Müstakillik devri Azerbaycan şiirinin çok sesli tınısında, bir şairin nidası, henüz istiklal şafağı sökmeden evvel dahi kendine has fikri derinliği ve estetik form arayışlarıyla işitilmekteydi: Bu isim, Nazim Ahmedli’dir.
Nazim Ahmedli’nin “Bir Ömür Sevgi” isimli ilk eseri 1990 yılında neşredildiğinde, Azerbaycan edebi muhiti onu çoktan rüştünü ispat etmiş bir şair olarak selamlamıştı. Moskova’da Maksim Gorki Edebiyat Enstitüsü’nün şiir kürsüsünden icazet almış, şiirleri 80’li yılların bidayetinden itibaren düzenli olarak matbuat sayfasında yer bulmuştu. Yazarlar Birliği’ndeki mesaisi de, o dönem için tabii addedilen ek bir itibar ve nüfuz vesilesiydi.
Şairin ilk eserinde, 70’li ve 80’li yıllarda kaleme aldığı manzumeler yer alır. Bu metinlerin her mısrasında, şiir iklimine hangi hissiyat, hangi etnografik birikim ve dil-üslup sancılarıyla adım attığı ayan beyan müşahede edilir. Zahiren hayret uyandırıcıdır ki; estetik dünyası dağların sinesinde teşekkül etmiş olmasına rağmen, deniz manzaralarının letafetini aynı hassasiyetle derununda hisseder:
Bu deniz martı kanadı altında,
Martı nağmesi inmiş sulara;
Muradım bu sabah dönüp sulara,
Deniz de bahtiyardır,
Ben de bu sabah.
Lakin Nazim Ahmedli şiirinin temelinde, ilk yaratıcılık tecrübelerinden itibaren peder ve valideye, haneye ve aileye, en nihayetinde vatan toprağına duyulan o güçlü cezb vardır. Bir de, ne kadar tenakuz gibi görünse de, bu cazibeden kopup uzaklara gitme meyli… Bu iki kutbu telif eden üçüncü bir motif ise, kadim ananeler üzerine bina edilmiş yeni bir ailenin mesuliyeti ve neslin devamı gayesidir:
O an –
Bahtiyar bir nur süzülüyordu
Evlatlarımın çehresinden.
Ben
Onların çehresindeki
O nuru nakşetmek istiyordum.
Ne kadar iyimserlik iddiasında bulunursa bulunsun, genç şairin mısralarına o vakitlerden itibaren ağır bir hazan melali çökmüştür.
Şairin ikinci şiir mecmuası “Ruhum da Senin Olacak”, ilkinden on iki sene sonra (2002) gün yüzü görmüştür. Bu eser, şairin sanat hayatının ikinci merhalesini aksettirir. Bu safhanın en bariz vasfı, ele alınan temaların daha rafine ve berrak hatlarla tefrik edilmesidir. Zira Nazim Ahmedli artık hayatın ona sunduğu rengarenk sahnelerin sadece istidatlı bir tasvircisi değildir; şimdi onu varlığın gözle görülmeyen, daha metaforik, hatta mistik cihetleri heyecanlandırmaktadır:
İnce bir yağmur yağar,
Bu gece bir uzun masal,
Uzak bir derdini çağır,
Katılayım derdine geleyim;
…Elimden aldılar yurdu,
Kafese koydular yurdu,
Kalbinde yurt-yuva kurdum,
İzin ver, yurduma geleyim.
Şair idrak etmeye başlar ki; o bu arzın, bu yer yüzünün sakini değildir. İlk şiirlerinden beri bir yerlere müştak olan ruhu yeniden bedeninde çırpınır:
…Geçen derdin bir anıyım,
Hatıralar dumanıyım,
Gök yüzünün adamıyım,
Gök özüne çekiyor beni.
Kitabın “Göklerin İçinden Geldim” bölümü, Ahmedli’nin sanatında yeni bir ifade ve üslup temayülünün başlangıcıdır. Neosufizm olarak tesmiye edebileceğimiz bu akım, Türk aşık edebiyatının temelinde yatan halk sufizminin modern bir tezahürüdür:
En yüceden yüce Göklüm,
Allah’ım, Sana geliyorum,
Boynumda günah kemendi,
Sonunda huzuruna geliyorum;
…Demim bir yana dağılmış,
Gamım bir yana taranmış,
Bin kere ölüp yaratılmış
Doğulup yine geliyorum.
Mütefekkir yazar Orhan Araz’ın ifadesiyle; “Modern hayatın ızdırapları ve vatan hasreti onu dünyadan soğutmakta ve bazen bir çocuk masumiyetiyle yıldızları yerinden söküp arza fırlatmaya sevk etmektedir.” Nazim Ahmedli, dünyanın boğucu kasvetinden kurtulmak için semavi derinliklerde kaybolmayı arzular. Onun şiirini coşturan bu aşk, onu her geçen gün tahkim olan mistik bir şahsiyet inşasına götürmektedir.
Ahmedli’nin şiirinde kelime; fonetik ile sentaks arasında, tabiri caizse beşikteki bir sabî gibi sallanır. Fikri muhteva ile sesin ahengi öyle bir imtiyazla birleşir ki, bu mısraların üslubundaki enerjiyi hissetmemek imkansızdır.
Şairin son manzumeleri adeta bir münacat gibi yankılanır:
…Bahar gelsin, yeşile döneyim,
Göklerin kuşuna döneyim,
Dağların başına döneyim,
Dumana bürüneyim, gideyim.
Edebiyat sahnesine halk şiiri vadisinden girmiş olsa da, Ahmedli’nin bir sonraki durağı klasik şiirin en mümtaz türü olan gazeller olmuştur. “Af Eyle Beni” (2004) adlı eserinde şair, hem gamını hem aşkını Allah katında nihayete erdirmek ister:
Beni tenha bırakın, Nazim-i Ahmedli olayım,
Bölüşeyim dertlerimi sadece bir Allah’ım ile.
Şair emin ki; ne Züleyha’ya, ne Şirin’e, ne de Leyla’ya itimat vardır:
Mecnun öz Leyla’sının vuslatına can attı, fakat
Leyla öz Mecnun’unu çekti biyabana taraf.
Nazim Ahmedli, yaratılışı itibarıyla yalnızca bir gazel şairi değildir elbet; fakat her Şark şairi için kalemini bu türde tecrübe etmek, kökleri derinde olan manevi bir iştiyaktır.
Netice itibarıyla; Nazim Ahmedli, yer yüzünün derdinden süzülüp gök yüzüne kanat açan bir şairdir. Onun şiirleri bugün Türkiye’den Almanya’ya, Kazakistan’dan İran’a kadar geniş bir coğrafyada akis bulmaktadır. Yıllarca hasretini çektiği Laçın ve Kelbecer gibi vatan topraklarının azat edilmesiyle, şairin ruhundaki o ağır melal, yerini fethi müjdeleyen yeni mısralara bırakacaktır. İnanıyorum ki, zaman geçtikçe bu müstesna sanatkarın yeni merhalelerini konuşmaya devam edeceğiz; zira o, bu alemin ne neşesine ne de kederine bigane kalmayacak kadar diri bir yüreğe maliktir.
Nizami CAFEROV

Son Yorumlar