Erol Güngör’ün “Tarihte Türkler” kitabı, H. Nihal Atsız’ın Türk tarihi hakkında çerçevesini belirlediği paradigmayı aşamaz; dolayısıyla Türk’ün tarihi bakımından farklı sayılabilecek bir perspektif ortaya koymaz. Bilindiği gibi H. Nihal Atsız, Türk’ün kurduğu ilk imparatorluğun Hun İmparatorluğu olduğunu iddia eder ve Hun-Göktürk siyasal sürecinden sonra Türklerin ikinci kez 1040’ta (Selçuk-Oğuz hattında) yeni bir devlet kurduğunu belirtir. Erol Güngör de eski Türk tarihine dair çalışmasında H. Nihal Atsız’ın bu perspektifini andıran bir perspektif sunar. H. Nihal Atsız da Erol Güngör de daha önce Türk imparatorluğu kurulduğu (örneğin İskitler) yolundaki kabulleri İskitleri “Türklüğün miladı” saymadıklarından tereddütle karşılar. Erol Güngör’ün bu mevzulardaki görüşleri şöyledir (özetledim):
“Bugün Türk denince Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde yaşayan ve ana dili Türkçe olan insanlar akla geliyor. Halbuki yeryüzünde ana dili Türkçe olup da bizim sınırlarımızın dışında yaşayan milyonlarca insan vardır. Demek ki, Türklerin bugünkü Türkiye’ye gelmeden önce de bir tarihleri vardı. İlk Türkler, yani bizim en eski atalarımız bugün Orta Asya diye bilinen yerde, Tanrı Dağları ile Altay Dağları arasında yaşıyorlardı. Burası Çin’le sınırdaş olan bir ülke idi. Çin tarihleri M.Ö. 2000-1000 yılları arasında ilk Türk hükümdarlarından bahsediyorlar. Böylece Türklerin bilinen tarihi, dört bin yıllık bir tarihtir. Türk Dili’nin üç bin yıl öncesi bilinmiyor. Türkler beyaz ırktan ve geniş kafalı (brakisefal), orta boylu insanlar olup hem soy hem dil bakımından yakın komşularından, yani Çinlilerden ve Moğollardan farklı idiler. Hareket halinde bir hayat sürüyorlar, çok iyi at kullanıyorlardı. Süvari birlikleri sayesinde komşu ülkeler üzerinde hakimiyet kurabiliyorlardı. Çin’de bile zaman zaman hükümdarlık, Türk ailelerinin eline geçiyordu. Bizim atalarımız o çağda ‘Türk’ adıyla anılmıyordu. ‘Türk’ kelimesi bugün bir milletin adıdır, ama atalarımız o zaman henüz bir millet halinde değildi. Boy ve aşiretler halinde yaşıyorlardı ve her aşiretin ayrı bir adı vardı. ‘Türk’ adı çeşitli Türk boylarından birinin adı idi. Bu kelimenin aslı ‘Türük’ olup kuvvetli anlamına gelir. M.S. altıncı yüzyılda ana dili Türkçe olan bütün boyların her biri değişik bir isimle anılmakla birlikte, bunların hepsine birden ‘Türk’ denilmeye başlanmıştır. Demek ki en eski atalarımız aynı dili konuşmaları sayesinde bir tek millet olduklarını anlamışlar ve Türk Dili onların birlik sağlamalarında başlıca rolü oynamıştır. Türkçe dünyadaki çeşitli dil grupları arasında Ural-Altay dil grubunun Altay dillerinden biridir. Altay dilleri arasında ise Türkçe ile birlikte Mogol, Mançur ve Kore dilleri vardır. Türkler soy bakımından Moğollardan ve Korelilerden ayrıdır, ama dilleri onlarınkiyle aynı kökten çıkmıştır. Eski İranlılar Türklerin yaşadıkları ülkelere ‘Turan’ adını veriyorlardı. Firdevsi’nin Şehnâme adlı kitabında sözü edilen Turan kavimlerinin Sakalar (veya İskitler) olduğu sanılmaktadır. Turan hükümdarı Afrâsiyab’ın ise Alp Er Tunga olduğunu söyleyenler vardır. Sakaların Türk olup olmadıklarını iyi bilmiyoruz. Saka Devleti, belki Türklerin hâkim oldukları ama içinde birçok yabancı kavimlerin de bulunduğu bir devlettir. Türklerin ilk kurdukları imparatorluk Hun İmparatorluğu’dur. Türklerin daha eskiden de devletler kurduklarını biliyoruz, ama Hun Devleti çok geniş bir saha üzerinde başka milletleri de idaresi altına alan büyük bir devlet olduğu için, buna imparatorluk adını veriyoruz. Hun İmparatorluğu, Hun Türkleri tarafından M.Ö. 220 yılında kuruldu. İlk büyük Hun hükümdarı Teoman Yabgu’dur (M. Ö. 220). Teoman Yabgu birbirinden ayrı yaşayan Türk boylarını birleştirerek ilk Türk birliğini gerçekleştirmişti. Teoman Yabgu’dan sonra Hun tahtına oğlu Mete Yabgu geçti. Mete zamanında Hun İmparatorluğu’nun toprakları Japon Denizi’nden Hazar Denizi’ne kadar uzanıyordu. Bunlar zamanında Çinliler medeniyet bakımından çok ileri bir durumdaydılar. Hem nüfusları ve orduları çok kalabalık, hem medeniyetleri parlak olduğu halde Hunlarla başa çıkamadılar. Bu da gösteriyor ki, Hun başarısının sebebi yalnızca askeri güç değildi.” (Güngör, 1996: 11-16).
Erol Güngör’ün erken Türklük hakkında benimsediği bu görüş, kökeni belli olmayan ve Türkçe konuşan Orta Asyalı bir soyun komşu aşiretleri kendisine tabi kılarak onları Türkçe konuşturmak suretiyle “millet” haline getirmesi şeklinde anlatı imal etmektedir. Güngör, İskit/Saka devletinin Türklüğü hakkında yaşadığı tereddüdü izah ederken, İskit/Sakaları Türklerin hâkimiyetinde ama bünyesinde pek çok millet olan bir devlet olarak tanımlar. Fakat hemen sonra Hun Devleti’nin de bünyesinde başka milletleri de barındırdığını, onları idaresi altına aldığını belirtir. İskit/Sakaları reddederken ileri sürdüğü kriteri Hunlar bakımından askıya alır. Bu husus, Erol Güngör’ün tarihteki Türklüğü ele alırken “seçmeci” davrandığını ve tutarsızlığa yakalandığını kanıtlar. Nitekim Osmanlı da idaresi altına farklı milliyetleri ve etnisiteleri (Ermeni, Rum, Musevî, Arap, Fars) aldığı halde Güngör tarafından İskit/Sakalardan farklı kriterle değerlendirilmiş ve Erol Güngör tarafından “Türk” sayılmıştır.
Erol Güngör’ün yukarıdaki argümanları, Türklüğü “dil” esaslı bir açıklama modeli içinde tanımlamak “bilincine” yaslanmış görünmektedir. Ancak o izah modelinde de Türklüğün dört bin yıllık bir geçmişi olduğunu belirttiği halde, Türkçenin üç bin yıl öncesinin bilinmediğini ifade eder. Bu hususta da tutarsızlığa yol açacak mesele şudur: Eğer üç bin yıl önce var olduğunu teslim ettiğimiz bir Türklük söz konusuysa, bu halklar hangi dili konuşmaktaydılar. Ahmet Bican Ercilasun, “zamanımızdan 5500 yıl önce Türkçenin var olduğunu” ifade etmekte ve “Türklerin en az M.Ö. 3500’lerde Türkiye’nin Doğu bölgesinde bulunduğu tespitinin yapıldığını” belirtmektedir (Ercilasun, 2004: 36).
Dil, toplumun hafızasıdır ve bir şekilde birbiriyle akraba olan veya birlikte hareket etme mefkûresine sahip toplulukların iletişiminde ortaya çıkar. Dil ile yeni nesillere içinde yaşadığı toplumun ataları, tarihsel coğrafyası, tabiatla ve başka halklarla kurulan ilişkilerin bilgisi, içtimaî ahlâk değerleri ve Tanrı hakkında inançlar aktarılır. “Dilsiz bir toplum yoktur. Dil, sadece olgu durumlarını değil, düşünceleri de ifade eder. Dilden dışarı çıkamayız. Düşünme sadece dil aracılığıyla mümkündür.” (Özcan, 2022: 33-34). Dil icat edilemez; onu bir kadim tarihten itibaren “konuşan” topluluk veya topluluklar olmalıdır. Erol Güngör, yukarıdaki alıntıda da görüleceği üzere Türklerin Hunlardan önce de devlet kurduğunu ifade etmekte; ancak İskit/Sakaları kurguladığı tarihte “Türk” olarak dahil etmemektedir. Oysa yine yukarıdaki alıntıda zikri geçtiği üzere, eski Türklerin başlangıçta kendilerine “Türk” demediklerini, bu adın “Türük” (veya Turuk) olarak kaydedildiğini, “Türk” adının sonradan bu millete “ad” kılındığını ifade eder. Güngör’ün bu yargısı, “eski Türkleri hangi vasıfları nedeniyle ‘Türk’ olarak tanımlamalıyız?” sorusunu sormamızı gerektirir. Alıntıladığım pasajdan bu vasfın “Türkçe konuşan ve Türk kültürüne bağlı halklar” şeklinde belirlenebileceği söylenebilecektir. Zira Erol Güngör’ün (yukarıdaki alıntıdan hareketle) “Türük-Turuk” milletinin Çinlilerden, Moğollardan ve Korelilerden farklı oldukları, yerleşik hayattan uzak bir uygarlık tasavvuru kurdukları, çok iyi at kullandıkları ve komşu halkları kendilerine boyun eğdirdikleri düşüncesinde olduğu çıkarımı yapılabilecektir. Buna göre Türkler Erol Güngör’ün tasavvurunda Türkçe konuşan ve atlı kültürle yaşayan savaşçı bir halk olarak tanımlanmaktadır, denilebilir.
İşte bu noktada tarihte kendisine “Türük-Turuk” diyen kavimlerin olup olmadığı araştırması yapılması gerekliliği kaçınılmaz hale gelmektedir. Erol Güngör Türk tarihi hakkında kaleme aldığı kitabında kendi ortaya attığı tezi (“eski tarihte Türklerin adı Türük-Turuk idi” şeklindeki yargısını) izah etmeden ve Türük-Turuk adıyla vasıflanan toplumların daha erken tarihte yaşayıp yaşamadığı, coğrafyasının neresi olduğu meselesini halletmeden ortada bırakmıştır. [Bu konuyu niçin “mesele” gördüğümü aşağıda ele alacağım]. Eğer bir milletin 4.000 yıllık geçmişi olduğundan bahsediliyorsa (ki Erol Güngör, bu hususu “Türklerin bilinen tarihi, dört bin yıllık bir tarihtir.” cümlesiyle belirtmektedir), söz konusu iddianın tabiî sonucu olarak Türklüğü “imparatorluk” esaslı bir tarih perspektifiyle ele almak doğru olmayacaktır.
Tarihte “Türük-Turuk” adlı bir milliyetle ilişkili olarak, ilk baskısı 1977’de yapılmış “Türk Milli Kültürü” (İbrahim Kafesoğlu) kitabında bilgi verilmektedir. Erol Güngör’ün 1983’te vefat ettiği düşünülürse, Kafesoğlu’nun bu çalışmasına niçin atıf yapmadığı sorulabilecektir. İbrahim Kafesoğlu, tarihte “Türk” adının hangi kaynaklarda geçtiği hususunu şöyle anlatmıştır:
“Herodotos (M.Ö. V. asır)’un Doğu kavimleri arasında zikrettiği Targitalar (J. v. Hammer, 1832), ‘İskit’ topraklarında oturdukları söylenen Tyrkae (Yurkae)ler (W.Tomaschek, 1887), kutsal kitap Tevrat’’ta adı geçen, Yâfes’in torunu Togharma (J. v. Hammer, 1832), eski Hind kaynaklarında tesadüf edilen Turukha (veya Turuşka)lar (V. de St. Martin, 1899; J. Marquart, 1901), Thraklar (F. Erdmann, 1862), eski Ön Asya çivi yazılı metinlerde görülen Turukkular (H. Z. Koşay, 1955), Çin kaynaklarında M.Ö. 1. bin içinde rol oynadıkları belirtilen Tik (veya Di)ler (De Groot, 1921) ve hatta Troialılar1 vb. bizzat Türk adını taşıyan Türk kavimleri sanılmıştır. İslâm kaynaklarında ayrıntılı şekilde nakledilen İran menşeli Zend-Avesta rivayetleri ile İsrail menşeli Tevrat rivayetlerinde de ‘Türk’ adı aranmış, Nuh’un torunu (Yâfes’in oğlu) Türk de (Taberî, Mes’ûdî, İbn’ül-Esîr, İbn Hurdâdbih, Gerdîzî, Kâşgarlı Mahmud vb.) veya İran rivayetindeki hükümdar Feridun (Thraetaona)’un oğlu Tûrac veya Tûr (Tûran, buradan geliyor) da ‘Türk’ adını taşıyan ilk kavim gösterilmek istenmiştir (…) ‘Türk’ adının tek heceli duruma geçmekte bulunduğunu Gök-Türk çağında (M.S. 6.-8. asır) Orhun kitabeleri göstermektedir. Bu kitabelerde ad ‘Türk’, daha çok ‘Türük’ şeklinde kaydedilmiştir. Adın Çince transkripsiyonu da iki hecelidir: Tu-küe (Çincede r sesi yoktur). Son araştırmalarda ‘Türk’ kelimesinin 6.-8. asırlardan önce yalnız çift heceli söylendiği, daha eskiden ise ‘Törük’ şeklinde olabileceği belirtilmiştir. G. Doerfer (1965)’e göre, Orhun kitabesindeki ‘Türk’ tâbiri daha ziyade ‘devletin esas halkını teşkil eden millet’ (‘Staatsvolk’) manasına gelmektedir (…) Çin kaynaklarına göre ‘Türk’ deyimi ünlü Aşina ailesinin mensup olduğu kabileyi tavsif etmekte idi (…) Bütün bunlar ‘Türk’ adının ‘ethnique’ bir isim olmayıp, siyasî bir ad olduğunu ortaya koymaktadır.” (Kafesoğlu, 1998: 43-45).
Anlaşılacağı üzere Erol Güngör’ün “Türk” adının altıncı asırdan sonra Türkçe konuşan halklara verildiği yolundaki görüşü, İbrahim Kafesoğlu’nun “Türk Milli Kültürü” başlıklı kitabında da ele alınmakta; ancak bu kitapta “Aşina” soyunun “Türk” milletinin ve “Türk Kimliği”nin kökeninde yer aldığı belirtilmektedir. İbrahim Kafesoğlu, her ne kadar Türk’ün ‘ethnique’ bir topluluk/halk/kavim olmadığını belirtmekte ise de bu milletin bir “soy” olduğunu ve Yafes’ten türediğini belirtmektedir:
“Gerek Çin yıllıklarında gerek Batı kaynaklarında Türkler daha çok Moğol tipinde (sarı renkli ve dolikosefal) tasvir edilmişlerdir. Türklerle Moğollar arasında dil birliği bakımından bir münasebet olmadığı, etnoloji yönünden bir ilgi bulunmadığı ve bilhassa Orta Asya’daki kazılarda elde edilen antropolojik malzemenin incelenmesi sonucu olarak, bu iki kavim arasında soy birliğinin bahis konusu edilemeyeceği ortaya konulmuştur. Türklerin ‘mongoloid’ gösterilmeleri, o zamanın Türk devletlerinde Moğol unsurunun çokluğu ile açıklanabilir. Kalabalık Moğol kütleleri (Asya Hunlarında, Tabgaçlarda olduğu gibi) Türk idaresine alınmış ve on binlerce Moğol, (Batı Hunlarında ve Avarlarda olduğu gibi) Türklerle birlikte uzun göçlere katılmıştır. Son yarım asır içinde yapılan antropolojik incelemeler, Türklerin beyaz ırka mensup bulunduklarını göstermiştir. Yeryüzünde mevcut dört büyük beyaz ırk grubundan ‘Europid’ adı verilen grubdaki ‘Turanid’ tipindeki ‘brakisefal’ Türkleri, başta ‘dolikosefal Mongoloid’ler olmak üzere diğer ırklardan ayıran antropolojik çizgilere sahip oldukları anlaşılmıştır. Ayrıca, Tevrat’ta nakledilen bilgilerde Türk soyu, Hâm ve Sâm’dan değil, Yafes’ten türemiş olarak, beyaz ırktan gösterilmiştir.” (Kafesoğlu, 1998: 46-47).
İbrahim Kafesoğlu, alıntıladığım pasajda verdiği bilgilerle Türklüğü son tahlilde “Hz. Nuh’tan gelen soylar” tezine bağlamakta ve Türk’ü “Yafetik” kökenle açıklamaktadır. Erol Güngör ise “Türklerin kökeni” meselesine girmemekte, bu konuyu izahsız bırakmaktadır. Ülkemizde pek çok yazar “Türk” kimliğini tanımlarken onun “Müslüman” olduğunu ifade etmekte, ancak kendilerine Türklerin atası kimdir?” sorusu yöneltildiğinde bu milletin “Yafes’ten türeyen halk” olduğunu teslim etmemekte(edememekte)dir. “Türklerin Yafes soyundan gelmesi” argümanı mezkûr yazarlar tarafından “Semitik, Sâmî mitolojisi, İsrailiyat” gibi kavramlarla yaftalanmakta ve bilimsel olmamakla itham edilmektedir. Ancak bütün ulusların kuruluşunda dinî mitoloji bulunmakta, ayrıca Ermeni/Grek-Yunan/Yahudi kökenli tarihçiler Nuh kıssasına dayanan tarih inşasından vazgeçmemektedir. Ermenistan Arması’nın içindeki dağın Ağrı Dağı olması, Ermenilerin Nuh Tufanı anlatısını millî mitos kıldığının bir göstergesidir. Öte yandan Nuh Tufanı anlatısının Tevrat kaynaklı olmayıp, Sümer (Gılgameş) kökenli olması, Türklerin atalarının “Nuh’un Oğlu Yafes” olduğu yolundaki rivayetlerin “İsrailiyat” sayılmasını engellemektedir. Giovan Battista (Giambattista) Vico’nun “Yeni Bilim” kitabında temellendirmeye çalıştığı tarih felsefesinin “Nuh Tufanı” anlatısına atıf yapması, Türklerin tarih inşası peşinde bütünTürklüğün halklarını “Yafesoğulları” olarak birleştirmek anlamındaki Türkçülüğü meşrulaştırmaktadır.
Bilindiği üzere Türk-İslâm Terkipli Milliyetçilik (TİTM) ekolünün altında iki başat düşünüş vardır:
- Türk-İslâm Sentezi (TİS),
- Türk-İslâm Ülküsü (TİÜ).
Bu iki ekolün doğrudan savunucusu olmamakla beraber, “Türk, Sünnî Müslüman bir millettir” fikrini farklı argümanlarla savunan pek çok müellif bulunmaktadır. Erol Güngör’ün de (TİTM) ekolünün önemli bir düşünürü olarak kabul etmek gerekliliği bulunmaktadır. (Bu vargımın gerekçesini az sonra ortaya koyacağım). Türkiye’de Milliyetçi-Muhafazakâr yazarların kahir ekseriyeti tarafından savunulan bu düşünce (TİTM) Türk Milleti’nin tarihini kaçınılmaz olarak 1000 Yılcılık şeklinde kavramlaştırdığım bir tarih dönemine sıkıştırmakta, üstelik bu Türklüğü Anadolu’ya hapsetmektedir. 1000 Yılcı Milliyetçilikler Türklerin tarihini günümüzden dört bin yıl önceye kadar geri çekseler dahi, Göktürklerden sonra yeryüzünün farklı coğrafyalarında yerleşmiş Türk halklarını kuşatan bir Millet Kimliği inşasını gerçekleştirememektedir. Yine işaret ettiğim müellifler Göktürklerden kopan Oğuzlar içinde İslâm’ı kabul eden zümrelerin hem teolojik hem de teleolojik bir “misyon” (görev) ile hareket ederek Türk Milleti’ni ve Türk Medeniyeti’ni (Selçuklu, Osmanlı) inşa ettiğini savunmaktadır. Bu argüman, iki bin (2000) yıl önce bir Türk’ü “Türk” yapan esas niteliğin neden günümüzde “Türk olmak” için yetersiz kaldığını izah edememektedir. Mezkûr yazarların Türk’ü, “Sünnî Müslüman” olarak tanımlaması, Sünnî ve Müslüman olmayan diğer Türk boylarını “Türk” saymayarak, “Türk” adını Selçuklu-Osmanlı hattındaki Oğuzluğa indirgemesi ve bu ismi tekelleştirmesi anlamına gelmektedir. Aşağıda Erol Güngör’ün bu bağlamdaki görüşleri özetlenerek ve paragraf içinde (LB) rumuzlu şerhler düşülerek alıntılanmıştır:
“Türklerin İslâm dinini fazla bir güçlük çekmeden, seve seve kabul ettikleri muhakkaktır. Bu kolaylıkta onların Gök Tanrı dinleriyle İslâmiyet arasında birtakım benzerliklerin bulunması da önemli rol oynamıştır. Türkler İslâm’a girmekle Allah’ın askeri oluyorlar, ellerine hiçbir yerde bulamayacakları eşsiz bir dayanak geçirmiş oluyorlardı. (Türkler tarih boyunca Tek Tanrı inancına sahip oldukları için ‘Hanif Müslüman’ sayılmalıdır. Ayrıca Hanif Türkler tarihin her döneminde diğer kavimler tarafından ‘Tanrı Kılıcı’ olarak kabul edildiğinden dolaylı olarak Allah’ın Askeri olmuşlardı-LB). Türkler İslâmiyet’i kabul etmekle birliğe kavuşmuş ve eriyip yok olmaktan kurtulmuşlardır. (Türklerin İslâmiyet’i kabul etmekle birliğe kavuştukları argümanı Akkoyunlular, Timurlu Devleti, Memlûklu Devleti, Safevîler ile Osmanlı arasındaki yıkıcı mücadeleler düşünüldüğünde yanlıştır-LB). Bugün yeryüzünde Müslüman olmayan Türk yoktur ve Müslüman olunca kendini kaybedip yok olan bir Türk topluluğu mevcut değildir. (Gagavuzlar ve Yunanistan’daki Karamanlı Türkler Müslüman olmayan Türklerdir ve yaşadıkları toplumda erimemişlerdir. Mısır’daki ed-Devletü’t Türkiye’ye tabi Müslüman Türkler ise Araplaşmıştır; yani erimiştir-LB). Türk soyundan gelmiş birçok topluluklar vardır ki, bunlar İslâm’dan başka dinlere girmekle hem dillerini hem köklerini unutmuşlar; tamamen karakter değiştirerek kaybolup gitmişlerdir. Tuna Bulgarları bunun tipik misalidir; bu Türk topluluğu Hristiyan olarak Slavlaşmış, bambaşka bir millet olmuştur. Şimdiki Bulgarların Türklükle en ufak bir ilişkisi kalmamıştır. (Anadolu’daki pek çok Türkmen, Sünnîleşmekle Kürtleşmiş durumdadır ve kendisini Türklükten tamamen uzak bir kimlikle tanımlamaktadır-LB). Türkler Müslüman olunca, o sırada teşekkül halinde bulunan İslâm medeniyetine katıldılar ve bu medeniyet oluşturan üç milletten (diğerleri Araplar ve İranlılar) biri oldular. İslâm cephesine girmiş olmaları onları Asya bozkırlarından Yakındoğu’ya getirdi ve orada yerleşip kalmalarına sebep oldu. Orta Asya’da kalan amca çocuklarımız adeta bir çıkmaz sokak içinde kaldılar, eski medeniyetlerini bitirip tükettikten sonra herhangi bir gelişme fırsatı bulamadılar. (Erol Güngör bu argümanıyla Türklüğü Anadolu’ya özgülediğini kanıtlamaktadır. Diğer taraftan Orta Asya’da kalan Türkler: Özbek/Türkmen/Kırgız/Kazaklar, kadim Türk kimliğini korumak bakımından Türkiye Türklerinden çok daha üstün durumdadır-LB). Türkler İslâm’ı kendileri için bir milli din haline getirdiler; bütün benlik ve samimiyetleriyle bu dine sarılarak on birinci yüzyıldan itibaren İslâm dünyasının bütün düşman kuvvetlere karşı korunması işini tek başına yüklendiler. (‘Türklerin İslâm’ı milli din haline getirdiği’ argümanı da hatalıdır. Gerçekte İslâm evrensel ve Hz. Âdem’den başlayan bir din olduğu için ‘milli din’ olması varoluşsal olarak mümkün değildir. Kaldı ki, Türklerin İslâm’ı millileştirmesi argümanı doğru olsaydı, Türkiye’de İslâm’ın gündelik hayattaki işlevinin, ‘Türk kimliği’ bakımından belirleyiciliğinin gözlenmesi gerekirdi. Osmanlı asırları boyunca ‘Müslüman Türk’ denildiğinde Eş’arî Müslümanlar anlaşılmış, etnik Türkler ise ‘etrak-ı bî idrak’ sayılmıştır. Ziya Gökalp, Yahya Kemal, Yusuf Akçura gibi yazarlar Osmanlı’da etnik Türklerin ikinci sınıf tebaa sayıldığını açıklıkla ortaya koymuştur-LB). İslâmiyet devrine kadar Türkler her türlü yüksek meziyete sahip olan, fakat henüz dünyada kendi yerini tam bulamamış olan bir milletti. İslâm, onun yolunu aydınlatan bir ışık oldu ve Türk milleti bu ışığı takip ettikçe hep yükseldi. (Erol Güngör’ün ‘Türkler İslâm öncesinde millet değildi, İslâm’dan sonra millet oldu; üstelik medeniyet de kurdu’ anlamındaki bu argümanı, eski Türkleri tarih dışına ittiğini ve 1000 YILCI MİLLİYETÇİLİK imal ettiğini gösteren itiraf sayılmalıdır. 4000 yıllık geçmişe sahip olunduğunu ifade eden Erol Güngör’ün merkeze Selçuklu-Osmanlı zamanlarını koyması, tarihe İslâm öncesi-İslâm sonrası şeklinde bölücü bir zihniyetle baktığını kanıtlar. Ayrıca bu bakış, ‘eski Türkler Şaman ve göçebe idi; yeni Türkler Müslüman ve medeni’ anlamını yüklenmiş bir paradigmayı beslemektedir. Türklerin Müslüman olmakla medenîleştiği ve yeryüzü milletleri arasında yerini bulduğu fikrinin bir diğer açmazı ise, Türk adının Yafetik soydan gelen bir kimlik olduğu bilincinin kaybedilmesi hususudur. Osmanlı, Türk’ün Oğuz soyuna dayanan asabiyetini dahi Arap/Fars/Balkan kökenli etnisitelerin sırf ‘Türkçe konuşan Müslüman’ olarak kimlikleri öne çıkarmasıyla yok etmiş ve adeta Osmanlılıkta eritmiştir. Diğer ifadeyle Osmanlı, Türklüğün Müslümanlık içinde eriyerek kendini kaybetmesiyle sonuçlanmıştır-LB).” (Güngör, 1996: 68-69).
Sonuç:
Erol Güngör’ün Tarihte Türkler’i, Türk-İslâm Terkipli Milliyetçiliğin en rafine örneğidir. Güngör, geliştirdiği yaklaşımda 4000 yıllık tarih iddiasıyla başlar, İslâm’la ‘millet oluruz’ der ve Selçuklu-Osmanlı-Anadolu Sünnî Oğuz’la biten bir kimliğe işaret eder. Bu tez, H. Nihal Atsız’ın paradigmasının İslâmî versiyonu olarak tanımlanabilecektir. Gerek Atsız gerekse Güngör, Oğuzların Müslüman olduktan sonraki tarihine odaklanmaktadır ve Türklüğü 1000 Yılcı kimlik üzerinden tanımlamaktadır. Atsız’ın Güngör’den farkı, onun Turancı-Türkçülük ideolojisiyle hareket etmesi ve Türk halklarını Oğuz Türkleri öncülüğünde birleştirmeye yönelmesidir. Her iki yazar da Kafesoğlu’nun işaret ettiği Turukkular-Togharma-Tûrac silsilesini, Yafes rivayetlerini, Türklüğü dil + kültür + soy (Yafetik) sürekliliği olarak tanımlamayı gündemlerine almaz. İki yazar da Türklerin Asya’dan Anadolu’ya gelişi ve bu coğrafyada yerleşmesini esas alan bir tarih fikrine bağlıdır. Her ikisi için de Türklerin Müslüman olması temel bir kimlik göstergesidir. Her iki yazar da “Türk Müslümanlığı” vurgusu yapar. H. Nihal Atsız, Türk Müslümanlığı’nı “milli din” olarak niteler: “Eski dinimiz olan Şamanlıktan da bazı unsurlar alarak bir Türk Müslümanlığı haline gelen bu din, on yüzyıldan beri bizim milli dinimiz olmuştur.” (Atsız, 2013: 85). Öte yandan iki yazar da “milli din olarak İslam” hakkında belirleyici bir özellik zikretmez. Erol Güngör, başka metinlerinde Türklerin kahramanlarını evliyalaştırması durumuna işaret ederek bu “milli din” kavramını Türk sûfîliği üzerinden açıklar. Hanif Türk Tezi’ne göre Türkçülük, Orhun’da ‘Türk milleti’ denilen geniş konfederasyonu ve 15.000 yıllık Yafetik tarihteki ‘Türük’ adının siyasî-ethnique çift anlamını birleştiren kapsayıcı bir üst kimlik inşa etmelidir. Yoksa ‘Türk’ adı, Osmanlı tahrir defterlerindeki gibi sadece ‘Müslüman + Türkçe konuşan’ millete, yani ümmet parçasına indirgenir ve bununla “Turan” tasavvuru sonsuza dek 1000 yılda hapsolur.
Lütfi BERGEN
Kaynaklar:
- Atsız Hüseyin Nihal, Türk Ülküsü, Ötüken Neşriyat, 2013.
- Ercilasun Ahmet Bican, Başlangıcından Yirminci Yüzyıla Türk Dili Tarihi, Akçağ Yayınları, 2004.
- Güngör Erol, Tarihte Türkler, Ötüken Neşriyat, 1996.
- Kafesoğlu İbrahim, Türk Milli Kültürü, Ötüken Neşriyat, 1998.
- Özcan Zeki, Dil Felsefesine Giriş, Sentez Yayınları, 2022.

Son Yorumlar