir ittifak oluşturur ve yeni kurulan bu kağanlığın ismi “Rus Kaganat”, olacaktır. “Kaganat”, Kağanlık, demektir.
Rus ismi ise o vakitler bir ırka atfen verilmiş bir isim değil, coğrafyada küçük çaplı deniz ve nehir ticareti taşımacılığı yapan, deniz ve nehir insanlarının, o takma genel tanımıdır.
Rus isminin kökeni, İskitçe ve Fince olarak verilen Volga’nın karşılığıdır : “Rha.”
Rhas/Rhos/Rus.
Tüm bunları, kitabımda kaynakları ile verdim, okuyabilirsiniz.
Yeni kurulan kağanlığa, Rus Kağanlığı denmesinin asıl sebebi ise bundan sonra bu hanedan yoluna, kaderine denizler üzerinden devam edecek, Hazarya’yı ve ticaretini denizler üzerinden By-Pass edeceklerdir.
Rus Kağanlığı, işte tam bu şartlar altında, oluştu. Gerçek Viking Çağı da bu ittifak sonrası, ortaya çıktı. Bunları, analitik düşünceyle anlattım yazdığım, kitabımda.
Bunun dışında, Gürcistan Krallığı, Slav Prenslikleri ve Macaristan devletini de kuran Hazarlardır. Macaristan’ı Hazar’ın kurucu boylarından Kabarlar, kurmuştur.
Bunların dışında da başka devletler var ama bunlar diğer ciltlerimin konusu olduğu için burada bahsetmeyeceğim.
Yine, Kabar konusuna kısaca değinmek, istiyorum.
Kabar isyanı sonrası, bölgeden ayrılan bir kısım Kabarlar, Kafkasya’ya giderek orada, bazı yerleşik gruplara önderlik ettiler ve bugün adına Çerkes dediğimiz tarihi yarattılar.
Çerkesler’in, ezici çoğunluğu “Adigeler”dir. Adigeler’in ise yüzde yetmişi (%70) Kabarlar’dır. Adige isminin de bu, Kabar isyanı sonrası, Hazarya’dan ayrılıp Kafkasya’ya gelen Kabar kralının ismi olduğu, Avrupa’daki bazı tarih kitaplarında yazılmıştır ama maalesef bizde bu konular hiç araştırılmıyor ve haliyle de bilinmesi gerektiği gibi de tartışılmıyor.
Gerçi, siyaset ve kalıplaşmış ön yargılar ile ezberî bilgiler dışında, konuyu tartışabilecek, kaç kişi var ki?
Son olarak, bu soruyu, Rus Kağanlığı ve tarihi üzerinden bir örnekle kapatmak istiyorum.
Harvard Üniversitesi, Ukrayna Ana Bölüm başkanı olan Prof. Dr. Omeljan Pritsak‘ın bir sözünü hatırlatmak, istiyorum.
Pritsak diyor ki “Rusya Coğrafyası’nda, bugün bile pek çok insan ilkel bir düşünceye sahip. Medeniyetten uzaklar. Bu durum, günümüzde böyle ise Rusya’nın kurulduğu o vakitler farklı, olabilir miydi? O halde, bu devleti yani Rusya’yı, kimler kurdu? Devlet kurmasını, bilenler!”
Yani devleti ancak devlet kurmasını bilenler kurar.
Zaten “Rusların Kökeni” kitabında Prof. Pritsak Rus Devleti’nin, Hazarlar tarafından kurulduğunu, yazdı.

Sonuç, bin yetmiş bir (1071) Bir milâttır ancak bir başlangıç kesinlikle, değildir. Türkler’in, Anadolu’daki varlığı binlerce yıl öncesine dayanır. Sümerler’den İskitler’e kadar, uzanmaktadır. Dolayısıyla, Malazgirt Savaşı, bir “Fetih”ten ziyade, Anadolu’da, zaten var olan kadim o Türk halkının, birleşmesidir.
Hazarlar, Cumhuriyet Forsumuzun içinde yer alan on altı yıldızdan biri olduğu halde yeterince tanınmıyor, bilinmiyor. Adı var kendi yok adeta. Neler söylersiniz?
Tan Can: Hazarlar, eğitim müfredatımızda hakettiği değeri ne alabildi, ne de ezberlenmiş birkaç şey dışında, ciddi bir araştırmaya konu edildi.
Öyle bir zahmette de bulunulmadı. Tarihimizin, vebalı sayfalarıymış gibi haksız bir muameleyle karşı karşıya bırakıldı. Saklandı.
Dünyadaki, “Müesses Nizam” tarafından “Hazar Tarihi” sansürlendi! Bu söz, bizzat 1945’de Amerika’da, Pentagon da dahil olmak üzere pek çok yerde Amerikan Katolik elit siyasi çevrelerine konferanslar veren, kendisi de bir elit olan Benjamin H. Freedmann’a, aittir.
Kendisi de bizzat kendi ifadesiyle Hazar bakiyesi olan Dr. Goldstein gibi bir grup Aşkenaz’la, Katolikliğe geçmiş ve Dünya’da Yahudi diye bilinenlerin, hakikatte öz be öz Hazar kökenli Türk/Tatar olduklarını deşifre etmişlerdir.
Bazı ifadeleri arasında: “Dünya’da Roma imparatorluğu tarihi her ülke eğitim müfredatında verilir de neden Doğu Roma İmparatorluğu’nun dünürü Hazarlar’ın tarihi verilmez!” var.
Bugün, adına Bizans denilen Doğu Roma, neredeyse hiç bir savaşa Hazarlar’dan ordu takviyesi almadan iştirak etmez, edemezdi. Örneğin, söyleşimizin başlarında da belirttiğimiz gibi Hazarlar Bizanzlılar’a Perslerle yaptıkları savaşta bir çırpıda kırk bin (40.000) süvari göndermiş ve Bizans da bu sayede savaşı kazanmıştır.
B. H. Freedmann’ın, konuşmalarının bir bölümü FBI tarafından sakıncalı bulunmuş ve halen sansür altındadır. Hazar konusunda, üstüne bir de Hazarlar’ın, Yahudiliği seçmiş olmaları eklendiğinde, Hazar tarihi bizim İslamcı ve o “Sentezciler”in, Türklüğü İslâmla sentezlemeye teşebbüs edenlerin, nazarında doğmadan ölmüştür, bir kere.
Hazar tarihine, bizim tarihçilerin çoğu hep ve daima önyargılı yaklaştılar ve ne zaman Hazar Tarihî söz konusu olsa, hemen akabinde : “Efendim sadece Hakan ve beyler kesimi dışında kimse Yahudiliği seçmedi; Hazar Devleti Halkı’nın çoğu Müslümandı!” gibi gerçek olmayan sözlerle konuya ve hakikate kılıçlarını çektiler.
Örneğin, konu hakkında kitap yazan Prof. Dr. Altay Tayfun Özcan‘ın, bir televizyon konuşmasındaki gibi. Yine konu hakkında kitap yazmış Prof. Dr. Osman Karatay’da bir soruya verdiği yanıtta: “Günümüz Yahudileri’nin, yüzde biri (%1) bile Hazar bakiyesi, değildir!” dediği gibi.
Örnekler çoğaltılabilir ama örneklerdeki bu ifadelerin hiç birisi doğru değil. Kilise arşivleri, bunların hepsini tekzip eder ama maalesef, hocalarımız bu arşivlerin varlığından haberdar bile, değiller.
Bu hususları kronolojik sıralama yapmadan örneklendirmek istiyorum:
- Konuyu sahiden bilmiyorlar.
Okumayan, araştırmayan, özgür ve özgün düşünceyi neredeyse yasaklayan ve daima biat üzerinde ilerleyen toplumlarda, başka bir şey düşünülemez ki zaten.
- Atatürk’ün ölümü sonrası ve özellikle soğuk savaş yıllarında eğitim müfredatımız önce İngiliz, sonra Amerikan hegemonyası altına, girdi.
Türkoloji bölümü, Türk/İslâm sentezciliği üzerine dizayn edildi ki böylece Türk tarihi, İslam’dan hiç bir şekilde ayrı düşünülemez durumuna getirildi. Son yıllarda da Türk/İslâm sentezciliğinden, Türk ayıklandı ve geriye sadece İslam kaldı. İslâmcılık, Türk adının olduğu her yerde ve her koşulda ön plana çıkartılmıştır. Türk adı gizlendi.
Tarihle ilgili Türkiye’deki bütün kesimlerin bir kabulü daha var: Anadolu’nun kapılarının 1071’de Türklere açıldığı ve Anadolu’ya Türklerin 1071’de ayak bastığı. Bu doğru mu? Bu coğrafyada daha önce Türk yok muydu? Bu doğru değilse neden insanlar buna inandırılıyor?
Tan Can: Türkler’in, Anadolu’ya, Malazgirt savaşı ile gelmediğinin en güzel kanıtı, yine Malazgirt Savaşı’nın kendisidir çünkü o savaşı kazanmak üzere olan Bizans yani Doğu Roma, nasıl kaybetti? Bizans ordusu içindeki Türkler’in saf değiştirmesiyle! Demek ki Türkler, Anadolu’ya Malazgirt savaşı ile ayak basmadı. Bunu bulduğum kaynaklardan verdiğim örneklerle anlattım kitabımda.
Elbette, Bizans ordusundaki Oğuz, Kıpçak gibi Türk birlikler biliniyor ama Bizans Ordusu’nun, en itibarlı asker ve komutanlarının, Hazar kökenli olduğu, bizde her nedense, bilinmez. Bunu da araştırıp bulduğum kaynakları ile gösterdim.
Malazgirt savaşı Hazarlar’ın, kendilerine ihanet eden “Dünürleri”ne, “Soğuk yemek olarak sunduğu” bir intikam yemeğinin, sadece ön menüsüdür.
Ana yemeğe, İstanbul’un fethi ile geçildi. Evet, iyi okudunuz, İstanbul’un Fethi! Bunu, Osmanlı Hazar Bağı kitabımda izleyeceğim, o sebeple sadece kısa bilgi vereyim.
Hazarlar, Osmanlı’nın kuruluşunda da vardı. Selçuklu’da olan o Hazar, Osmanlı’da olmaz mı? Selçuk Bey ve babası Tukak, Hazar Ordusu’nda üst rütbeli askerlerdi, zaten. Özellikle, Selçuk Bey’in Hazar Sarayı’nda, Kağan’ın yanında özel yetiştirildiğine dair bilgiler, var. Bunlara, kitabımda yer verdim.
Düşünün ki Kağan, Hakan bey ve birkaç diğer bey dışında kimseyi muhatap alan biri, değildir. Her şeyi, ayrıdır. Sarayı, ordusu, haremi ve diğer kalan her şeyi!
Ve bu Kağan, Selçuk beyi sarayında özel yetiştiriyor.
O “Kağan”, halkın içinden geçtiğinde o halk, Kağan’ın yüzüne bakamaz, secdeye dururdu çünkü O, Tanrı’yı temsil ediyordu.
İşte bu Kağan, neden Selçuk beyi sarayında özel yetiştiriyor?
Demek ki bir plan ve projeleri vardı Selçuk Bey’den gerçekleştirmesini istedikleri.
Gelin bakalım bunu, bugünkü Siyasal İslâmcılar’ın “Mührü” bulunduğu bir zamanda anlatın! İmkânı var mı? Türkler Anadolu’nun, Kafkasya’nın ve hatta Ortadoğu’nun medeniyet kurmuş, o ilk sakinleridir. Söylemekten dilimde tüy değil, ağaç kök saldı. Bunlar ile alâkalı, burun kıvrılamayacak kaynaklar var:
En başta Asur Kralı, bildiğimiz Naramsin’in “Shamsara Yazıtları”, var. Orada geçen “Turukku Krallığı”, ifadesi. Diğer bir yazımı ve telâffuzu “Tourki”dir yani “Türki”. Araplar, Türkler’e bugün bile, “Tourki”, der!
Düşünün, Gordion’dan bir Kürt ismi ve tarihi çıkartmaya çalışanlar, “Tourki” ve “Turuk” ismindeki “Turk”u yani Türk’ü her nedense göremiyor, bakar kör oluyor ve yok sayıyorlar.
Duvara değil, sanki bir Çin Seddi’ne karşı mücadele ediyoruz. Bunlara söz söylerken, bizlere maymunlar cehennemindeki, maymunlar elinde köle ve kobay olmuş insanların durumunu yaşatıyorlar!
Kitabınızda Malazgirt Savaşı başka yönleriyle ele alınıyor. Malazgirt Savaşını örten sislerden bahsediyorsunuz. Bu savaşın Hazarlarla ne gibi bir bağlantısı var? Savaşın arkaplanından, Büyük Selçuklular’dan ve Komutan Alpaslan’ın kökeninden bahseder misiniz?
Tan Can: Aslında bu sorunun cevabının bir kısmını yukarıda vermiş oldum ama buna çok önemli bir ek daha yapmak istiyorum.
Hazarya’nın dağılışı ile Selçuklular’ın, Hazarya’dan ayrılışı arasında paralellik var. Buna rağmen, bizde bu derin ilişkiyi kuramamak gerçekten acınacak bir durum. Olayın özeti şudur: Hazar Kağanı, Selçuk Bey’e “Git bizim adımıza gerekirse, İslamiyet’e gir ve aşağıdaki Arap coğrafyasını yönet ve soyun, Hazar’ın intikamını Bizans’dan alsın”, diye selâhiyet, vermesidir.
Nitekim de öyle olmadı mı? Hazarya’dan ayrıldıklarında, Yahudi veya Türkiye’de duymak istedikleri şekilde, Musevi olan o bizim Selçuklular, İran Coğrafyası’na vardıklarında ise hemen nasıl samimi bir Müslüman oldular? Yolda, kafalarına ilahi bir saksı mı düştü ki acaba?
Bugün, İsrail ismi Türkiye’de bazı sebeplerden ve dinî gerekçelerden dolayı düşman gibi görülür ve lâkin, bu isim Selçuk Bey’in oğullarından Arslan Yabgu’nun ismidir, aynı zamanda.
Arslan İsrail Yabgu!
Bu ismi taşıyor diye atalarımız Selçuklular’ı da mı reddeceğiz?
Hazar Türkleri’nin bakiyesi Aşkenazların Filistin’le, Filistin’de bir Yahudi Devleti kurulması hakkındaki düşünceleri nelerdi? Özellikle Theodor Herzl ve diğer Siyonistler’in bütün Yahudileri bir araya toplama düşüncesi Aşkenazlar’da nasıl bir yankı buldu?
Tan Can: Aşkenaz Dünyası’nda, bu mesele sanıldığı gibi tek sesli, değildi. Başlangıçta, pek çok Aşkenaz grubu, özellikle dinî ve kültürel sebeplerle, Siyonist projeye mesafeli yaklaştı ancak tarihsel süreçte, yaşanan büyük acılarla dramlar ve siyasi mühendislikler, bu bakiyeyi projenin ana taşıyıcısı haline getirmiştir.
Burada, asıl dikkat çekici olan, Hazar kökenli bu insanların Filistin coğrafyasıyla kurdukları bağın tarihsel bir “Ev’e, Dönüş”ten ziyade yeni bir siyasi kimlik inşası üzerinde, yükselmesidir. Herzl‘in fikirleri, başlangıçta bu kitle için yabancı bir ideoloji olsa da zamanla Aşkenazlar’ın entelektüel ve finansal gücüyle birleşerek bugünkü yapı, oluşturuldu.
Günümüzde Aşkenazlar, ne durumda? Batı’daki Yahudi cemaatleri ve İsrail’in Aşkenazlar’ın Hazar kökenlerine bakışları, nasıl?
Tan Can: Bugün Aşkenazlar, Dünya siyasetinde, akademisinde ve finans sektöründe oldukça belirleyici bir konuma sahip ancak Hazar kökenleri meselesi, hem İsrail içinde hem de Batı’daki bazı çevrelerde hâlâ bir “Tabu” olarak görülmeye devam ediyor çünkü bu kökenin kabul edilmesi, mevcut pek çok tarihsel ve siyasi tezin, yeniden yazılmasını gerektirecek kadar büyük bir değişim, demektir. Yine de son yıllarda yapılan genetik araştırmalar ve tarihsel çalışmalar, bu gerçeği artık yadsınamaz bir noktaya taşıdı. Kendi içlerinde ise bu köken bilinci, entelektüel bir uyanışın parçası olarak yavaş yavaş daha yüksek sesle konuşulmaya başlandı.
Batı Dünyası’nın ve Amerika’nın Türkiye’yi Rusya’dan uzak tutma çabasının Ruslar’ın Kıpçak, Hazar kökenleriyle bir alakası var mı?
Tan Can: Kesinlikle var. Ruslar’ın etnik kimliğinin oluşumunda Slavlar da kadar, bölgedeki Kıpçak ve Hazar Türkleri’nin etkisi de büyük.
Batı, Türkiye ile Rusya arasındaki tarihsel ve kan bağına dayalı potansiyel bir yakınlaşmayı, daima her zaman bir tehdit olarak gördü.

Bu iki gücün bir araya gelmesi, Avrasya coğrafyasında Batı hegemonyasının sonu anlamına geleceği için aradaki kültürel ve tarihsel benzerlikler kasıtlı olarak unutturulmak istendi.
Geçmişin ışığında, bugünkü Ukrayna-Rusya savaşına nasıl bakmalıyız? Bu bölgenin Hazarya’nın kalbi olması bir tesadüf mü?
Tan Can: Kesinlikle tesadüf değil. Bugün Doğu Ukrayna’da o militer çatışmaların yaşandığı coğrafya, yüzyıllar önce Hazarya’nın merkezi ve en kritik noktalarıydı. Bu topraklar, sadece bir arazi parçası değil, derin bir hafıza ve jeopolitik bir kilit taşı.
Ukrayna’daki savaşı, bu kadim “Hazar Havzası”nın kontrolü için verilen, modern bir savaş olarak telâffuz etmek belki mümkündür.
Tarih, tekerrür etmiyor belki ama kesinlikle kafiyeli ilerliyor; dün, bu bölgede kurulan denge, bugün yeniden şekillendirilmeye çalışılıyor.
Son olarak ne söylemek istersiniz?
Tan Can: Bana, tarihimize dair cüretkâr sorular sorularınız ve bu konuda konuşma fırsatı verdiğiniz için çok teşekkür ederim.
Saygılarımla, …
Biz teşekkür ederiz.
Muaz ERGÜ
Tan CAN
- Gurbetçi bir ailenin ikinci neslindendir.
- Yurtdışında doğmuş, yurtdışında yaşamakta ve tarih konusunda 30 senedir arşiv tutmaktadır.
- Araştırmalarına yurtdışında devam etmektedir.
- İnsanlarımızın kendisinden çok söylediklerine, yazdıklarına, kitabına odaklanmalarını arzu etmektedir.

Son Yorumlar