Yorgun Kentli Düşerse Kimse Tutmayak Onu Merdivende

Geçenlerde bir arkadaşım şöyle dedi: “Dostum, bu şehri seviyorum ama bu şehir beni hiç sevmiyor gibi. Sürekli koşturuyorum, sürekli bir şeylere yetişmeye çalışıyorum. Yoruluyorum, ödülümü alamadan yeniden başa dönüyorum. Sanki bütün gün uğraşıyorum, ama akşam olduğunda içim yine aynı boşlukla dolu.”

Bu cümledeki gerilim, bugünün kent insanının ruh halini iyi özetliyor. Şikâyet var, bıkkınlık var, tükenmişlik var. Aynı anda şehirden kopamama hali var, bırakamama, vazgeçememe var. Dışarıdan bakıldığında elinde imkânları olan, iyi eğitimli, belli bir gelir düzeyine sahip, “iyi durumda” görünen bir kentli profili. İçeriden bakıldığında ise yalnızlık, güvensizlik, bitmeyen bir yetersizlik duygusu ve sürekli kendini kanıtlama baskısı.

Tekirdağ gibi orta ölçekli bir şehirde yaşıyorum. Ne İstanbul’un o ezici kalabalığı var burada, ne de taşranın o herkesin herkesi tanıdığı atmosferi. Ama kent kültürü burada da hâkim; kaygılar, koşturmaca, yetersizlik duygusu… Ölçek küçük, ruh hali aynı. Muayenehaneme gelen insanların çoğu, metropolde yaşamasalar bile metropolün ritmiyle yaşıyor.

Bu yazıda bugünün kent insanına bakmak istiyorum. Fakat niyetim hüküm vermek değil. Zaten yargılayan, etiketleyen, “kentli bozuldu, insanlık bitti” diyen sesler fazlasıyla güçlü. Ben bu tablonun arkasında çalışan psikolojik dinamikleri, savunmaları, korkuları anlamaya çalışacağım. Çünkü bazen bize “yozlaşma” gibi görünen davranışlar, aslında kırılgan bir ruhun hayatta kalma çabasıdır.

İç Göçün Sessiz Yükü

Bugünün kent insanı gökten inmedi. Türkiye’de büyük şehirlerin demografik hikâyesi, birkaç kuşağa yayılmış bir iç göç hikâyesi. Anadolu’nun kasabalarından, köylerinden, taşra şehirlerinden büyükşehre gelen yüz binlerce aile var. Bu aileler, geride bıraktıkları dünyayla geldikleri dünya arasında sıkışmış durumda.

Bu insanlar yalnızca evlerini, tarlalarını, mahallelerini bırakmadı. Aynı zamanda tanıdıkları ilişki biçimlerini, aidiyet duygusunu, “kendiliğinden işleyen” destek ağlarını da bırakmak zorunda kaldı. Katı, kalıcı, mekâna bağlı toplulukların yerini akışkan, geçici, kırılgan bağlar aldı. Büyükşehrin anonimliği bir yandan özgürlük sağladı, diğer yandan da dayanaksızlık hissi yarattı. 

Kentte tutunmak zor bir iş. İşini kaybetme korkusu, kirayı ödeyememe kaygısı, çocuklarını “daha iyi bir hayata” hazırlama baskısı, sınıf atlama arzusuyla birlikte çalışıyor. İçten içe şu cümle dolaşıyor: “Ailem beni bu kadar okuttu, onca emek verdi, boşa mı gidecek?”

Bu yüzden kent insanının “yarar peşinde koşan” tavrını yalnızca açgözlülük olarak görmek haksızlık olur. Muayenehanemde sık duyduğum cümlelerden biri şu: “Ailem beni buralara kadar okuttu hocam, onların emeğini boşa çıkarırsam sanki yüzlerine bakacak yüzüm kalmayacak.” Bu, açgözlülükten çok “düşersem kimse tutmaz” korkusunun cümlesi. Düşerse kimsenin tutmayacağını hissettiği bir merdivende tırmanan kişi, tutunabileceği her şeye sıkı sıkı sarılır. Bu dalların bir kısmı para, bir kısmı statü, bir kısmı gösteriş, bir kısmı da çocuklarının üzerinden kurduğu başarı hikâyesidir.

Tüketim, Haz ve Boşluk

Bugünün kentlisini tanımlarken en sık kullanılan imgelerden biri tüketimdir. Büyük alışveriş merkezleri, tıka basa dolu restoranlar, “yemek, tatil, eğlence” ekseninde akan hayatlar. İlk bakışta tablo şöyle görünür: “Bu insanlar doymak bilmiyor. Sürekli yiyor, içiyor, geziyor, alıyor.”

Halbuki muayenehanemde gördüğüm manzara çoğu zaman farklıdır. Çok yiyen herkes obur değil, çok alışveriş yapan herkes savurgan değil, çok gezen herkes keyifli değil. Kimisi için yeni alınan eşya birkaç saatliğine de olsa değersizlik duygusunu uyuşturan bir ilaç gibidir; kimisi içinse yeni tatlar, yeni mekânlar, “hiç durmazsam içimdeki boşlukla yüzleşmem” çabasının parçasıdır.

Duygusal boşlukla baş edemeyen kişi dış uyaranları çoğaltır. Yalnızlığıyla baş başa kalmak zor geliyorsa mekânları, insanları, sesleri çoğaltır. Kendini değersiz hissediyorsa tüketim üzerinden kendine değer yaratmaya çalışır. Bedenini beğenmiyorsa bedenini sürekli sergileyerek onay toplamaya çalışır.

Bu tabloya sadece ahlaki gözle bakan kişi “yozlaşma” görür. Psikiyatrik göz ise orada çoğu zaman regülasyon sorunu, yalnızlık, kendilik değeriyle ilgili kırılganlık, erken dönem ihmal ve reddedilme izleri görür. Yani dışarıdan bakınca “tüketen insan” gördüğümüz yerde, içeride çoğu zaman korkularına ve eksikliklerine karşı kendini savunmaya çalışan, dağılmamak için tutunacak bir şey arayan bir ruh var. Elbette bütün tüketim davranışları böyle açıklanamaz. Ama birkaç ağır örnek üzerinden bütün bir kentliyi mahkûm ettiğimizde gerçeği kaçırırız.

Başarı İdeolojisi ve Çocuğun Yükü

Kentli ebeveyn çoğu zaman çocuğunu çok sevdiğine emindir. Hatta bazen “fazla sevdiğini” düşünür. Yine de çocuğun hayatına yukarıdan baktığımızda şöyle bir manzara karşımıza çıkar: Okul sonrası kurslar, spor faaliyetleri, yabancı dil, müzik, proje ödevleri. Çocuk için planlanan gelecek, çoğu zaman anne-babanın yarım kalmış hayatıyla iç içe geçer.

Alain Ehrenberg, The Weariness of the Self (Yorgun Benlik) kitabında modern insanın depresyonunu “yetersizlik hastalığı” olarak tanımlar. Yeni sorun yeterli olamamaktır. Bu baskı çocukluktan başlıyor. Kendi gençliğinde okuyamamış olan ebeveyn, çocuğunu prestijli okula sokmak için uğraşır. Kendi mesleğini sevmeyen, çocuğunu “iyi meslek” olarak gördüğü bir mesleğe doğru yönlendirir.

Burada yalnızca hırs yok. Aynı zamanda şu korku var: “Ben çok çektim, çocuğum çekmesin. Ben sıradan kaldım, çocuğum sıradan kalmasın.” Çocuğa aktarılan mesaj çoğu zaman açıkça söylenmez. Ama çocuk atmosferi okur. “Olduğun gibi iyi değilsin, daha fazlasını yapmalısın” duygusu onun içine yerleşir.

Ehrenberg’in “yetersizlik hastalığı” dediği şey aslında sınıfta, evde, iş yerinde her gün yeniden sahneleniyor. Bugünün kentli genci bir yandan kendini hatasız ve güçlü göstermek zorunda hisseder, diğer yandan da en küçük aksaklıkta çabucak dağılan bir benlik taşır. Bu kırılganlığın bir kısmı başarı ideolojisinin yan etkisidir. Sanki insan olmak yetmez; “özel” olmak, “farklı” olmak, “üstün” olmak gerekir.

Yalnızlık, İlişkiler ve Beden

Büyükşehir teoride ilişki imkânı bakımından zengindir. İnsan kalabalığı fazladır, temas ihtimali çoktur. Yine de pek çok kentli derin bir yalnızlıktan şikâyet eder. Tanışmalar hızlanmıştır, vedalar da hızlanmıştır. Bir ilişkide sorun çıktığında onarmak yerine “yeni bir sayfa açmak” daha kolay görülür.

Richard SennettKamusal İnsanın Çöküşü kitabında modern kentlinin samimi ilişki arayışının paradoksuna dikkat çeker: Herkes yakınlık istiyor ama kimse kendini açmak istemiyor. Beden bu tabloda hem vitrin hem zırh. Vitrindir, çünkü beğenilmek, arzu edilmek, seçilmek için beden ön plana çıkarılır. Zırhtır, çünkü duygusal yakınlık kurulamadığında beden üzerinden kurulan yakınlık daha yönetilebilir gelir.

Kentli insanın “kolay ilişki”ye yönelişini yalnızca ahlak kategorileriyle değerlendirmek meselenin özünü kaçırır. Kimi zaman bağlanma korkusu, kimi zaman terk edilme korkusu, kimi zaman reddedilme utancından kaçınma isteği var. Beden üzerinden kurulan ilişki, gerçek yakınlığın hem sözünü verir hem de ondan kaçmayı sağlar. Elbette sorumluluk almayan, başkasını araçsallaştıran, zarar veren ilişkisel örüntüler var ve bunların etik açıdan eleştirisi gerekli. Fakat bu eleştiriyi “bugünün kentlisi bozuldu” cümlesiyle genelleştirdiğimiz anda hem mağdurları hem failleri anlamaktan uzaklaşırız. Anlamak suçsuzluk ilanı değildir, ama anlamadan değişim de mümkün değildir.

Aydının Korkuları

Kentli insanın ruh halini konuşurken bu ruh halini yorumlayan aydının konumunu da hesaba katmak gerekiyor. Çünkü kentliyle ilgili en sert hüküm cümleleri çoğu zaman aydınların dilinden çıkıyor. Akademisyen, yazar, sanatçı, gazeteci, uzman, kanaat önderi… Toplumsal sorumluluğu olduğunu düşündüğümüz kişiler.

Sık sık şu eleştiriyi duyarız: “Risk almıyorlar, koltuklarını koruyorlar, sadece konuşuyorlar.” Bu eleştirinin haklı yanları var. Konfor alanını terk etmeyen, yalnızca şikâyet eden, kendini güvende tutmaya çalışan bir aydın figürü gerçek hayatta mevcut. Fakat burada da tek cümleyle hüküm vermek yeterli olmaz.

Aydının zihninde de kaygılar var. Mesleki geleceğini kaybetme, itibarsızlaştırılma, dışlanma, hedef gösterilme, yalnız bırakılma korkuları. Bir yanda vicdanı, bir yanda ailesine ve kendine karşı sorumluluğu, bir yanda da bugünün sert kutuplaşmış iklimi.

Bu, aydının hiçbir sorumluluğu olmadığı anlamına gelmiyor. Ama onu yalnızca “korkak” etiketiyle anmaya başladığımızda, kendi iç çatışmalarını konuşabileceği zemini de yok ediyoruz; o zemini yok ettiğimizde ise değişebilme ihtimalini de zayıflatıyoruz. Aydın da insandır. Onun da savunmaları, bastırdığı öfkeleri, suçlulukları, pişmanlıkları var.

Yargıdan Analize Geçmek

Bu yüzden bugünün kentlisini yalnızca “tüketen biri” olarak değil, aynı zamanda korkularına ve eksikliklerine karşı kendini savunmaya çalışan biri olarak görmek gerekiyor.

“Değerler çöktü, aile çöktü, gençlik bozuldu” cümlelerini sık duyarız. Bu cümleler söylendiğinde konuşan kişi kendini çoğu zaman sağlam bir yere yerleştirir. Sanki dışarıda, bozulmamış, değişmemiş, hâlâ doğru yerde duran bir konum var ve o konumdan aşağı bakan bir göz anlatıyı kurar. Halbuki şehirde yaşayan, tüketimle temas eden, ekranlara bakan, kaygı ve yetersizlik duygusunu hisseden herkes bu tablonun içinde; kimsenin yargı kürsüsünde ayrıcalıklı bir koltuğu yok.

Hekim de bu tablonun içinde, akademisyen de, sosyal medyada yazan da, bu satırları okuyan da. Ben de bu tablonun içindeyim. Tekirdağ’da yaşamak, İstanbul’dan küçük bir şehirde olmak beni bu tablodan çıkarmıyor.

Akşamları muayenehaneden eve dönerken bazen kendimi de sorguluyorum. Günde kaç kez telefona baktım, kaç kez sosyal medyada kayboldum, kaç kez gereksiz bir şey satın almak istedim, kaç kez yorgunluğumu bastırmak için bir şeyler tükettim? Kentli insanı anlamaya çalışırken kendi kentliliğimi de görmek zorundayım.

Bu yüzden “yeni insan” tasarısı ya da “daha sağlıklı kentli” fikri üzerine düşünürken önce kendi katkımızı görmemiz gerekiyor. Kendi ayrıcalığımızı, kendi korkularımızı, kendi tüketim alışkanlıklarımızı, kendi sessizliklerimizi. Hüküm cümlesi kurmak kolay. Analiz ise sabır gerektiriyor.

Yorgun Kentliye Nasıl Bakacağız?

Bugünün kent insanı ne tamamen masum kurban ne de tamamen bozulmuş fail. İkisi birden olabildiği anlar var. Kimi zaman başkalarına zarar veriyor, kimi zaman kendine zarar veriyor, kimi zaman yalnızca ayakta kalmaya çalışıyor.

Klinikte, kalabalık caddelerde, toplu taşımada, plaza asansörlerinde, AVM’lerde, okul kantinlerinde aynı temalar dönüp duruyor: yetersizlik korkusu, elden kaçırma korkusu, yüksekte kalamama korkusu, yalnız kalma korkusu, değersiz bulunma korkusu. Bu korkuları hesaba katmadan “yozlaşma” üzerinde konuştuğumuzda sadece kendi öfkemizi rahatlatıyoruz.

Şehir değişmeyecek gibi görünse de bakışın değişmesi mümkün. Kentli insana yukarıdan bakan, onu aşağılayan, küçümseyen bir dil yerine; onunla birlikte aynı yorgunluğu taşıyan, aynı kaygıları tanıyan, ama sorumluluğu da hatırlatan bir dil kurabiliriz.

Belki o zaman şu soruyu daha dürüstçe sorabiliriz: Bu şehirde, bu hayatların içinde, hem kendimizi hem birbirimizi biraz daha az yargılayarak, biraz daha çok anlamaya çalışarak nasıl yaşayacağız?

Bu soruya kolay bir cevap yok. Belki de hiçbir zaman olmayacak. Ama soruyu sormaya devam etmek, cevabı bilmeden yola çıkmak, belki de yorgun kentlinin yapabileceği en dürüst şey. Akşam muayenehaneden çıkarken şehrin ışıklarına bakıyorum bazen. Her ışığın ardında bir yorgunluk, bir korku, bir umut var. Hepsini anlamak mümkün değil. Ama her birine yargılamadan bakmayı öğrenebiliriz.

Murat BEYAZYÜZ

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir