Zeki Ömer Defne’yi 2 Aralık 1992 tarihinde kaybetmiştik. Onun vefat haberini –Mehmet Kaplan Hoca’nın Süheyl Ünver için kullandığı deyimi ben de Muhsin Karabay için tekrar edeyim- “kültür karıncası” dostum Muhsin Karabay’dan haber aldım. Ve birlikte onu son yolculuğuna uğurlamaya gittik. Hayatını mahzun yaşayan ve ölüme de mahzun giden Zeki Ömer Defne’yi İstanbul’da vatan toprağına verdik.
Bugün Çankırı’nın ona gösterdiği vefa[1], bana Defne’nin şu mısralarını hatırlattı:
Şayet sana birgün hatırlatırsa
Bir vapur, bir duman ve bir ses bizi;
Göreceksin hâlâ bu sahillerde
Göklerden inmeyen ellerimizi.
Bir müsait rüzgâr eser de belki
Birgün bizlerden de bahseder deniz
Biz o saatlerde yankılar gibi
Belki bir mazide gezinmekteyiz.
(Hatıralar I, DÇÜ, s. 91)
Defne’nin halk şiiri tarzında yazdığı memleket şiirlerinin ardından, şahsî duygulara ağırlık veren şiirler kaleme alması, duyargalarını kendi içine çevirmesi, bize onun yalnızlığını, sabrını ve mücadeleci ruhunu aksettiren şiirler getirmiştir.
Onun kitaplarının isimleri de bu açıdan manidardır. İlk kitabının adı “Denizden Çalınmış Ülke”dir[2]. Sakin hâlde iken bakıldığında ruha dinginlik veren deniz, derinliklerinde ne sırlar saklar.. Kalın su tabakaları altında ne çeşitli hayat maceraları vardır… O durgun görünüşün derinliklerinde ne volkanlar gizlenir. Denizden Çalınmış Ülke kimsenin bilmediği, gitmediği, sırlarını yalnız şâire açan bir belde olarak düşünülebilir. Hâşim’in O Belde’si gibi…
Defne’nin dış görünüşü de suyun sâkin hâlini andırırdı. Deniz suyunun maviliği gözlerine vurmuştu. Ancak şiddetli bir rüzgâr –şairi bağrına çekiveren bir duygu sağanağı-, onun içindeki volkanları açmasına yeterdi. O zaman da Yahya Kemal’in Açık Deniz[3] şiirinde tasvir edilen denizin “heybetli hüznü” onun şiirlerini sarıverir, bu ruh hâli mısralara yansırdı.
Diğer iki kitabının adı da onun karakterini yansıtırlar: Sessiz Nehir- Puyalar I[4] ve Kardelenler-Puyalar II[5]… Bu isimler, derinliklerinde biraz önce bahsettiğimiz volkanları gizleyen birer örtü olmakla, şairin dış görünüşünü temsil ederler. Su da, kar da sükûnet içinde iken -fırtına veya tipi haricinde- insanın ruhuna ürperti vermez. Derinliklerinde barındırdıkları son derece canlı ve muharrik yaşantıyı ilk bakışta göstermezler. Nehir, sessiz akar. Ama bünyesinde neler götürmekte, hangi sırları nerelere taşımaktadır? Bir çağlayan hâline dönüştüğü yerlerde uğultusu nasıl kulakları doldurur… Kardelen ismi de bizde karla kaplı uçsuz bucaksız bir manzarayı ve bu soğuk örtünün altından ona nispet çıkan bahar gülücüğünü -kardelen çiçeği- hatırlatır. Dışa hâkim olan sükûnet, ıssızlık, durgunluk iç ile tezat teşkil eder. Bu sessiz örtü günün birinde, belki zorlukların aşılmaz kuşatıcılığında ansızın bir yerinden delinir ve oradan şairin iç dünyası görünür.
Son iki şiir kitabına ikinci isim olarak “Puyalar” adının verilmesi de semboliktir. And Dağlarında yetişen ve 60-70 sene sonra ömrünün görkemli biricik çiçeğini veren bu bitki, Zeki Ömer Defne’nin şiir işçiliğini, bu işçilik sonunda ortaya çıkan şiirlerini temsil eder. Puya’nın dışarıdan sessiz sedasız, durgun gibi görünen hayatiyeti, içten içe bütün karmaşıklığı ile sürer ve bu bitki ömrünün en güzel çiçeğini yaratmak için, görünmez bir faaliyet gösterir.
Zeki Ömer Defne de öyledir. Her eserini vermek için dışarıdan görülemeyen, ama hücrelerinin her yanını kaplayan bir iç çalışma ile kendisi için her biri birer puya çiçeği olan şiirlerini örer. Zamanla bu şiirlerin her biri birer puya bitkisine dönüşürler ve okuyanların ruhlarında/gönüllerinde puya çiçekleri açılmasına vesile olurlar.

Onun, “Dede Korkut Hikâyeleri Üzerinde Edebî Sanatlar Bakımından Bir Araştırma,”[6] isimli bir başka eseri daha vardır. Bu eser, Defne’nin içindeki bir başka fırtınanın izlerini taşır. Sanırım bu çalışma Defne’nin İ.Ü. Edebiyat Fakültesi’nden mezuniyet tezidir. 1939 yılında hazırlanan bu tez, ancak 1988 yılında TDK tarafından yayımlanmıştır. Defne’yi ömrünün son 10 yılında şahsen tanımak imkânını buldum. Görev yaptığım Türk Edebiyatı Dergisinde 1984 yılından itibaren bazı şiirleri yayınlandı[7], Türk Edebiyatı Vakfı’nda konuşmaları oldu. Ve ben bu süreçte zaman zaman kendisiyle konuşmak imkânını da buldum. Bu konuşmalar sırasında Prof. Dr. Ali Nihat Tarlan’a asistan olamayışını daima üzüntüyle anmıştır. Asistanlık imtihanından kısa bir süre önce yakalandığı sürmenajın onun elinden bu imkânı aldığını hep söylemiştir. İşte Dede Korkut Hikâyeleri üzerindeki araştırması, Zeki Ömer Defne’nin içindeki bilim adamı olma arzusunu yansıtan bir çalışmadır.
Defne’nin kitap isimlerinden hareketle, onun kişiliği üzerinde daha geniş yorumlar yapılabilir. Ama asıl konumuza geçerek bahsi burada kesiyoruz.
***
Defne’nin ilk kitabı “Denizden Çalınmış Ülke”nin başında şöyle bir ithaf yer alır:
“ Aziz Üstat,
Bir gün Galatasaray Lisesi yakınlarındaki Agatokli Perükâr (Berber-Kuaför) Salonu’nda ‘Defne sen, halk tarzına devam edecek ve onu yeni imkânlar, yeni mevzular içinde inkişâf ettireceksin..’ demiştiniz.
Hocalık hayatımın bütün bir haftayı dolduran çalışmalarından arttırabildiğim zamanlarında, bu vadide yazdığım bazı şiirlerimle işte, ilk defa huzurunuzdayım üstadım.”
Bu ithafın yapıldığı kişinin Yahya Kemal olduğunu yine Defne’den öğreniyoruz. Bu ithaf bizim çalışmamız açısından önemlidir. Defne Galatasaray Lisesinde 1950-69 yılları arasında öğretmenlik yapmıştır. Muhtemelen Yahya Kemal’le karşılaşması 1950’den sonradır. 1940’tan sonra başlayan “Garip” akımına kapılmayışı ve geleneğe bağlı kalışında onunla tanışıklığının da rolü olmalıdır. Yahya Kemal’in kendisine söylediği sözde geçen “halk şiirini yeni imkânlar, yeni mevzular içinde inkişâf ettirme” tavsiyesini, Zeki Ömer’in bilhassa son iki kitabındaki şiirlerinde uyguladığını görüyoruz.
Memleket güzelliklerini anlattığı ilk şiirlerinden sonra, şahsi duygulara, plâstik sanatlara, mimariye, mitolojiye doğru kayan şiir konuları, onun gerçekten halk şiirine yeni imkânlar, yeni mevzular kazandırmak gayretinde olduğunu gösterir.
Behçet Necatigil, hocası da olan Zeki Ömer Defne hakkında 1978 yılında yazdığı bir yazıda[8] Defne’nin şiirinin bu yönünü tespit eder.
Prof. Dr. Mehmet Kaplan da Defne’nin duygularını semboller vasıtasıyla ortaya koyarak ve konuyu tezatlı bir şekilde ele alarak, kendine has bir şiir tarzını yakaladığını belirtir[9].
Bütün bunlardan Zeki Ömer Defne’nin bilinçli bir şiir macerası olduğu sonucunu çıkarabiliriz. Yahya Kemal’in sözlerine değer vererek onları ilk eserinin başına alması, şairin Yahya Kemal’e bağlılığını ve hayranlığını da gösterir. Yahya Kemal şiirlerinin kitaplaştığını sağlığında görememişti. Zeki Ömer ondan biraz daha şanslıdır. İlk kitabı, ilk şiirinin yayımlanmasından tam 48 yıl sonra yayımlanır[10]. Daha sonra yayınlanan iki kitabı ile (1985-1988) bu sayı üçe çıkar. Üç kitapta 250 civarında şiir toplanmıştır. Her üç kitapta tekrar yayınlanan şiirler de bulunmaktadır. Bunlar çıkarılırsa şiir sayısı daha aşağılara düşer.
Biz bu çalışmamızda Zeki Ömer Defne’nin Denizden Çalınmış Ülke kitabında yer alan ve sonraki kitaplarında tekrar yayınladığı 5 şiiri üzerinde durmak istiyoruz. Bu beş şiiri seçmemizin sebebi, şairin sonraki yayınlarda şiirleri yeniden ele alarak, onlarda önemli değişiklikler yapmış olmasıdır. Şiirlerin ilk ve son hâllerini karşılaştırarak, Defne’nin şiirlerinde yaptığı işlemelerin onları nasıl etkilediklerini gözden geçireceğiz.[11]
Denizden Çalınmış Ülke’de yayımlanan ve işlendikten sonra diğer iki kitapta tekrar yer alan şiirler şunlardır:
Fıskıye (s. 27), Orta Anadolu (s. 46), Nerden Teşrif (s. 55), Ulu Sabah (s. 99) ve Anıtkabir’in Taşları (s. 111).
Fıskiye
Bir ateşten fıskiye bağrımda gece gündüz
Döner mevlevî mevlevî.
Kuşlar gider semada semâlarına o suyun
Konar mevlevî mevlevî.
Kuşlar gelir bu havuzun içinde çerağ çerağ
Yunar mevlevî mevlevî.
Çıkar ruhum mevlevî mevlevî her an sana,
İner mevlevî mevlevî.
Yanar ney’ler… hasretler seni havada kül kül
Anar mevlevî mevlevî.
Bu aşk sönse de öbür dünyada yanmağ üzre
Söner mevlevî mevlevî.
1963
Denizden Çalınmış Ülke/1971, s. 27
Sonsuz Sema’
Sayın Cahit Atasoy’a
Bir alev fıskiyedir dün ü gün şevkin bağrımda,
Sanki durmuş semâa milyonlarca pervâne
Döneer, dönerler mevlevî mevlevî.
Ve uçup gelir bilinmez bir yerlerden bir kuşlar
O yalaz yalaz suların eleğimsemâlarına
Konaar, konarlar mevlevî mevlevî.
Bâzan bir yücelere uçarlar niyaz niyaz,
Süzülüp rahmet bâzan da ol yücelerden
Yağaar, yağarlar mevlevî mevlevî.
Ve bir mansûr üfürülür dergâh-ı dilde, her nefes
Nice bir Mansûr-ı aşk meydân-ı dilde ber-dâr
Döneer, dönerler mevlevî mevlevî.
Ve sürer bu minvâl üzre ölende de bu semâ’:
Taş u toprağım anda da çağıra seni
Yanaar, yanarlar mevlevî mevlevî.
06.06.1986
Kardelenler-Puyalar II/ 1988, s. 94
Fıskiye şiiri 1963 yılında kaleme alınmıştır. Mevleviliğin semaını konu alan bu şiir daha sonra Sonsuz Sema’ adıyla Kardelenler/Puyalar II isimli kitapta yer alır. Şiir bu yeni şekli ile Cahit Atasoy’a[12] ithaf edilir. Yazılış tarihi günü olarak da 06.06.1986 tarihi verilir. Şiir Türk Edebiyatı Dergisi’nin Ağustos 1986 tarihli sayısında da yayımlanmıştır.

1963 yılında yazılan Fıskiye şiirinin iskeleti üzerine oturan bu şiirde isminden başlayarak önemli değişiklikler yapılmıştır. Sonsuz Sema’ şiiri ilk hâlinden çok farklı bir yapıya kavuşturulmuştur. Denilebilir ki ilk hâliyle benzerliği sadece “mevlevî mevlevî” rediflerinden ibarettir.
Şiir, öncelikle şekil bakımından değişikliğe uğrar. Fıskiye, ilki 14/15 ikincileri 8 mısra olmak üzere 6 ikilikten oluşmaktadır. Sonsuz Sema’da ikilikler üçer mısraya çıkar. Son mısralar 11 hecelidir. İlk iki mısra ise 13-16 hece arasında değişir. Şiir üçer mısralık 5 kıtada biter. Önceki şiirden sayı olarak üç mısra daha fazladır.
Şiirdeki asıl değişiklik, iç yapıda meydana gelir. Şair yeniden ele aldığı şiirinin ilk kıtasında şiirin eksenini değiştirerek işe başlar. Fıskiye’de “ateşten bir fıskiye” dönmektedir. Sonsuz Semâ’da dönen ise şevktir:
Bir alev fıskiyedir dün ü gün şevkin bağrımda,
Sanki durmuş semâa milyonlarca pervane
Döneer, dönerler mevlevî mevlevî[13]
İlk mısradaki “ateş” kelimesi de “alev”le değiştirilmiş ve mısra yeniden kurulmuştur. Alev kelimesinin daha hareketli ve daha narin olması, rüzgârla uzayıp dalgalanması, alevden fıskiyeye benzetilen “şevk”in dansını daha canlı hâle ve etkileyici hâle sokar. Alev yakıcılığı, fıskiye ise su ile özdeşleşmiş olması bakımından serinliği temsil eder. Defnenin kullanışında fıskiyeden su değil, alevler fışkırmaktadır. Bu, şairi şevkten ibaret hâle getiren aşkın yakıcılığını temsil eder. Allah aşkının, âşığın gönlünü yangınlarla kavurmasına rağmen âşık, diğer varlıklara huzur ve sükûn yayar. İkinci kıt’ada bu fıskiyenin gökyüzüne ulaştırdığı alev dalgaları “yalaz yalaz sulara” dönüşecek ve kuşlar bunların oluşturduğu gökkuşağına konarak aynı aşka ortak olacaklardır. Ama, kuşlardan daha önce pervaneler vardır. Alev kelimesine ek olarak ikinci mısrada pervaneler de yer alırlar. Allah aşkının verdiği coşkunlukla her gönül pervaneler gibi sema etmeye başlar. Milyonlarca pervane, Allah aşkı ile yanan, bu yanışın şevki ile dolu milyonlarca gönlü sembolize eder. Bu gönüller coşkunluğu son mısrada şairin imlasına da yansır ve “döner” kelimesi “döneer” şeklinde önce uzatılarak yazılır, daha sonra çokluk şeklindeki tekrarla coşku iyice doruğa ulaşır.
İki şiirin ilk bölümünü karşılaştırdığımızda, hayal, söyleyiş ve semboller bakımından ikinci şeklin daha güçlü olduğunu ve ruh coşkunluğunu okuyucunun zihninde bir tablo gibi canlandırdığını söyleyebiliriz.
Fıskiye’nin kuşlar kelimesiyle başlayan iki beyti de bu şiirde (Sonsuz Semâ’) yeniden ele alınarak geliştirilir. Takdim-tehir yapılarak Sonsuz Sema’da kuşların gelişi önceye alınır. Fıskiye, dolayısıyla su imajı ikinci kıt’ada da sürer. Alevden fıskiyenin göklere uzanan ve rengârenk gökkuşağına dönüşen kollarına, “bir yerlerden uçup gelen bir kuşlar” konarlar. Semaya onlar da ortak olurlar ve mevlevî mevlevî dönmeye başlarlar. Gökyüzünün derinliklerine doğru yalazlanan ve çeşitli renklere bürünen alevler, o alevlere konmuş kuşlar ve bütün varlığı kaplayan semâ’ şairin ruhundaki rengârenk manevi dünyayı adeta tablolaştırır. Fıskiye, alev, su, kuş sembolleri ile şiir ilk şeklinden daha örtülü, ama daha etkileyici hâle gelir. Haşim’in Göl Kuşları[14]’nda çizdiği manzaranın bir benzerini Zeki Ömer Defne tarafından gökyüzünde çizilmiş buluruz. Bir farkla ki, Haşim’in tablosuna hüzün, Defne’ninkine ise şevk hâkimdir. Zeki Ömer Defne, somut varlıkları soyutlaştırmakta ve onları semboller hâline getirmekte ustadır. Alev, fıskiye ve su gibi somut varlıkları gösteren kelimeler; eleğimsağma (gökkuşağı) imajı ve sema’nın tedai ettirdiği dönerek cisimden kurtulma ve gökyüzüne yükselme hayali, bu soyutlaştırmayı sağlayan etkenlerdir.
Yine bu kıtanın ilk mısraında, Zeki Ömer Defne’nin şiirlerinde çok tercih ettiği bir söyleyişle karşılaşırız. “bir yerler, bir kuşlar, bir yüceler” şeklinde, belirsizlik sıfatı olan “bir” kelimesinin, çokluk halindeki isimlerle kullanılışını şair pek çok şiirinde tercih eder. Belirsizlik sıfatında sayı söz konusu değildir, ama kelime okuyanda, “bir” sayısını da çağrıştırdığı için, teklik ve çokluk arasında var olan zıtlık, bu iki kutup arasında gidip gelmeyi sağlar.
Sonraki kıtada kuşlar (belki dualar, belki gönüller) göğün yücelerine yükselirler ve rahmet şeklinde tekrar yeryüzüne dönerler. Elbette bu dönüş mevlevîliğin semâ’ının tedai ettirdiği bir hayaldir. Bütün kâinat belirli yörüngede sonsuz bir sema (dönüş) hâlindedir. Sema’ “ kâinatın ve hatta her bir zerrenin devir ve hareketini temsil eder. (…) Semâ tamamen psikolojik bir hâlettir. Mevlânâ ilk semâını Şems’le buluştuktan sonra ve onun teşvikiyle yapmıştır.”[15]
Defne’nin şiirinde, semâın şairin ruhu üzerinde bıraktığı etki ön plâna çıkar. Şair, bütün kâinata ruhunun ardından bakar. Kıta sonlarındaki “döneer, konaar, yağaar, yanaar” kelimelerinin ikinci hecelerinin uzatılması ve kelimelerin çokluk hâllerinin tekrarı onun ruhundaki coşkunluğu verir. Şiirin ilk şeklinde bu uzatma ve tekrarlar yoktur.
Fıskiyenin son üç beytinde ruh, ney, sevgiliye hasret ve Allah aşkı konu edilir. Bütün yükselişler dönüşler, inişler çıkışlar Allah’a kavuşmak içindir. Ölüm bu aşkın sönüşü gibi görülse de, öbür dünyada tekrar bu aşk alevlenecektir.
Fıskiyedeki bu üç beyit, Sonsuz Semâ’da üçer mısralık iki kıta halinde yeniden işlenerek birleştirilir. Ney, bir çeşidine ad olan “mansur”[16] kelimesiyle şiirdeki yerini muhafaza eder. Fakat bu defa münferit olarak zikredilmez, dergâh-ı dil (gönül dergâhı) tamlaması kullanılarak, insan gönlünün ayrılmaz bir parçası hâline getirilir. Allah aşkı ile yanan dervişin her inleyişi, onun gönül dergâhından gelen aşk neyinin sesleridir. Kıt’a, Allah aşkı ile dâra çekilen Hallâc-ı Mansur telmihi ile ifade gücünü daha arttırır. Gönül adamlarının Allah’a kavuşmak üzere ölümü göze aldıkları bir gönül meydanı. Bu meydanlarda dâra çekilmiş Hallâc-ı Mansurlar… Onlar da devamlı sema etmektedirler. Bizce 4. kıtanın son mısraının ilk kıtanın son mısraı ile aynı oluşu şiiri zayıflatan bir unsurdur. İlk kıtadaki pervaneler ile dördüncü kıtada darağacında asılı Mansur hayali ve semaın belirgin hareketi “dönmek”, şairi, “Döneer, dönerler mevlevî mevlevî” mısraını tekrar kullanmaya mecbur bırakmıştır.
Son kıtada, daha önceki şiirde ölümle kesintiye uğrayan aşk/sema sürekli hâle getirilir. Bu, şiirin genel akışına uygundur. Şiirin son şekline eksen olarak getirilen “şevk/coşkunluk” duygusunun devamını sağlar. Dünyada Allah aşkı ile coşan gönüller[17], ölüm hâlinde bile bu coşkularından hiçbir şey kaybetmeyecekler, şevklerini taş ve topraklarına da yayacaklar ve onlar da sonsuz semaya dahil olacaklardır. Döndükçe yanacaklar, yandıkça döneceklerdir. Şiirin bütününe hakim olan soyutlaştırma faaliyetinden taş ve toprak gibi varlıklar da nasiplerini alacaklardır.
Defne’nin şiirinin her iki şekline kısa bir göz atış sonucunda, Fıskıye şiirindeki anlatımın ve sembollerin estetik endişe ile daha zarif ve uçucu hale getirildiklerini, “ateşten fıskiye” sembolünün şiirini ekseni olmaktan çıkarıldığını; daha soyut ve insan ruhunu kavrayıcı bir özellik taşıyan “şevk” sembolünün eksen olarak kullanıldığını görüyoruz.
En somut varlık olarak yer alan kuşlar bile şiirin son şeklinde vücutlarını kaybetmiş, esîrî (uçacak gibi hafif) varlıklar hâline dönüşürler.

Bu ameliye şiirin bütünde devam eder. “Niyaz niyaz” tekrarının sağladığı ruhlaştırma ve kütleden arındırmayı, suyu/yağmuru çağrıştırmasına karşın “yağmak” fiili bile bozamaz. Mansur (ney), gönül dergâhında üflenmek suretiyle; Hallâc-ı Mansûr, aşk meydanında dara çekilmek suretiyle; taş ve toprak, yanarak semaya katılmak suretiyle kütlelerini kaybederler ve uçucu varlıklar (esîr) hâline gelirler.
İlk şiirde bütün çabaya rağmen kaybolmayan somutun ağırlığı, ikinci şiirde tamamen ortadan kalkar. Defne semâyı, insanlar başta olmak üzere bütün kâinatı saran “şevk” hâlinin, varlıkların vücutlarını ortadan kaldırıp, onları tamamen aşktan ibaret hâle getirerek Allah’a ulaştıran bir “psikolojik hâl” olarak görmüş ve Sonsuz Semâ’da şiir, duygu ve sembol bütünlüğü içinde canlandırmıştır. Bizce şiirin tek aksayan yönü daha önce belirttiğimiz gibi, “Döneer, dönerler mevlevî mevlevî” mısraının tekrarlanmasıdır. Ancak bu aksamaya rağmen, şiir son şekliyle ilk durumundan öylesine ayrılmıştır ki, Fıskiye şiiri bugün ancak Sonsuz Semâ’nın eskizi olarak değerlendirilebilir.
Fıskiye şiirinin yazıldığı 1963 yılından Sonsuz Sema’nın yayınlandığı 1986 yılına kadar geçen 23 yılda şairde meydana gelen estetik gelişmeyi bu iki şiirin karşılaştırılması sonucunda görebiliyoruz.
İsa KOCAKAPLAN
(Edebiyat Burcu’ndan)
Dipnotlar
[1] Bu yazı, Çankırı Valiliği tarafından 19-20 Eylül 2003 tarihlerinde düzenlenen “Doğumunun 100. Yılında Zeki Ömer Defne ve Çankırılı Şairler Sempozyumu”nda tebliğ olarak sunulmuştur.
[2] Zeki Ömer Defne, Denizden Çalınmış Ülke, MEB Yayınları, 1971.
[3] Yahya Kemal’in okyanusun coşkunluğunu anlatan mısraları şöyledir:
Garbin ucunda bir, son kıyıdan en gürültülü
Bir med zamânı, gökyüzü kurşunla örtülü,
Gördüm deniz dedikleri bin başlı ejderi;
Gördüm güzel vücudunu zümrütliyen deri
Keskin bir ürperişle kımıldandı anbean;
Baktım ve anladım ki o ejderdi canlanan.
Sonsuz ufuktan âh o ne coşkun gelişti o!
Birden nasıl toparlanarak kükremişti o!
Yelken vapur ne varsa kaçışmış limanlara,
Yalnız onundu koskoca meydan ve manzara!
(Kendi Gök Kubbemiz, s. 15)
[4] Zeki Ömer Defne, Sessiz Nehir/Puyalar-I, İstanbul 1985.
[5] Zeki Ömer Defne, Kardelenler/Puyalar-II, İstanbul 1988.
[6] Zeki Ömer Defne, Hikâyeleri Üzerinde Edebî Sanatlar Bakımından Bir Araştırma, TDK Yayınları, Ankara 1988.
[7] Zeki Ömer Defne’nin ilki Ekim 1984’te olmak üzere sağlığında Türk Edebiyatı’nda 31 adet şiiri çıkmıştır. Bunlar arasında daha önce kitaplarına girmiş olanlar bulunduğu gibi, dergide yayımlandıktan sonra son kitabına girenler ve kitapları dışında kalanlar da vardır.
[8] Behçet Necatigil’in tesbiti şöyledir: “ Zeki Ömer Defne, 1945’lerde bir kavşağa gelir, bir süre iki seçenek arasında duraklar ve 1950’lerde Saz Şiiri içerik ve deyişlerini de göz önünde tutarak, artık görünüm ve tablo şiirinden iç yaşantı şiirine geçer.” ( “Doğumunun 75. Yılında Zeki Ömer Defne”, Milliyet Sanat Dergisi, S. 285, Temmuz 1978.)
[9] Mehmet Kaplan, Ziller Çalacak, Cumhuriyet Devri Türk Şiiri, KBY, Ankara 1990, s. 289-297.
[10] Zeki Ömer’in ilk şiiri 1923 yılında Çankırı’da yayınlanan Halk Yolu gazetesinde çıkmıştır. İlk kitabı Denizden Çalınmış Ülke ise 1971 yılında yayımlanır.
[11] Şimdilik Fıskıye şiiri ile yetiniyoruz. Diğer 4 şiir daha sonraki yazılarımızda ele alınacaktır.
[12] Mustafa Cahit Atasoy: (Trabzon, 1926- İstanbul, 3 Nisan 2002) Bestekâr, koro şefi. Hakkında geniş bilgi için bk. Türk Edebiyatı, Mayıs 2002, s.77.
[13] Burada Yahya Kemal’in şevki merkez alan bir beytini de hatırlatalım:
Bezm-i Cemşîd’de devrân ki kadehlerle döner
Şevk şeb-tâ-be seher raks-ı mükerrerle döner
(Tanbûri Cemil’in Ruhuna Gazel, Eski Şiirin Rüzgârıyle, s. 81)
[14] Haşim’in Siyah Kuşlar isimli kıta’sı şöyledir:
Gurûb-ı hûn ile perverde-rûh olan kuşlar
Kızıl kamışlara, yâkût âba konmuşlar
Ufukta bir ser-i maktu’u andıran güneşi
Sükût-ı gamla yemişler ve şimdi doymuşlar
(Kanlı gurup ile ruhlarını doyuran kuşlar/ Kızıl kamışlara ve yakut renkli suya konmuşlar Ufukta bir kesik başı andıran güneşi/ Gamlı bir sessizlik içinde yemişler ve şimdi doymuşlar) (İsa Kocakaplan, Ahmet Haşim, Timaş Yayınları, İstanbul 2001, s. 72)
[15] İskender Pala, Ansiklopedik Divan Şiiri Sözlüğü, LM Yayınları, İstanbul 2002.
[16] Allah’ın yardımıyla zafer kazanmış anlamına gelen kelime, aynı zamanda bir ney çeşidinin de adıdır. (Bkz. Ferit Devellioğlu, Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Lûgat.)
[17] Yine Yahya Kemal’in bir beytini aynı duyguyu işlediği için burada hatırlatıyoruz:
Dünyâda bu iksîr ile mes’ûd olan ervâh
Ukbâda da sermest-i müdâm olsun erenler
(Dünyada bu içki ile mutlu olan ruhlar/ ahirette de sürekli sarhoş olsunlar)
(Veda Gazeli, Eski Şiirin Rüzgârıyle, s.79)

Son Yorumlar