Tanrı’nın Unutulan Dili

Evet, yeryüzü düz olabilir! Çavdar sapları uzun, başaklar ağırdır. Taze biçilmiş çayırlardan yükselen keskin badem kokusu insanı baygınlaştırır. Kızıl bir atmaca, Kell yakınlarında bir yerde bir tencere tabanı kadar düz olan ve uçsuz bucaksız Eifel ovası üzerinde süzülmektedir. Yorgun ayaklarımızı dinlendirmek için bir banka oturuyoruz; etrafımız huş ağaçları ile kaplı. Bahar mevsiminde olsak çekilmezdi bu ortam, çünkü burnumuz akar ve durmadan hapşırırdık!

Eyfel Ovası – Kell

Belli ki doğa ile aramıza günlük yaşamdan örülmüş kalın bir perde çekmişiz. Bu konuda Fransız düşünür Bergson‘a katılıyorum. Salgın yüzünden sık sık uzak yerlere gidiyorum. Özellikle ormanlara… Eğrelti otları ve dikenleri arasında yürümeyi seviyorum. Ağaç dallarından yere sarkan yabani meyveler beni merakla süzerken, uzakta öten ağaçkakanın çağrısı kulağıma tez ulaşır. Ve ben doğa ile başbaşa kalmayı, sevişmeyi, iç huzuru duymayı hep özlerim…

Bulunduğumuz noktadan uzaklara doğru baktığımızda ufukta Amerikalı yazar Bukowski‘nin atayurdu Andernach kasabasını görmek mümkün. Yeter ki bulutlar asi rüzgarın peşine takılmasın! Hafif eğimli yamaçta oturup Tanrı’nın gözlerimiz önüne serdiği manzarayı izlemeye doyamıyoruz.

Sanki başka bir gezegen sandığımız sıradağların( Siebengebirge) bulutla sevişen zirveleri göz kırpıyor bize. Büyülü güzellikleriyle gökleri kendine âşık eden tepeler…

“Hayal Yolu” üzerindeki seyirlik alanlar ve izleme noktaları hangi gezginin kalbini çalmaz ki? Yaklaşık on kilometrelik yürüyüş yoluna işaret taşları döşenmiş.

Gezgin, nerede ne bulacağını ya da nereye nasıl döneceğini anında biliyor. Mayen-Koblenz bölgesindeki 26 ‘Traumpfad’ içerinde dereceye girmiş bir güzergâh burası. Buralar Alman Yürüyüş Enstitüsü tarafından denetleniyor ve derecelendiriliyor.

Kell mevkiindeki çarpıcı kanyonlara, görkemli manzaralara, büyüleyici dere yataklarına, zengin su kaynaklarına, vahşi doğa örtüsüne, etkileyici mağaraların labirentine rağmen bu gezi yolu çok tanınmıyor. Bu nedenle gelip gideni seyrek… Son salgın ile artan kalabalıklar, üzerine araç park edilmiş köy yolları ve sosyal mesafeye önem vermeyen ziyaretçiler göz önüne alındığında, yöre halkında kızgınlık ortaya çıkması anlamsız değil. Hatta Paskalya günlerinde ‘Hayal Yolu’ tamamen ulaşıma kapatılmış. Bu arada, yöre sakinleri ile ziyaretçiler arasındaki sorun bir şekilde çözüldü. Kell’deki mağara ve geçitler tekrar açıldı, ancak – diğer hayal yollarında olduğu gibi – gereksiz karşılaşmalardan kaçınmak için – girişlerde önerilen – tek istikamet kuralı uygulanıyor burada.

Hayal Yolu işaretini yol boyunca takip ettik..

“Hayal Yolu”nun hikâyesi 2005 yılında başlar. Rheinsteig patikası aynı yılın sonbaharında açılır ve Alman Yürüyüş Enstitüsü tarafından Mayen-Koblenz bölgesindeki uzun mesafeli bir yürüyüş yolu olarak ilan edilir. Yeni bir yürüyüş yolu fikri ortaya atılırken beklentiler de yüksektir: Yerleşim alanlarından uzak orman yollarında, ıssız ağaçların gölgesinde çakıl taşlarına takılmadan yürümek.

Huzursuzluğun Kitabı’nda şair Pessoa bize en çarpıcı sorulardan birini sorar sıklıkla, “hissetmek ne renktir?” Değişik algıları tek bir paydada birleştirebilen ‘Hayal Yolu’ yürüyüşçüleri için çok doğal sorudur bu belki de. Ancak uzaktan gelen genç yürüyüşçüler tek bir şey istiyorlar: Gezi alanında kaybolmamak. ‘Hayal Yolu’ o yüzden baştan aşağı eksiksiz, hatasız ve açık seçik şekilde yeniden işaretlenmiş. Doğru yolda bulunduğundan hiç kimse tereddüt etmiyor artık.

Virneburg

İlk hayal yolunun açıldığı 2008 yılında Virne-Burg Yolu, “Almanya’nın en güzel yürüyüş parkurları” seçiminde ilk sırayı aldı. Üç yıl sonra ‘Monreal Hayal Yolu’, 2013’te ‘Eltzer  Hayal Yolu’, 2015’te ‘Pyrmonter Hayal Yolu’ birincilik kazandılar. 2018’de ‘Laysteig Hayal Yolu’ üçüncü olarak dereceye girdi. Mayen-Koblenz bölgesi şu anda 400 kilometreden fazla, tüm bölgeye yayılmış, mesafeleri değişen ve çocuklu aileler tarafından beğenilen 14 ayrı Hayal Yolu ile birinci sınıf bir yürüyüş yolları ağına sahiptir. Ve bu uygulama ülke çapında örnek alınmaktadır.

Virneburg

Güneşli ama yürüyüşçü sayısının az olduğu bir gün ilk gezimize çıkacağız. Mosel havalisi benim ilk göz ağrım ve tercihimi o yönde kullanıyorum. Schwalbersteig’e giriş, Mosel köyü Niederfell’in kenarında ve vadiye açılan bir ormanın derinliğinde, dolayısıyla otoyola yakın bir yerde bulunuyor. Bizden önce gelmiş olan yürüyüşçüler iki kol halinde yola çıktılar. Biraz beklemeyi ve aramıza mesafe koymayı tercih ettik.

Niederfell Köyü

Sarmaşıklar çoğalıp yolları sarmış. Kızılağaçlar aşırı sıcaktan kurumaya ve dalları seyrelmeye başlamış. Çevresinde biten eğrelti otları yorgun düşmüş. Ve yol uzadıkça karşılaştığımız kimseler azalmaya başlıyor. Önümüze çıkan tek tük dağ bisikletçisi dışında herkes kurallara uygun şekilde yürüyor gözüküyor. Aslında birbirimize karışmamak için birkaç dakika durmak veya dinlenmek yeterli olacak. Endişeye kapılmaya gerek yok. Güzergâh üzerinde en küçük ayrıntı bile işaretlendirilmiş. Kısaca, isteseniz de kaybolmazsınız. Kahverengi sığır sürüsü dışında çiftliğe dek hiç kimse ile karşılaşmıyoruz.

Hitzlay Tepesi

Minare boyundaki ağaçlar ile etrafı çevrili geçiş noktası, önceki gün yağan yağmurdan sonra taşan dere yüzünden gözden kaybolmuş. Orayı geçer geçmez ladin iğneleriyle örülmüş bir halı üzerinde ilerliyoruz. Yol kenarında Barok tarzında inşa edilmiş bir şapel önünde uçsuz bucaksız bir alan uzanıyor; geceleri gökyüzüne çıkmak için yalnızca bir merdiven eksik. Mosel vadisine bakan Hitzlay tepesinde durup ufku kucaklıyorum.

Uçurum kenarına ‘peyzajı’ izlemek için konulan sıralar bomboş. Aslında bir gözetleme kulesi olan kulübenin etrafına oturan yorgun yürüyüşçüler, Niederfell’in dik yamaçlarını ve bağ teraslarını ve Mosel nehrinin karşı yakasındaki harikulade manzarayı temaşa ederek dinleniyorlar. Arabamıza dönerken, otoparkın büyük ölçüde dolu olduğunu görüyor ve yürüyüş yapmanın niçin bu derece gizemli olduğunu anlamaya çalışıyorum.

Monreal Köyü

Bölgenin en çok ilgi çeken gezi yollarından bir diğeri de Monreal Şövalye Yolu. Monreal, geçen yıl “Köyümüz daha güzel olmalı” yarışmasında birinci olmuş ve Almanya’nın en güzel köyü seçilmiş. Dizi çekim mekânı olarak da ün kazanmış.

Monreal Köyü

Yine bir Pazar günü ve istasyon yanındaki futbol sahası büyüklüğündeki otoparkta neredeyse hiç boş yer yok. Derenin sol ve sağ yanındaki sokaklarda bir uğultu dalga dalga yükseliyor. İnsanlar geziniyor, hayranlıkla eski evleri izliyor, ayak üstü birbiriyle sohbet ediyor. Sadece  Ortaçağ’dan kalma Johannes Köprüsü üzerindeki dört taş aslan olan biteni sessizce izliyorlar. Turuncu ‘Traumpfade’ logosu Untertorstrasse’deki bir yazı üzerine yerleştirilmiş. Dik bir patika Monreal kalesine çıkıyor. Biraz zorlanarak tırmanıyoruz. Kalabalık buranın Hayal Yolu’nun bir parçası olmadığını biliyor zaten. Nihayet yürüyüşçü kümesi yol ayrımında bizden ayrılıyor…

Monreal Köyü

Süpürge otları insan boyunca uzamışlar. Kayalar üzerinde attığımız her adımla yol dikleşiyor. Yıkık Löwenburg kalesi önünde bir durgunluk hâkim. Batı yönüne gözlerimi çeviriyorum ve komşu Philippsburg kalesinin ince zarif kulesi dimdik karşımda duruyor. Aşağı baktığımda, ahşap ızgaraları, kemer köprüleri, parke taşı döşenmiş sokakları, dik orman yamaçları ve ıslah edilmiş ırmak kıyıları ile işlenmiş vadi ruhumu okşuyor. Ve kırmızı renk bir tren kavis çizerek panorama içinde hızla ilerliyor. Biliyorum ki bir saat sonra – bir traktör hariç – yol üzerinde hiç bir araç görmeyeceğiz.

Monreal Tren İstasyonu

Solum kayalık, sağım uçurum; bakışlarım yokuş aşağı kaymaya hazır. Elz deresi orman içine doğru sessizce akıyor. Monreal köyü gözümün önünde birden küçülüyor. Çok geçmeden aşağı inmeye çalışıyoruz. 15 dakika sonra kendimizi bir çiftlik önünde buluyoruz. Meşe ağacının gölgesi bir oturağın üzerine vuruyor. Bilerek oraya oturduk. Çocuklar samanlık arkasında gezinen buzağıları ürkerek okşuyor, fazlasına cesaret edemiyorlar. Sonra yine kaya sırtlarına kök salmış meşeler arasından geçerek Thürelz vadisine koyuluyoruz. Yol dolanarak aşağı iniyor ve Thürelz ve Elz dereleri arasından, dar bir sırtın içinden geçiyor. Ormandan gelen taze mantar, nemli yaprak, küflü yosun kokuları burnumuzun direğini sızlatıyor. Monreal kalesi görüntüsü  tekrar ortaya çıktığında, birden bir kısrak kişneyerek vadinin derinliğine dalıyor…

Wanderath köyüne girerken.

Wanderath köyü eteklerine ulaştığımız bir öğle vaktinde mısır tarlasına bir uçtan girip öteki uçtan çıkan biçerdöver yeri göğü inletiyordu. Tepemizde güneş yine ekinleri kavuruyordu. Ancak köy kilisesinin hemen arkasındaki otoparkta derin bir sessizlik hâkim. Çünkü Wanderath, az tanınan Hayal Yolu üzerindeki köylerden biridir. Ve anlaşılan uzak olduğu için hiç kimsenin aklına uğramak gelmiyor… Çayırlar bel hizasına erişmiş durumdalar.

Wanderath köyüne girerken.

Gümüş renkli bir gün, griye çalıyor gökyüzü. Yüreğimin rengine boyanıyor hemen çimler. Yaşlı bir ardıç sağlığınız için sizi manzarası güzel bir mevkide dinlenmeye davet edebilir ve bu nedenle ismi kitaplarda ‘Hohe Warte’ olarak geçiyor. Bir saat sonra, Kara Madonna için kaya oyuklarına yapılmış bir yatırda mum yakacağız..

Azîz Jokodus yatırı.

Nitzbach vadisinden geçen Hayal Yolu ile  Aziz Jodokus Yolu tam burada kesişiyor. Yolların kesiştiği yerde, Breton Azizi’ne adanmış St. Jost Şapeli boş. Şapelin önündeki korkuluk üzerine, bir akl-ı evvel ”St-Josse-sur-Mer’e 412 kilometre uzaklıkta” notu düşmüş. Yani Aziz’in gerçek mezarı, Fransa’da bir sahil kasabasında bulunuyor. Yürüyüş bitene dek bu sır ile başbaşa kaldım…İtiraf ediyorum!

Azîz Jokodus şapeli.

Mayen, tüm yörenin merkezi sayılıyor. 25 bin nüfuslu küçük bir şehir. Çevre köylere otobüs ve tren kalkıyor. Aktarma yapmamak, yani Mayen’e gitmemek için taksi ile Monreal’a geri dönüyoruz. Yürüyerek dönenler de var ama yaklaşık 2 saat zaman kazanıyoruz.

Monreal.

Monreal’a varır varmaz zaman yolculuğuna çıktığımızı hissediyoruz. Sanki uzay gemisi ile Orta Çağ’a inmiş durumdayız. Uzaktan izlemekle yakından görmek arasındaki farkı anlıyoruz. 13. yüzyıldan kalma tarihi köyde, her adımda geçmişin izleriyle karşılaşıyorsunuz.

Dar, dolambaçlı sokaklar, sevgiyle dekore edilmiş ahşap evler ve Elz deresi üzerindeki taş köprüler insanı büyülüyor. Köyün yukarısındaki Löwenburg ve Phillipsburg kaleleri bu zengin tabloyu tamamlıyor. Bu romantik atmosferi Almanya’nın en güzel köyünde bulabilirsiniz zaten. Monreal’den ilk olarak 1193 yılında “Cunisberch” (Kral Dağı) olarak bahsedilir.

Virneburg Kontları, 13. yüzyılın başında adını Monreal olarak değiştirirler. Monreal’ın yukarısına kaleler (Löwenburg ve Philippsburg) inşa ettiler, burayı bir surla çevreleyerek şehir ve pazar haklarını elde ettiler. 30 Yıl Savaşları sırasında Monreal, İsveçliler tarafından saldırıya uğradı ve 1689’da Fransızlar tarafından yok edildi ve o zamandan beri her iki kale harabeye döndü.

Küçük kasaba, kumaş endüstrisinin ortaya çıkmasıyla çok hızlı iyileşti. Monreal’de 1765 civarında 64 dokuma tezgahı ve 40 dokumacı vardı. Güzel ahşap evlerin çoğu o zamandan kalmadır ve belirli bir ihtişam sergiler. 19. yüzyılda dış rekabet nedeniyle kumaş üretimi çöker  ve hayat nereyse durur. Ancak demiryolu hattının açılması ve turizmin canlanmasıyla durum kısmen iyileşir.

Soluklanmak için Cafe Plüsch‘e oturduk. Monreal, şehir hayatına dair tüm yargılarımızı alt üst etmişti. Bugüne dek modernlik dışında bir gerçek düşünemiyorduk. Evet, bir zaman geldi, Avrupa’nın düşünce tarihinde ayarlar bozuldu; öyle ki, tamamen bilim ve teknolojiye dayanan ve yeryüzünün zengin doğasını gizleyen modern bir yaşam tarzı ortaya çıktı. Dünyayı tüketiyoruz, onun doğal çeşitliliğini ve bu çeşitliliğin korunması gerektiğini algılayamıyoruz. Yeryüzünün dilini anlamayarak yalnızca doğayı değil, ruhlarımızı da mahvediyoruz. Örneğin ‘Varlık ve Zaman’ düşünürü Martin Heidegger‘e bir göz atalım. Heidegger’in aslında doğa ile çok özel bir ilişkiye sahip olması umulurdu. Ama onun tam olarak sahip olmadığı meziyet buydu. Hatta bir keresinde, şehirli şair Celan kendisini ünlü kulübesinde ziyaret ettiğinde, Celan’ın doğa hakkındaki bilgisinin kendisinden ileri olduğunu ve çok şaşırdığını itiraf eder. Avrupa düşünce tarihinin en tuhaf olaylarından birini hatırlayalım: Heidegger’in, Nazilerden Amerika’ya kaçmak zorunda kalan ve her türlü totalitarizme karşı entelektüel direnişin kilit tanıklarından biri olacak genç bir öğrencisi vardı. Adı Hannah Arendt‘ti. Arendt, aralarındaki yaş farkına rağmen Nasyonal Sosyalizm’e belli belirsiz ilgi duyan Heidegger’i seviyordu. İkisi arasındaki aşk 2. Dünya Savaşı’ndan sonra da devam etti.

Ama Heidegger bu büyük aşkı hiçbir zaman itiraf edemedi. Peşinden koştuğu onlarca yabancı kadından birinin koynunda öldü. Bana göre, o büyük aşkı engelleyen, uzak, kısır ve dolayısıyla doğa karşıtı felsefesidir. Bu felsefe hayata karşı düşünür, bir arada yaşama ahlakı içermez. Peki, insanın Martin Heidegger gibi kendini doğadan soyutlamaması için ne yapması gerekir? Çözüm son derece basit: Duyularımızın izini sürmeyi tekrar öğrenin! Dokunma hissi ve her şeyden önce tat almak en önemlileridir. Ancak, bu duyular ancak dilinizi tutarsanız, yani gevezeliği bırakırsanız geliştirilebilir.

“Söz ola kese savaşı, söz ola kestire başı…” Böyle başlıyor söze Yunus Emre, sözün önemini anlatırken ve devam ediyor: “Söz ola ağulu aşı, yağ ile bal ede bir söz…” Fransız yazar Michel Serres, “Beş Duyu” başlıklı eserinde anlatır sevginin beş duyu ile yaşanabileceğini… Çünkü kişi sevgiliye kavuşunca aşk kalmaz. Doğrusu, Fransız yazarın bizim Karac’oğlan‘ı tanımasını çok isterdim!.

Monreal ile tanış olurken bunu başardık! Tanrı’nın vahyi olan tabiata sığındık ve sessizdik. Sanki bu mekânı kutsayan bir el vardı. Beni çarpan cereyan aniden kesildi zira böyle yerlerde sık gerçekleşen bir olay oldu: Bir turist kafilesi ortaya çıktı ve gürültüler ortamın büyüsünü bozdu. Bu görüntü, Yunus Emre‘nin “Esridi Yunus’un canı/Bana seni gerek seni” şiirinde ifade etmek istediği duygunun en güçlü ifadesidir.

Günümüzde dindar insanlar aşkınlık fikrinden o kadar uzaklaştılar ki, yaşayan her şeyin bir mucize olduğunu bile unuttular. Zihinler soyut düşünceyi terk edince dini yaşantı makul olanın dışına taştı, kalıplara döküldü. Aşağıda neşeyle akan pınarın yanına varıyorum, kır çiçeklerinin ihtişamını hayranlıkla izleyen kuşları dinliyorum. Düşüncelerim ağaçlar, hayvanlar ve bitkiler etrafında oyalandı durdu son kez. Evet, akan su insanı büyülüyor. Akanla insan birleşiyor, nehir oluyor. Tüm varlığı ile suda diriliyor. Akarsular gölden güzeldir, çünkü sabit değil, hareket halindedir, hayat gibi. Hatta hayatın kendisidir, doğar, akar ve biter. Suyun ve çiçeklerin dilini anlayanlar için yalnızlık mümkün mü? Tüketim toplumunun kaygılarından kurtulmak için insan en azından doğa gezilerinde metafizik düşünemez mi? Belki…

Dere kenarında açan rengarenk çiçeklere tekrar baktım, teyyarelerin suyla dansını izledim ve hemen aklıma Heraklit’in Logos düşüncesi geldi; buna göre Logos hem ruhumuzda hem de dünyada bir ve aynıdır ve bu nedenle insanlar neyi algılarsa onu savunurlar. Böyle anlarda simgeler dış ve iç gerçeklik haline gelir.

Düşüncesiz, sürekli ben merkezli konuşmalarımız, ve aynı oranda anlayışsız alışkanlıklarla birlikte, bizi doğadan uzaklaştırır ve en sonunda onun tahrip edilmesine ve bizim manen çöküşümüze yol açar. Bugün insanlığın eski dünyasını asfalt, gürültü, beton ve çöp tabakasının altına gömen yeni bir çağ başlıyor. Sonuç şaşırtıcı olduğu kadar kışkırtıcı da olacaktır: Önceki kültür ve medeniyetlerin aksine, dijital çağ, insanları kendi özgün doğalarına geri götürecektir. İnsan, kendini yeniden keşfedecek ve bulacaktır.

Arkamdan nazik bir ses ”otele geçelim mi?” diye soruyor. “Uykusuzlar Oteli’ne mi?” Tabii, bu isimle bir otel yok Monreal’de. Ben koydum ismini…

Alaattin DİKER

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir