Muaz ERGÜ: Edebiyat, hiçbir zaman bütünüyle yalnız başına yapılan bir iş olmadı. Dergiler, yayınevleri ve edebî çevreler; yazarların birbirini bulduğu, etkilediği, tartıştığı ve birlikte dönüştüğü alanlar yarattı. Pek çok edebî kuşak, akım ve güçlü metin, bu karşılaşmaların içinden doğdu.
Bugün edebiyatın dolaşım alanı geçmişe göre hiç olmadığı kadar geniş. Dergilerin ve yayınevlerinin yanına ödüller, festivaller, atölyeler, söyleşiler ve sosyal medya ağları eklendi. Bir yazarın sesini duyurabileceği mecralar çoğalırken görünür olmanın yolları da çeşitlendi. Ancak yolların çoğalması, iyi bir metnin kendi yolunu bulmasını gerçekten kolaylaştırdı mı? Yoksa metnin dolaşıma girmesinde, konuşulmasında ve okura ulaşmasında edebî ilişkilerin ağırlığı daha da mı arttı?
Belki de mesele, edebî çevrelerin varlığından çok, metin ile çevre arasındaki ilişkinin nerede konumlandığında düğümleniyor. Birlikte üretmek, birbirini beslemek ve dayanışmak edebiyatın doğasında var. Fakat bütün bunların ortasında, eski ve biraz da romantik bir inanç hâlâ yaşamaya devam ediyor: İyi metin, er ya da geç yolunu bulur.
dibace.net olarak bu kez, bu inancın bugün hâlâ ne kadar geçerli olduğunu soruşturuyoruz.
Edebiyat tarihinde nice yazar, bir derginin, bir topluluğun ya da bir kuşağın içinden sesini duyurdu; kimileri ise bütün bunların dışında kendi yolunu açtı. Bugün dergilerin ve yayınevlerinin yanına ödüller, festivaller, atölyeler ve sosyal medya ağları da eklenmişken, sizce bir yazar, herhangi bir edebî çevreye dâhil olmadan yalnızca metninin gücüyle kendine alan açabilir mi?
İyi metin, hâlâ kendi yolunu bulabilir mi?
Zeynep Kahraman Füzün: Bu soruyu sorduğunuza göre şundan eminsiniz: Kötü metin iyi metnin önüne geçebilir. Sadece siz değil herkes emin. Hadi iyimser olalım. Vasat metin iyi metnin önüne geçebilir. Olmadı. Bu cümleyi tekrar kuruyorum. İyi metin özgün metnin önüne geçebilir. O halde sorunuzu da değiştirelim. Özgün metin kendine yer bulabilir mi? Ben bir yayıncı olsam hangi rafa koyacağıma karar veremediğim bir metni basmazdım ama bir yazar olarak öyle metinler yazıyorum. Peki kendime yer bulabildim mi? Nispeten.
Ödüller, atölyeler, dergiler diyorsunuz sorunuzda. Ödüllerle işim yok. Tanıdık bir rafa uygun olmadığım gibi ödüllere de uygun yazmıyorum. Öyle yapıyorlarmış çünkü. Ödül için yazılmış filan diyorlar. Artık ne demekse. Bilmiyorum. Bir gün ödül alırsam en büyük sürpriz bana olacak. Bir de atölyelerde toplu olarak metin değerlendiriyorlarmış duyduğuma göre. Kolektif öykücülük. Ben de eğitim veriyorum ama özelden eleştiriyorum. Bir keresinde başka atölyelerden mezun olmuş öğrencilerim “hoşafın yağı kesilmiş” diye ayaklanınca “acaba bende mi sıkıntı var” dedim ama elim gitmedi beraber değerlendirme işine. Belki de keramet oradadır. Bilemem.
Ben bir atölyeye katılmadım. Bir de unutmadan, taşrada (Anadolu’da) yaşadığımı söyleyeyim. Yalnızca dergiler var elimde avucumda. En başından beri sağ olsunlar öykülerime olumlu döndüler. Yavaş yavaş, sessiz sessiz yazdım. Öykü kitaplarımı da yazdığım dergilerin yayınevlerinde, onların isteğiyle çıkardım. İyi yazdığımı hiç iddia etmedim.
Bence mesele iyi yazmak değil zaten. İyi yazmayı, isteyen herkese öğretebilirim. Bir şey var ama işte öğretmediğim, daha ilk metinlerinde dikkatimi çeken bir ses, farklı bir üslup, özgünlük belki. Tek derdim de o özgünlüğü bozmadan doğru yazabilmelerini sağlamak. Bu arada özgün olanlar da yollarını açtı, çok çalışıp iyi yazabilenler de. Kolay mı oldu? Pek değil. Sorunuzu cevaplayabildim mi, bilmiyorum ama derdimi anlatabildim bence.
Teşekkür ederiz.

Son Yorumlar