Zafer Doruk, Çukurova’nın Öykücüsü…

“Çukurovam,
Kundağımız, kefen bezimiz
Kanı esmer, yüzü ak.
Sıcağında sabır taşları çatlar,
Çatlamaz ırgadın yüreği.
Dilerse buluttan ak,
Köpükten yumuşak verir pamuğu.
Külhan, kavgacıdır delikanlısı,
Ünlü mahpusanelerinde Anadolumun
En çok Çukurovalılar mahpustur,
Dostuna yarasını gösterir gibi,
Bir salkım söğüde su verir gibi,
Öyle içten
Öyle derin,
Türkü söylemek, küfretmek,
Çukurova yiğidine mahsustur…”

 

Çukurova’yı anlatır Ahmet Arif yukarıdaki “Yalnız Değiliz” şiirinde. Çukurova’yı… Bereketli toprakları… Arif bu şiiri yazdığında Çukurova gerçekten ovaydı. Beton ovayı esir almamıştı. Tarlalar imara açılmamış, tarlalar arsaya dönüşmemişti. Bereketli topraklar kat karşılığı müteahhitlerin insafına bırakılmamıştı. Hayat vardı işçilerin derme çatma barakalarında… Kimse kimseyi ufak bir menfaat için satmıyordu. Aynı dünyayı paylaşmanın berkittiği insanlar vardı. Hayat vardı… Canlıydı gece gündüz her yer… Gerçek vardı, insan… Gerçekten insan vardı. Çukurova’nın yiğit, yoksul, samimi, candan insanlarını anlatmıştı Ahmet Arif en sahicisinden. Çukurova’nın ve Çukurovalının şiirini yazmıştı öyle yürekten, öyle içten…

Yeni zamanlarda portakal çiçeği kokmuyor Çukurova. İnsanı mesteden, kendinden geçiren toprağın kokusu çekip gitmiş buralardan. Bağlardan, bahçelerden apartmanlar yükseliyor. Güneşi göremiyor çocuklar. Rüzgâr dokunmuyor saçlarına çocukların. Göklerde özgürce salınan uçurtmalar yok. Yazlık sinemalar darmadağın olmuş. AVM sinemalarında geceyi gündüzü bilmiyor çocuklar. Yağmur bir lanet gibi yağıyor asfalta. Adana betondan dağlara kesmiş, sokaklar asfalta… Eski yarenlikler, dostluklar, ölümüne arkadaşlıklar yok olup gitmiş. İnsan bir makine kadar mekanik… Dostlukların yerini menfaat, çıkar denen canavar ele geçirmiş. Bir zamanlar bir ekmeği paylaşan insanlar birbirini arkadan bıçaklamaya başlamış. Yiğitlik uzak zamanlara dair bir menkıbe gibi anlatılır olmuş.  

Evet, Arif şiirini yazmıştı bu toprakların öyle içten, öyle derin. Zafer Doruk da hikâyesini anlattı, anlatıyor bu toprakların, bu coğrafyanın. Öyküsünü yazıyor… Ahmet Arif’in bıraktığı yerden başlıyor anlatmaya, söylemeye… Çocukluğunun masal ülkesi Adana’yı anlatıyor. Hayallerin pusuna gömülmüş Adana’yı… Adana’nın üstündeki zamanın betondan tüllerini kaldırıyor. Perdeleri aralıyor ve cümlelerin iksiriyle bakıyor Adana’ya. Baktırıyor… Sanki binlerce yıl öncesinde kalmış çocukluğunu arıyor: Kuşçuları, mahalle arkadaşlıklarını, sımsıcak dostlukları, sokak düğünlerini, bayram yerlerini, yazlık sinemaları, Çukurova Çiftetellisini, sokak oyunlarını, cibinlikli damları, yeri göğü inleten Ferdi Tayfur kasetlerini, kasnaklı uçurtmaları, Amerikan Pazarını, güvercinleri, kedileri, geniş bahçeleri, gelinlik giyinmiş tarlaları, serin avluları, nemli gölgeleri, bağları, kanal boyu yoksulluğa eşlik eden kurbağa seslerini, yosunlu sularda çimen çocukları, tozlu yolları, tozlu yollarda koşturulmuş bir ömrü… Çocukluğu anlatıyor, çocukları… Hepimizin bitmez tükenmez masal ülkesi çocukluğu…

Bugün her ne kadar görülmese de, hissedilmese de Adana geçmişten günümüze kendine has kültürüyle, yaşam pratiğiyle, renkliliğiyle, zenginliğiyle çok ayrı bir yerde durur. Toprak ağasından işçisine, zengininden fakirine, doğulusundan batılısına bir renk cümbüşüydü adeta. Türkü, Kürdü, Lazı, Çerkezi, Arabı, Boşnağı, Abdalı, Çingenesi, yerlisi, yolcusu, müslimi, gayrimüslimi, inançlısı, inançsızı hep bir arada, birlikte, birbirini ötekileştirmeden iç içe, can cana yaşardı. Ülkenin başka hiç bir yerinde bulunamayacak bir ilişki, samimiyet vardı. Şimdilerde şehir büyüdü. Büyük bulvarlar, çok katlı binalar, dev siteler, alış veriş merkezleri o sıcak, samimi mahalleleri yok etti. Kapitalist ilişki biçimi yutuverdi şehri. Dışarıdan bakınca bir düğün yerine benzeyen sokaklar, betonların içinde kaybolup gitti. İşte Zafer Doruk’un öyküleri bu kaybolup gidenlere birer ağıt, gelmiş olana da bir eleştiri olarak okunur. Onun öyküleri kadim Adana’nın tozlanmış, silikleşmiş yüzüne üflenen bir nefes gibi. Yeniden ortaya çıkıyor eski Adana. Yeniden netleşiyor flu fotoğraflar. 

Doruk cümlelerden müteşekkil tezgâhını kurar öykünün pazarında. Hayalin ve gerçeğin en derininden çıkar gelir cümleler, dizilirler sayfalara… Dizilirler muntazaman… Hemen her öyküsünde yoksulluğu, derdi, kederi, hüznü, sevinci anlatır Doruk. Duygusallığımızı, öfkemizi, yitikliğimizi, yitmişliğimizi, nahifliğimizi, umudumuzu, her şeye rağmen içimizde sımsıcak duran umudu… Bizi anlatır, bize ait olanı… Dümdüz yürüyeni de suça batanı da… Sokağı, arka mahalleyi de… Arka mahalledeki loş evleri de… aşkları da, âşıkları da… Hayatın bütün ağırlığının omuzlarına çöktüğü babaları da, her dem gözü yaşlı anaları da… Torbacıları da, bıçkın delikanlıları da…  Yolu, kahveyi, otobüsleri, dolmuşları, her yeri; rengarenk bir dünyayı… Ahenksizlik içinde imrenilesi bir ahengi… Öykülerindeki kahramanlarla Adana’nın eski mahallelerinde, sokaklarında dolaşırken bir anda karşılaşabilirsiniz. Süslü Yakup, Değnekçi Sülo, Düztaban Zöhre, Uzatmalı İşsiz İsmail, Berber Kemal, Tatlıcı Hasan, Kocavezirli Yırtık Sabahat, Şahbaz Nermin, Şaşı Ömer, İsmiyel, Sakallı, Ebleh Hasan, Köpekçi Adnan, Şaşı Ömer, Kuşçu Kamil, Maral, Eskici Cafer, Dalgacı Memet, Kör Ethem, Tahir Bey, Memiş Emmi… Adana’nın sokaklarında yürüyenler, koşanlar, koşturanlar, kapı önlerinde oturanlar, kavga edenler, konuşanlar, sesler… 

Zafer Doruk’un öyküleri, yazıları hiçbir zaman şehre dışarıdan bakmaz. İçeriden, içerden biridir O. İçlidir cümleleri… Adana’yı her zerresine kadar yaşamış, görmüş, deneyimlemiş biridir. Yazdıkları sırıtmaz. Halkın içindedir, halktan biridir her daim. Nitekim kendisiyle yaptığımız bir söyleşi de şunları söyler: “Yirmili, otuzlu yaşlarda esnaflık yaptım, pazarcılık yaptım, kıyı mahallelerden, halktan dostlarım, arkadaşlarım oldu, hâlâ zaman zaman yanlarına uğrar, takılır, sohbetlerine, muhabbetlerine katılırım. Onlarla birlikteyken yazar-okur kimliğimi açıklamam, o konuya girmem, sorarlar, geçiştiririm, onların dışına çıkıp özel biri gibi görünmemeye çalışırım. Zaten hep öyleydim, ben de o mahallelerde büyüdüm, hayatım edebiyatla kesiştikten sonra da onlardan biri olarak yaşamayı sürdürdüm. Bu yaşam biçimim yazı hayatıma, öykülerime de yansıdı elbet; işin kaynağında yazıyorum çünkü. Öykülerimde diyalogun, insan ve mekân betimlemelerindeki doğallığın özü buralardan geliyor sanırım.”

Zafer Doruk’un “Çal Dedim Klarnetçi Çocuğa, Aşkgüzar, Soyka, Beyaz Atlı Geceler, Kimselere Yâr Olmayan Kuşlar, Karsambaç, Âlemciler” kitapları Adana’yı, Adana insanını anlatıyor olsa da öykülerinde bütün insanlığa, insana dair izler barındırır. Hayatın, yaşamın, varlığın, varoluşun, varolmanın, emeğin, alınterinin, dostluğun bütün renkleri sayfalara yansır. Onda gözlem gücü, hayata duyarlı olmak, birebir yaşamak ve hissetmek her zaman bütün canlılığıyla kendini hissettirir. Ne eksik ne fazla ince bir dil işçiliği… Odağını yitirmeyen, dile getirdiği gerçekten kopmayan bir öykü yapısı… 

Çukurova’yı, Adana’yı bütün sıcaklığıyla, samimiyetiyle anlatan; hayatımızın hazinesi çocukluğumuza her dem dönmemiz gerektiğini öyküleriyle gösteren Zafer Doruk koca bir teşekkürü hakediyor. Etrafımızı saran tek düze, yoz, basmakalıp kültür ve ilişki biçimlerinin dışında sahici, çok renkli bir dünyanın var olduğunu hissettiriyor hepimize. Kapitalist, bireyci bir anlayışın çok dışında dayanışmacı, birbirini gözeten, varlığı ve yokluğu paylaşan insanların bu coğrafyada fazlasıyla bulunduğunu yine hepimize gösteriyor. Aslolanın aynı ortamlarda yaşayıp ayrı insanlar olmak değil; aynı ortamlarda aynı kaderi paylaşmayı bilmek olduğunu söylüyor. Bir arada olanların birbirinden haberdar olmalarının gerekliliğine işaret ediyor.

Muaz ERGÜ

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir