Ayyıldız: “Sanırım Eski Kelimeleri Seviyorum”

Şiir ve öykü kitaplarınızdan sonra “Sin” adıyla bir roman yayımladınız. Mezar, gömüt gibi anlamlara gelen “Sin” kelimesini neden kitabınıza ad olarak seçtiniz?

Bir önceki öykü kitabımın adı Şikeste’ydi. Sanırım eski kelimeleri seviyorum. Birkaç farklı duyguya da tesir edebiliyorlar. Ama sorunun tam karşılığını anlatmak kitabı okuyacaklar için haksızlık olacaktır.

Yazmak zor bir süreç aslında. Sizi yazmaya iten nedenler hakkında neler söylersiniz? Neden yazmak gibi zaman alıcı, meşakkatli ve zahmetli bir yolu seçtiniz?

Bir şiir, ardından da iki öykü kitabı yayımladım. Yazma ediminin meşakkatleri elbet var. Saydığını şeylere onlarca başka madde ekleyebiliriz. Ama yazma isteği daha ağır bastı diyebilirim.

Anlatılması gereken bir hikâye vardı, bunu insanlarla paylaşmak istedim. Hem zaten oturdum, yazdım şekliyle de olmuyor.

Hem öykü hem roman yazarı olarak size bu iki tür arasındaki sınırları, benzer ve ayrı yanları sormak isteriz. Neler söylersiniz? Öykü mü roman mı daha kolay yazılıyor?

Her iki türün de kendine has özellikleri var. Kolay ya da zor olması mevzu bahis değil. Nicelik işin en kolay kısmı. Her iki türde de yüzlerce sayfa yazabilirsiniz. Lakin ortaya çıkan metin sizin için ne kadar doyurucu olabilir. Ona hangi seviyede “benim eserim” diyebilirsiniz.

Teknik anlamda öykü daha kısa olması onu daha kolay yazılabilir yapmıyor. Özgünlüğünü bırakmadan yoğunluğunu tutturmanız lazım. İşi tür olarak ayırmadan ortaya çıkan esere ne kadar çok emek verirseniz o kadar içiniz rahat ediyor. Asla kolay yazmak istemedim, kolay yazmak diye bir kavram yok bence.

“Sin”de bozkır var. Soğuk, gri, puslu, ayaza kesen bozkır atmosferi… Mekân olarak bozkır hakkında neler söylersiniz?

Bozkır bildiğim yer, doğup büyüdüğüm, hâlâ özlediğim yer. Çetin hayatları daha da zorlaştıran yer. İnsanı, hayvanı, doğayı hem ayıran hem de görünmez bir zamkla yapıştıran yer. Pek çok insan gibi ben de bu atmosferin asıl hikâyeyle olan kontrastını seviyorum. Nereden baktığınızla ilgili aslında. Ben yaz ortasında tükenmez kaleme üfleyen insanların hikâyelerini seviyorum.

Zor hayatları anlatıyorsunuz “Sin”de. Torunu hasta olmuş yoksul bir babaanne, evinden barkından habersiz sarhoş bir baba, zor hayatlar, başarısızlıklar, yıkımlar, çağın uzağında köyler… Nedir bunun sebebi? Neden böylesi kırgın, kırılgan hayatları anlatma isteği?

Özel bir çabam olmadı. Az önce konuştuğumuz gibi çetin bir coğrafyada söz ettiğiniz insanlarla başladı hikâye. Benim anlatma isteğimden çok yaşadığımız coğrafyada böylesi hayatların çokluğu diyebilirim. Sadece bozkıra özgü bir şey de değil üstelik.

Çeşitli sebeplerle kendi bozkırından koparılmış insanlar her yerde. Beton yığınlar içinde varoşlar, kenar mahalleler hep bozkır aslında. Metropolün çeperinde bir oyandan diğerine taşınan mutsuz insanlar yumağı her yanımız.

Türker Bey bizim tarihimiz bir anlamda da göç tarihi. Hâlâ göçümüz devam ediyor. Köylerden, kırdan kente göç… İnsanlar köyle kent arasında bölünmüş, yaşanan değişimlere alışamamış bir durumda. Ruhsal bir bölünme… Bir yanda kendini tanımayan bir yanda hiçbir şeyi unutmamış insanlar… “Sin”deki karakterlerde de bu ruhsal durumlar söz konusu. Neler söylersiniz?

Göçerlik modern dünyada farklı hayatlarla da karşımıza çıkıyor. Büyük savaşlar, mezhep din çatışmaları, bitmek bilmeyen siyasi ayrımcılıklar her yanımızda. Köyden kente göç eski bir hikâye olarak kaldı. Yenisi daha acımasız. Köyünden yahut ülkesinden koparılan insanlar bir umutla daha iyi yaşayabilecekleri bir hayat arayışı içinde.  Ama gittikleri hiçbir yerde onlara “Hoş geldin” diyecek kimseler yok. Başka bir tür olarak ötekileştiriliyorlar. Hiçbir yerde istenmiyorlar. İstenmeyecekler de. Bu şekilde yaşamayı sürdürmekte olanaksız.

Sin’deki karakterler de klasik anlamda köyden köye göçün etkisinde değil. O evre tamamlanmış, yeni bir oyun kurulmuş. Kentsel dönüşüm denmiş evler, mahalleler yıkılmış. Siyasi, ideolojik farklılıklar yüzünden insan her şeyinden koparılmış. Hayata tutunacak bir örümcek ağı arıyorlar.

“Sin”i okuduğumda anlamını, ışığını, albesini yitirmiş hayatımız gibi ölümün de anlamsızlaştığını düşündüm. Cenaze taşıdığını zannederek yüzlerce kilometrelik yolu alan bir araç arızalandığında araçtaki tabuta bakılıyor ve cenazenin olmadığı görülüyor. Tutanağı tutulacak diye intihar etmiş birinin cesedi günlerce intihar ettiği yerde asılı duruyor. Neler söylemek istersiniz?

Kanıksadığımız, fazlaca alıştığımız, hayret dahi etmediğimiz hikâyeler aslında. Belki okur metnin içindeyken, merakının bir intihara, bir kayboluşa, hepten yitirilişe döndüğünde şaşırıyor. Bunu yazardan beklemiyor. Mutlu-mesut hikâyeler okumak istediği için irkiliyor. Aslında kitabı kapadığında gazetedeki haberde, televizyondaki alt yazıda, yakın minareden gelen sala’da benzer hikâyeler var. Onları görmek, duymak istemiyor.

Kitabınızda subasmanı, sabi, yekinip, tünediği, soyka gibi yöresel sözcükler ve dölek dur, it ayağı yemiş gibi tamlamalar kullanıyorsunuz. Bunun nedenleri hakkında neler söylersiniz?

Olay-mekân ilişkisinin kaçınılmaz sonucu. Belki bozkırda yaşamayanlar bir güçlük belki de gereksizlik ama sanki onlar olmasa metin ayakta duramazdı.

“Yeter… Allah’tan korkmuyorsanız şu el kadar sabiden utanın. İnsanlığınızdan utanın”. Kimse hiçbir şeyden utanmadı. Çocuk köyden de köylüden de tiksiniyordu. Üstlerine sinen saman kokusundan, sapsarı çirkin dişlerinden, nasırlı kaba ellerinden, kulaklarından fışkıran kıllarından, ağız kokularından, terli alınlarından, her şeye kaş göz eden bakışlarından nefret ediyor; abisi gibi buralardan kaçıp gitmek istiyordu.  Çok acıtıcı, çok gerçekçi, çok yakıcı cümleler. Bu cümleleri ne kurdurdu size?

Ben de köylü çocuğu sayılırım. Romanda sözü edilen köylerden birinde doğdum. Yıllarca bağlantım hiç kopmadı. Ayrıca bir düşmanlığım yok, hiç olmadı. O feryatlar sanırım el kadar çocuğa yapılan köylü zulmüne karşı bir annenin haykırışıydı. Cahillikle birleşen tahakküm işkencelerin en ağırını oluşturur. Oradaki çocuk yoğun tahakküm altında. O cümleleri de o kurdu, ben aracılık ettim.

“Sin”de “eski apartmanlar yıkılıyor, mahallenin hafızası hafriyat kamyonlarına yüklenip taşınıyordu. Her caddeyi, tüm sokakları kamyonlar işgal etmişti. Yollar çamur, evler toz içindeydi.” diyorsunuz. Bu cümlelere kentsel dönüşüme isyan cümleleri diyebilir miyiz? Neler düşünüyorsunuz?

Malum deprem ülkesiyiz, kentsel dönüşüme körü körüne karşı çıkamam. Çıkmam da. Karşı çıktığım konu kentsel dönüşüm adı altında tüm alanlarımızın ranta açılması, belli bir zümrenin sebepsiz zenginleşmesi, hepsinden daha önemlisi ise yine bu dönüşüm kisvesi altında sosyolojik olarak insanların yersiz yurtsuz bırakılmasıdır.

Eğitim hayatınızın büyük bölümü yatılı okullarda geçmiş. Bu durumun size ve yazın dünyanıza yansıması nasıl oldu?

Yatılı okulun disiplinli, programlı hayatını hiç sevmesem de sanırım okumaya ve yazmaya orada daha fazla zamanımız oldu.

Uzağı erken öğrendik. Kitaplara sığınmaktan başka çok meşgalemiz yoktu.

Son olarak neler söylersiniz?

Değer verdiğiniz için teşekkür ederim. Kitabı okuyup bu güzel söyleşiye vesile oldunuz. Umarım eğri kelam etmemişimdir. Öyle bir durum varsa peşinen özür dilerim. 

Biz teşekkür ederiz.

Muaz ERGÜ

Türker AYYILDIZ

    • 1972’de Yozgat’ta doğdu.
    • Marmara Üniversitesi’nde İktisat okudu.
    • Öyküleri çeşitli edebiyat dergilerinde yayımlandı.
    • Vapurlara Küsmek ile 2011 Orhan Kemal Öykü Ödülü’nü aldı.
    • İstanbul’da yaşıyor.
    • Yazarın diğer kitapları: Kese Kâğıdına Sarılı Şeyler (şiir, İskenderiye Yayınları, 2009), Şikeste (öykü, Sel Yayıncılık, 2016), Sin (roman, Sel Yayıncılık, 2023)

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir