12 Eylül’ün Şiddeti Karşısında Bir Nesle Adalet Arayanların Toplanma Mekânı: “Merkez Büro”nun Yazılmayan Öyküsü

12 Eylül askeri darbesinin gerçekleştiği ilk günlerde şiddet olayları bir anda durduğu için toplumun genelinde olumlu algılandığını söylemek pekala mümkün. Ancak zaman sonra gözaltındaki gençlere devletin resmi görevlileri tarafından sorguevleri ve hapishanelerde çok ağır işkencelerin yapıldığı anlaşıldı. Dolayısı ile 1980 öncesi sokağa kontrolsüz biçimde taşan siyasal bir şiddetten bahsedilirken, darbe sonrası bizatihi devletin kendisinin şiddetin merkezine oturduğundan bahsedilebilir. Mamak ve Diyarbakır cezaevleri başta olmak üzere sadece şiddetin direkt muhatabı durumundaki gençler değil, onların etrafında halkalanan toplumsal öbeklerin de bu şiddetten kaçınılmaz şekilde etkilendikleri kabul edilen bir gerçek.

O dönem hapishanelerde yaşanan trajik olaylara ilişkin özellikle Türk solunun farklı mahfilleri tarafından hatırı sayılır bir külliyatın oluşturulduğunu biliyoruz. Ancak 1980 öncesinin muhataplarından ülkücülere ait hatırat, derleme, biyografi, söyleşi, belgesel gibi yakın dönemi kayıt altına almaya yönelik yayınların azlığı ortaya tek taraflı bir tarihsel okuma çıkarmaktadır. Bu yetersiz okuma neticesinde yaşı büyütülerek idam edilen Erdal Eren’in ilgili kamuoyunca bilinmesine, Diyarbakır cezaevindeki tutuklulara insan aklını zorlayan işkencelerin medyaya zaman zaman yansımasına rağmen ülkücülerin nelere maruz kaldıkları meselesi uzun yıllar büyük bir sis kütlesi halinde belirsizliğini korudu. Her ne kadar 12 Eylül hapishanelerindeki ağır işkence koşulları kısmen geri çekilip göreceli bir rahatlama yaşandığı 1990 yılında içerideki ülkücü mahkumlara yöneltilmiş 25 soruya verilen cevaplardan oluşan ve Muhammed Bahadır’ın derlediği “12 Eylül ve Ülkücüler” (Cihad Yayınları), Yılma Durak’ın “Mamak Mektupları” (Ocak Yayınları, 1978), Yunus Meral’in “Bir Mahkumiyetin Anatomisi” (Taş Medrese Yayınları, 1989), Mehmet Öztepe’nin “12 Eylül Adaleti ve C-5” (Ecdad Yayım Pazarlama, 1989) isimli kitapları varsa da benzeri yayınların sistematik sunumu gelişmediği için bir bellek inşa edecek sürecin yapılandığı iddiasında bulunmak güç.

12 Eylül’ün hukuksuz yargılamalarına karşı avukat Şerafettin Yılmaz’ın öncülüğünde yüzlerce avukat vefa örneği göstererek bir nesli 7 yıl boyunca öyküsü pek bilinmeyen “Merkez Büro”dan savundular.

Sinemada ise “12 Eylül Filmleri” alt başlığında üretilen politik örneklerin salt devrimci öznelere ait hayat hikayelerini önceleyen bir dile sahip olduğunu iddia etmek mümkün. 1980 askeri darbesinin mağduru devrimci karakterlerin uyum sağlamaya çalıştıkları yeni yaşamları, örgüt içi hesaplaşmalar, hapishanede maruz kalınan işkencelerin doğurduğu içe kapanma ve travma sonrası stres tepkileri gibi tema izleklerini takip eden bu anlatılarda ülkücüleri bulamayız. Bir tek örnek İsmail Güneş’in 1999 yılında ancak vizyona girebilen “Gülün Bittiği Yer” filmidir. Türk sinema tarihindeki en çarpıcı işkence sahnelerini içerisinde barındıran filmdeki kahramanın ideolojik kimliğinin ülkücü olduğu anlaşılır mesela bu filmde.

2004’te yayınlanmaya başlayan “Çemberimde Gül Oya”, devamında “Hatırla Sevgili” (2006) ve “Bu Kalp Seni Unutur Mu?” (2009) gibi televizyon dönem dizilerinde devrimci gençlerin erdemli, olgun, sevgi dolu temsillerle sunulup ülkücülerin ilkel, insanlıktan nasibini almamış, şiddet eğilimli karakterler, kimi zaman da karikatürize tipler biçiminde gösterilmesi tek yanlı bir tarih okumasını derinleştirdi. Yine, TRT’de yayınlanan “Sevgi Kuşun Kanadında” (2016) dizisindeki ülkücü ve solcuların temsil edilme biçimi şiddet ve derin yapılanmalarla bağlantıları olduğu üzerinden verilirken dönemin “en masum örgütü MTTB’dir” tezi işlenir. Benzer yaklaşımın “Yedi Güzel Adam” (2014) dizisinde de sürdüğünü hatırlatalım.

12 Eylül’de devletin zorbalığına maruz kalanların genellikle devrimciler olduğu popüler bilgisinin genel bir kanı meydana getirdiğini söyleyebiliriz. Cumhuriyet tarihi dikkate alındığında ilk idam edilen ülkücü olan ve ailesinin birkaç gün sonra bunu öğrenebildiği Mustafa Pehlivanoğlu isimli genci bile toplumun geniş katmanları 12 Eylül anayasasına ait kimi maddelerin referanduma götürüldüğü 2010’lu yıllarda tanıyabildi ancak. Oysa idam edilen devrimci Erdal Eren üzerine Sezen Aksu’nun (“Son Bakış”) ve Teoman’ın (“17”) popüler şarkıları başta olmak üzere çok geniş bir bilgi havuzu bulmak imkan dahilinde. Erdal Eren’e de kuşkusuz bir askerin öldürülmesi ile suçlandığı için çok ağır işkenceler uygulandığını biliyoruz. Ancak aynı koğuşta kalan ve ismi Mahmut Eren olan ülkücünün Erdal Eren’e yapılan işkencelere dayanamayarak zaman zaman ona zulmetmek isteyen askerlerin “Erdal Eren kim?”  sorularına “Benim” deyip mazgalların arasından ellerini uzatıp dayak yediğini kimse anlatmadı. Ya da üzerine yıkılmak istenen suçlara karşı direndiği için gördüğü ağır işkenceler neticesinde 16 yaşındayken hayatını kaybeden, hapishane yönetimi ve doktorlar tarafından “intihar etti” raporu tutulan Bekir Bağ’ın hüzünlü öyküsünü yakın zamana dek kimse duymadı.

Kuşkusuz bütün bu bilgi yoksunluğunun bir tarafında dönemin tanıkları olarak 12 Eylül’ün mağduriyetini yaşayan, ömürlerinin en verimli zamanlarını soğuk hücre duvarlarının arasında bırakan, yanlarından idamı gerçekleştirilen arkadaşlarının alınıp götürülmesinin çaresizliğini yaşayan, uğruna canlarını verdikleri İstiklal Marşı ile işkencelere maruz bırakılan, kutsal saydıkları “devlet” ve “ordu” kavramları üzerinden büyük hayal kırıklıklarına uğratılan ülkücüler var. Döneme yönelik tanıklıklarını tarihe not düşen kitaplar yazma, filmler çekme, belgeseller ortaya koyma, paneller düzenleme ve çeşitli anma etkinlikleriyle kime yapılırsa yapılsın işkencenin karşısında yer alma, 12 Eylül mahkemelerinin hukuksuz yargılamalarını sürekli gündemde tutma, askerinden savcısına kadar işkenceci failleri kamuoyu önünde çıplaklaştırma, dergilerin özel sayları ile meselelerin unutulmasını engelleme, salt bu işlerle ilgilenen dernek ve vakıflar, enstitüler oluşturma gibi çalışmaları çok geç gündemlerine aldıkları için adeta tarihin gerisinde kaldıkları tartışılabilir.

2023 yılı biterken yeni çıkan bir kitap bütün bu bahsettiğimiz eksikliği giderme hususunda önemli bir boşluğu doldurabilir nitelikte. Raşit Demirtaş ve Mahir Durakoğlu’nun hazırladıkları “Dava’nın Davası-Kurgulanmış Bir Davanın Arka Planı” (Ötüken Neşriyat) isimli kitabın 19 Ağustos 1981 tarihinde başlayan, 587 sanıktan 220’sinin idamını isteyen “MHP ve Ülkücü Kuruluşlar İddianamesi” karşısında savunma sürecini yönetmek maksadıyla oluşturulan bir avukatlık bürosunun merkezinden bütün bir öyküyü tarihe not düşen belgesel bir metin olduğunu pekala söyleyebiliriz. Bugüne kadar gazete ve dergilerde haber şeklinde kalmış ancak arka planında kendiliğinden oluşan ve sadece tutukluları savunmak değil, onların hapishane şartlarındaki ihtiyaçlarını gidermeye çabalayan, ailelerine moral ve gerekenlere ekonomik destek vermek için de ayrı gönüllü hizmetler yürüten büronun (ilgili avukatlarca “merkez büro” olarak adlandırılıyor) öyküsü hiçbir maddi karşılık almadan inşa edilmiş bir adanma ve vefanın tarihi aynı zamanda. Bahsi geçen “merkez büro” üzerine hatıratlardaki değiniler dışında müstakil bir metnin yazılmaması dönemi anlamak bakımından kuşkusuz büyük bir boşluk olarak değerlendirilebilir. Dolayısı ile “Dava’nın Davası” sadece ilgili siyasal hareketin üyeleri, sempatizanları için değil, bizatihi Türkiye’nin yakın dönem politik tarihini çalışanlar açısından da önemli bir kaynak eser.

Aslını söylemek gerekirse 1980 öncesi tehdit biçiminde kodlanan komünizm karşısında hem teorik ve hem de sokakta sıcak çatışmalarla verilmiş mücadele dolayısıyla ülkücüler, 12 Eylül darbesinin muhataplarından birisi olmaktan dolayı şaşkınlık yaşamışlardır diyebiliriz. 1960’ların ikinci yarısından bütün bir 70’li yılları kapsayan bu mücadele içerisinde devletin güvenlik güçlerine komünizmle mücadele konusunda sürekli destekler veren, üniversite ve liselerden başlayıp, kültür dünyasından kadın derneğine kadar hayatın bütün kompartımanlarında komünizm propagandasına karşı teşkilatlanarak bir anlamda resmi kurumların paydaşı gibi direnç mahfilleri inşa eden ülkücülerin 12 Eylül darbesi ardından muhatap kaldığı durum ancak “hayal kırıklığı” olarak tanımlanabilir.

Şerafettin Yılmaz ve diğer avukatların bir kısmı.

Demirtaş ve Durakoğlu’nun kaleme aldığı ve muhtemelen uzun yılları içeren uğraşıyla ortaya çıkmış bir metin olduğu anlaşılan kitap, askeri savcılığın hazırladığı ve ülkücüleri devletin anayasal düzenini yıkmak için çete kurmayla suçladığı iddianamenin “önceden tasarlanmış ve kurgulanmış” sorunlu bir zihinsel arka plana sahip olduğunu delilleriyle açıklayan bir çalışma. Darbe gecesi saat 03:00’da MHP Genel Merkezinin savcı gelmeden POL-DER’li polisler tarafından aranması ile başlayıp 30 Mart 1987’de avukatlarca 1453 sayfalık savunmanın sunulması ve nihayetinde hukuki anlamda yıllar boyu tartışılan 7 Nisan 1987 tarihinde açıklanmış karar gününe kadar süren uzun yolculuğu anlatan “Dava’nın Davası” kitabında “Sunuş” metnini yazan ve bu 7 yıl boyunca -kimsenin kendisini görevlendirmemesine rağmen- vazifeyi üzerine alıp, unutulmaz vefa ve çabalar ortaya koymuş yüzlerce ismi temsilen avukat Şerafettin Yılmaz’ın şu cümleleri 12 Eylül’ün adaletsiz hukuk anlayışını yeni kuşakların anlaması bakımından önemlidir: “Mahkemenin 1453 sayfalık savunmayı okumadığı, savunmayla ilgili hususları araştırmadan ve değerlendirme dahi yapmadan karar verdiğini ortaya koymaktadır (…) Sonuç olarak askerinden, savcısına, hakimine kadar görevlendirilmiş bu ekip, mürettep ve kurgulanmış bu davanın yargı mensupları olarak tarihe geçmişlerdir” (s. 12-13).

“Dava’nın Davası” kitabı 12 Eylül’ün hukuksuz ve çok tartışılan yargılama sürecinin ülkücüler açısından nasıl biçimlendiğini başından sonuna kadar tarihe not düşen bir metin olmasının yanı sıra, muğlak kalmış ya da bütün veçheleriyle bilinmeyen birçok meselenin gün yüzüne çıkması açısından da dikkate değerdir. Kitap, 12 Eylül askeri darbesine giden süreci yer yer 1920’li 30’lu yıllara atıflarda bulunarak başlıyor. Özellikle İkinci Dünya Savaşı sonrası yeniden dizayn edilen uluslararası ortamda Türkiye için bir tehdit olarak beliren Sovyetler ve komünizm karşısında gerek devletin ve gerekse ülkücü hareketin teorik ve pratik çatışmalarla dolu örneklerinin bulunduğu yakın dönem tarihinin çözümlendiği bu bölüm bir açıdan darbe gününe nasıl gelindiğinin fotoğrafını berraklaştırıyor da denilebilir. -12 Mart örneğinde olduğu gibi- demokratik yollarla Türkiye’de iktidarı elde edemeyeceğini anlayan devrimci sol örgütlerin askeriye içindeki uzantılarını harekete geçirip bir cuntaya yaslanarak darbe yapmayı amaçlayan çalışmalarının yeniden hatırlatıldığı bu bölüm ülkücülerin üniversitelerde, mahallelerde neden direnmek zorunda kaldığını anlamayı kolaylaştırmakta. “Milli Demokratik Devrim” biçiminde kodlanan ve önce Yön, ardından Devrim dergisi ile kurgulanan bu cunta aklının sivil kanadı olarak ise üniversitelerdeki “aydın kadroları”, basın ve tabi ki legal, silahlı illegal gençlik örgütlenmelerinin ilişkileri bilinmeden 12 Eylül’e nasıl varıldı sorusunu kavramak mümkün gözükmemektedir.

Kitapta da anlatıldığı gibi darbe sonrası askerler ülkücüleri iki ana merkezde topluyorlar. Hareketin kurmay kadrosunun yer aldığı ve daha başkaca parti yöneticilerinin de bulunduğu Dil Okulu, diğeri ise genç kadrolarının götürüldüğü Mamak askeri cezaevi. Dil Okulu’ndaki MHP kurmayları -yazının başında bahsettiğimiz “hayal kırıklığı” duygusu ile- darbenin yöneticisi Kenan Evren’e hareketin liderinin imzasını taşıyan bir mektup yazıp “yapılan yanlışlığın” hatırlatılmasını amaçlarlar önce. Bu mektup olayını rahmetli Nevzat Kösoğlu’nun nehir söyleşi kitabı “Hatıralar yahut Bir Vatan Kurtarma Hikayesi”nden bilenler olacaktır. Nevzat Bey mektubun özünü “Ülkücüler bu milletin direncini temsil eder. Bu direnci kırmayın” cümleleriyle açıklar. Sert bulunan mektup Taha Akyol tarafından yumuşak bir üsluba dönüştürülür. Aslında Nevzat Beyin hukuki zemini olmayan bu darbe mahkemesi karşısında ifade vermeyi reddeden protest bir tavra da sahip olduğunu belirtelim.

-“Dava’nın Davası”nda bahsediliyor- Bana göre “MHP ve Ülkücü Kuruluşlar Davası”nın en gösterişli iki anı var. Bunlardan ilki bütün tutukluların salona alınması ardından hareketin lideri Türkeş ve diğer kurmayların ön sıradaki yerlerine geçişi sırasında Muhsin Yazıcıoğlu ve arkadaşlarının tertip etti hep bir ağızdan ayağa kalkılarak İstiklal Marşı okunmasıdır. Sözde yargılayıcı mahkeme heyeti dahil, salonun düzenini sağlamakla görevli askerler bu durum karşısında ne yapacaklarını bilemezler ve hepsi marşa hazır ol vaziyetinde eşlik eder. Onca işkence, maruz bırakılan insanlık dışı muamele ve hatta devlet, ordu gibi yapının kutsal saydığı değerler üzerinden hırpalanan gençlerin, büyük bir özgüvenle bağıra bağıra okudukları İstiklal Marşı’nın aynı zamanda bir gövde gösterisi olduğu tartışma götürmez. Kendisine sıkça atıflar yapılan Mahir Damatlar’ın kitapta yer verilen “Biz dimdik ayaktayız, işkence yapıldı, zulüm yapıldı ama biz dimdik ayaktayız. Ey Başbuğ arkan sağlam sen de dik dur” (s. 210) cümlesi her şeyi açıklar niteliktedir. Demirtaş ve Durakoğlu’nun yorumu ise şöyle: “O gün gözyaşlarıyla ürpertiler içinde, gönülden kızgın lav gibi püsküren İstiklal Marşı salonda gerçek zamanı dondurmuş, herkesi gerçek ötesi bir boyuta taşımıştı. İstiklal Marşı bittiğinde herkes bir başka alemdeydi ve bir süre de dönemeyecekti” (s. 211).

İkinci an ise Nevzat Kösoğlu’nun işkenceci albay Raci Tetik’i azarlamasıdır. Ki, zaten ilgili fotoğraflara da bakılırsa Kösoğlu’nun en ön sırada mahkeme heyetine karşı oturuşundaki meydan okuma başlı başına bir protesto olarak ele alınmalıdır. Davanın görüldüğü salonda ellerinde silahlarıyla askerler bütün tutukluları U şeklinde çerçevelemişken Kösoğlu’nun henüz o sıra ismini bilmediği bir albay elleri arkada, belinde silahıyla ileri geri gezinmektedir. Tam önüne geldiğinde Nevzat Bey albaya “Çık dışarı!” diye bağırır. Şaşırıp kalan subay “Ben buranın komutanıyım” cevabını verir. Ancak Kösoğlu uyarısını sürdürür “Kim olursan ol dışarı çık. Burası mahkeme!”. Neye uğradığını şaşıran işkenceci albay Raci Tetik önce ne yapacağına karar veremez ve sonunda dışarı çıkar. Devamında neler yaşandığını kitaptan öğreniyoruz. Duruşma ardından koğuşlara götürülen tutukluların ellerine bir kağıt verilir ve neden İstiklal Marşı’nı okudukları, kimden emir aldıklarını yazmaları istenir. Ve tabi bununla da kalınmaz kimi gençler feci şekilde askerler tarafından dövülür (s. 217).

MHP ve Ülkücü Kuruluşlar Davası’nın savunmasını yürüten avukat Şerafettin Yılmaz’ın merkez bürosunun diğer önemli öznesi Galip Erdem’dir. Erdem, Mamak’taki tutuklu gençler için inanılmaz bir çalışma yürüterek sosyal bir ağ kurar adeta. Aileleri gidip gelemeyen tutukluların her daim ziyaretçisi, ekonomik imkanları yetersiz tutukluların harçlık bulan babası, 1980’lerin zor koşullarında geçim sıkıntısı çeken tutuklu yakınlarının her işine koşan büyük ağabeyidir. Merkez büro aynı zamanda dava ile ilgili arşiv vasfı da görür. Bu arşivin gizli kahramanı ise o yıllarda Dil Tarih’te öğrenci olan İsmail Vayvaylı. Kuşkusuz sayısız avukat davanın savunmasına yardımda bulunur ancak asıl savunma metnini Şerafettin Yılmaz hazırlar. 7 yıl boyunca 637 celse devam eden duruşmalar ile ilgili 400 klasörlük dosya toplamını büro arşivinde oluşturan Yılmaz, diğer genç avukatlardan Şerafettin Özdil ve onlara belgelerin fotokopisinin elde edilmesi, toplanması, arşivlenmesi hususunda başından beri destek veren Vayvaylı’nın sona gelen çalışmaları savunma hazırlamak amacıyla yeni bir döneme girer. Savunma metninin yazılması için merkez büronun üst katına çıkan Şerafettin Yılmaz ve İsmail Vayvaylı dünya ile bütün irtibatlarını keserek 4 ay boyunca kapanırlar. Ana metin dışında savunmanın ilk bölümünü “12 Eylül Öncesi Türkiye” başlığı ile Galip Erdem, “Gecekondu ve Semtlerde Teşkilatlanma ve Davamıza Konu Eylemlerin Mahiyeti” başlıklı diğer bölümü de İsmail Hakkı Yılmaz kaleme alır. Yazılan bölümler önce İsmail Vayvaylı, sonrasında Acar Okan tarafından tashih edilir ve en son Şerafettin Yılmaz’a döner. 4 ay aynı elbise ile yatıp kalkan, 24 saat boyunca Vayvaylı ile metin üzerinde çalışan Yılmaz’ın tamamladığı savunma metni “Marksist  bir bakış açısı ve terminolojiyle” hazırlanan askeri savcılık iddianamesinin suçlamaları karşısında isnat edilen olayları “inkar etmek yerine vakaları kabul etmeye ama gerekçeleriyle” açıklamaya yaslanan bir dil kurar. Yılmaz savunma metnini bu yüzden bir “meydan okuma” olarak değerlendirir (s. 814).

Savunma metni 30 Mart 1987 pazartesi günü İsmail Vayvaylı tarafından mahkemeye teslim edilir. Ve tabi ki ne söyleyeceği ta başından beri kurgulanmış olan mahkeme bir hafta sonra 7 Nisan tarihinde kararını açıklar. İdamlarla, çok ağır işkencelerle, duygu dünyası ve bedenleri darp görmüş öyküleriyle bir neslin serencamının tartışmalı kararı böylece bağlanmış olur. Kendilerine kimse tarafından böyle bir görev tevdi edilmediği halde tarihsel bir sorumluluğu maddi hiçbir karşılık beklemeden ve tabi ki almadan 7 yıl boyunca büyük bir vefa örneği göstererek vazife bilen sayısız isimden bahsetmek mümkün. Ancak onları temsilen avukat Şerafettin Yılmaz, İsmail Vayvaylı, avukat Şerafettin Ödil, Galip Erdem’in adlarını anarak sıralamaya başlayabiliriz. Kararın açıklanması ardından gerek Dil Okulu’nda gerek Mamak’ta tutuklu bulunanların bir kısmının ancak yıllar sonra belki öğrenebildiği bu “vefa savunmasını” yerine getiren isimlerin her biri “sessizce, ertelenmiş hayatlarına dönerler”.

“MHP ve Ülkücü Kuruluşlar Davası”nın sanıklarından bir grup. (Soldan sağa ön sırada) Erol Dok, Erdem Şenocak, Muhsin Yazıcıoğlu, Mahir Damatlar, Ertuğrul Alparslan, Rıza Türkcan…

Bu zamana kadar bahsi geçen yargılamalar üzerine ilgili tarihlerde basında yer alan haber metinleri dışında bütünü kapsayan bir çalışmanın bulunmamasının büyük bir eksiklik olduğunu belirtmiştik. Raşit Demirtaş ve Mahir Durakoğlu’nun hazırladığı bu önemli kitabın, döneme ve hususen MHP ve Ülkücü Kuruluşlar Davası’na yönelik hem akademik çevreler hem özel ilgi duyanlar için, birbirinden kopuk çoğu bilgiyi kronolojik dizimle takip edebilecekleri, olayların ve yargılamaların ayrıntılarını öğrenebilecekleri, birinci ağızlardan anekdotları okuyabilecekleri temel bir eser olduğu tartışma götürmez. “Dava’nın Davası”nı bitirir bitirmez bu öykünün mutlaka bir belgeseli ya da “merkez büro”nun filminin çekilmesi gerektiğini düşünmemek elde değil.

Selçuk KÜPÇÜK

2 Comments

  1. Necla Dursun Reply

    Değerli bir çalışma olduğu aşikar. Selçuk Bey de öyle güzel anlatmış ki, dört başı mamur dedikleri türden. Ve son sözlerde yer alan öneriye katılıyorum. Emeği geçenleri kutlarım. Okuru bol olsun.

  2. Uğur yıldırım Reply

    Hakikaten de Davamızın sahipsiz olduğu, çekilenlerin bilinmediği ve ülküdaşlık ruhuna zeval geldiği günümüzde tekraren birlik ve beraberliğimizin sağlanması dileğiyle….

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir