Türkiye’de Milliyetçilik Teorileri ve Hanif Türklük

1. “Hanif Türk” kitabını yazınca karşıma çıkan sorun, “Türklüğün nasıl tanımlanacağı ve Türk halklarının yeryüzünün hangi coğrafyalarında yerleşik olduğu” konularında yeni bir bakış açısı geliştirmek gerekliliği idi. Hanif Türk Tezi’nden önce Türklük, H. Nihal Atsız’ın Türkçü-Turancı Oğuzcu Milliyetçilik (TTOM) düşüncesi bakımından da Türk İslâm Terkipli Milliyetçilik (TİTM) teorileri bakımından da Selçuklulardan başlatılıyor, 1071’de Anadolu’ya giren bir milliyet olarak tanımlanıyordu. Hanif Türk Tezi, bu iki ekolün tarih ve toplum anlayışını kabul etmediği gibi, “Türklerin Asya’dan Anadolu-Balkanlara geldiği” yorumlarını da reddediyordu. Eğer Nuh Tufanı bir gerçeklik ise, Anadolu’da 4.000 yıl önceye tarihlenmiş “taş baba”, “balbal”, “kurgan” gibi kalıntılara rastlanmışsa, Herodot gibi antik Yunan tarihçilerinin İskitler hakkındaki şahitliği dikkate alınacaksa, demek ki Türklüğü Asya’dan Anadolu’ya gelmiş bir toplumsallık (milliyet) olarak değerlendirmek “yanlış bilinçtir” diye düşündüm. Bu husus beni Hristiyan halklar içindeki Türklüğü dikkate almaya yönlendirdi.

2. Bu sorgulamalarla milliyetçi düşüncenin temel sorunlarından birinin Kıpçak (Kazak, Kırgız, Tatar, Nogay, Başkurt, Karakalpak, İdil-Bulgar, Özbek, Magyar, İskandinav) Türklerini Oğuz Türkleri ile nasıl buluşturacaklarını bilememek olduğu fikrine geldim. Ulaştığım düşünce bana şunu söylemeyi icbar ediyordu: Osmanlı’nın tarihte Macaristan ve Rusya ile savaşması, ülkemizdeki Oğuz Türkçülüğünü Katolik Macaristan’ı ve Ortodoks Rusya’yı kuran Türklükle “ezeli düşman” kılmaktadır. Tarihsel Kıpçak-Oğuz gerilimi, Osmanlı Oğuzculuğu imal etmiş; bu ideoloji gerek Atsız’ı gerekse Türk-İslâm Milliyetçiliğini savunan aydınları (Ziya Gökalp başta olmak üzere) “Hun-Göktürklerin mirasçısı Müslüman Oğuzlar” düşüncesine sevk etmiştir. Bu anlamda Türkiye’de “Turancılık” fikri dahi “Müslüman Oğuzların Birliği” olarak düşünülmüş, bütünTürklüğü hedeflememiştir. Atsız, İskandinav halkların (örneğin Finler) ve Macarların Türklüğü ihtimalini gördüğü halde, onlara “Türklük” içinde yer vermemiştir. Nitekim Atsız “Türk Ülküsü” kitabında şöyle yazmaktadır:

“Turancılık, bizimle akraba olan milletleri, yani Moğol, Mançu ve Korelileri, hatta Finler ile Macarları da birleştirmek ülküsü değildir. Turan kelimesi bilim dilinde bazan Ural-Altay anlamında da kullanıldığı için Turancılığın Ural-Altaycılık olduğu düşüncesine saplananlar da olmuştur. Fakat hiçbir Türkçü, böyle bir gaye gütmemiştir. Bizim Turancılığımız, Türk’ün tarihi vatanı olan ve çoğu hala Türklerle dolu bulunan ülkeleri bağımsızlığa ve Türkiye ile birliğe kavuşturmaktır.” (Atsız, H. Nihal, Türk Ülküsü, İrfan Yayınları, 2016.).

Aslında amacım (TTOM) veya (TİTM) teorilerini karşıma almak değildi. Fakat Hanif Türk Tezi’nin bir paradigma olarak ortaya koyduğu argümanlar, kaçınılmaz olarak bu iki Türkçü-Milliyetçi ekolle çatışmaya neden oluyordu. Atsız’ın ve (TİTM) ekolünün mümtaz aydınlarının mirasından beslendiğim halde, bu mirasın varisi olamıyordum.

3. Aşmam gereken konu şuydu: “Türk” algısının “küffar Batı’nın” Türk’e bakışı ile oluşmuş bir tanımlama olduğu savunulmaktadır. Bu düşünceyi savunan aydınlara göre “Türk”, tarih sahnesine Batı’yı yani gavuru gerileterek çıkmış (İsmet Özel, Yalçın Koç) ve yüzyıllar boyunca böyle algılanmıştır. Fakat bu yaklaşım, Çin-Göktürk gerilimi bağlamında nasıl test edilecektir? Çinlilerin “Türk” imgesi, hiç de mezkûr aydınların düşündüğü üzere “gavuru gerileterek tarihe çıkmış bir millet” anlamında değildir. Ayrıca ortaya koyduğum Hanif Türk Tezi’nin Türklüğün geçmişine dair bir modelleme olmadığı, Türk Devletleri Teşkilatı oluşumunun “Türk” dediği halklar bakımından bir kimlik inşası çalışması olduğu çoğu kişi tarafından anlaşılmıyor. Cumhurbaşkanlığı Forsu’nda Uygurlar ve Hazarlar bulunuyor. Mezkûr aydınlar bu devletleri Türk saymakta mıdır? Yahut ikinci soru: Bunlar gavura karşı savaşmakla tarihe çıkmış Türklük kapsamında mıdır? İsmet Özel’e yahut Necip Fazıl’a yöneldiğimizde Uygurların yahut Hazarların “Türk” sayılamayacağı söylenebilecektir. Hanif Türk Tezi ile dikkate sunduğum husus şu oldu: Çinliler Göktürklere (ve Hunlara) “Türk” demekteydi. Yani “Türk” adı ve kimliği Çin halkının algısında “gavura karşı çatışmayı göze almış kimlik” değildi. Ayrıca antik Yunan tarihçileri de (Herodot) “Türk” olgusunu “gavura karşı savaşan” olarak anlamamıştı. Onlar Türklüğü göçer-evli uygarlık sistemi içinde yaşayan bir halk olarak tanımladılar. Avrupa’da “Türkler geliyor” şeklindeki algı inşası, Katolik Kilise’nin icadı oldu. Burada şunu sormak gerekir. Türklüğü Katolik Kilise’nin Müslüman/Sünnî Osmanlılara “Türk” demesi üzerinden mi tanımlayacağız? Ben bunun da BATICILIK olduğunu düşünerek karşı çıktım. Hanif Türk Tezi’ni 15.000 yıllık bir “millet oluşumu”nun teorisi olarak yazmaya yöneldim.

4. Bu noktada Doğu-Batı çatışması tezi önemli. Tarih boyunca Doğu ile Batı çatışıyor. Roma- Pers, Bizans–Sasani, Haçlı Batı-Müslüman Doğu, Kapitalist Batı-Osmanlı Doğu çatışmaları Doğu-Batı çatışmasının örnekleri olarak gösterilebilir. I. Dünya Savaşı ile II. Dünya Savaşı’nın dahi Doğu-Batı çatışması (Osmanlı’nın paylaşılması) ekseninde okunması mümkündür. Hanif Türk Tezi, benim tefekkürümde bu çatışmayı aşmayı hedefleyen bir düşüncenin geliştirilmesine talip. Eğer Avrupa halklarının büyük kısmının Yafetik kökene mensup oldukları, evrensel ahlâk ilkelerinin Nuh’un Yasaları olduğu onlara hatırlatılırsa ve Türklerin (Töre’yi koruyan halkların) kadim zamanlardan beri millî karakteri olan göçer-evli uygarlık sistemi Doğu ve Batı tekasürcülüklerine karşı yeniden güncellenirse, bu çatışma aşılabilecek ve en azında Avrasya’da “Türk barışı” sağlanabilecektir.

5. Türk Milleti’ni milliyetlerden ayıran temel özelliği de Hanif Türk Tezi’nin ana meselesi olarak ele alıyorum. Yeryüzündeki bütün uygarlık modelleri ya tekasürcü bir evrensellik peşinde yahut halkları din/mezhep/mülkiyet/ırk/coğrafya/tabiiyet üzerinden bölen kimlikçilik yapmaktadır. Yeryüzünde yalnızca Türkler “devlet anıtı” olan Orhun Yazıtları’nda “açları doyurdum, yoksulu bay ettim; az milleti çok ettim” düşüncesini ilan ediyor. Buradan hareketle Hanif Türk Tezi, kapitalizmi 18. yüzyıl sanayi toplumunun ekonomik modeli görmüyor. Katolik Kilise’nin de tekasürcülük yaptığını, insanların din duygularını istismar ederek bağış topladığını, sermaye birikimini hedeflediğini, Batı’nın sömürgecilik ve emperyalizm suçlarına ortak olduğunu, Kilise’ye bağlı dindarların emeklerini “Tanrı’ya hizmet” algısıyla sömürdüğünü, dolayısıyla “kapitalist” olduğunu ifade ediyor. Hanif Türk Tezi, Batılı endüstriyel toplumu Sovyet sistemi ile taklit eden komünizmin de kapitalizmden kendini kurtaramadığını ifade ediyor (Herbert Marcuse, Attila İlhan).

Lütfi BERGEN

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir