Hak Teala kısmet eylemiş, Torosların bir kasabasına güvey gitmişim. Taa o günlerde, o türküyü dinlemiş ve sektirme oynamışımdır. O türkü eşliğinde oynamayan kimse kalmaz Türkmen düğünlerinde. Damat bilmiyorsa eğer; gelin, gerdek gecesi döşekte damat ile arasına kılıç koyar. Oynarsa, kız oğlana râzı olur ve Hakk’ın rızası er ya da geç tecelli eder. Uzun sürmez ocağı harlı tutan eş, çoğu sarı saçlı, mavi gözlü balalar doğurur…
![]()
Sanal âlemde tıklanma rekoru kırmış bir türküdür ‘Erik Dalı’. Sözün gelişi değil; bilen bilir, erik dalı gerçekten gevrektir. Bir ağaç önce çiçeğinden belli olur. Erik ağacı Asya’nın zihin dünyasında sebepsiz yer etmemiştir. Özellikle çiçeğinin beş yapraklı olması nedeniyle mutluluk simgesi olarak bilinir. Ayrıca kış mevsiminden sonra ilk çiçek açan ağaç odur. Sanki doğanın uyanışına ilk işaret… Kış uzarsa tekrar açar ve bu özellik ona irade gücü kazandırır. Çinliler bu yüzden erik çiceğini çok sevmiş ve ‘ulusal çiçek’ ilan etmiştir. Meşhur Boksör Ayaklanması’na(1901) damgasını vuran dövüş sanatının adıdır aynı zamanda(Meihuaquan). Ki ‘Erik Çiçeği Yumruğu’ ismi altında mektepleri vardı. Cesaret, doğruluk ve sebat öğretilirdi. Öğrencileri mecbur kalmadıkça zor kullanmazlardı.
![]()
Erik ağacı ve sevgisi Asya’dan Avrupa’ya Anadolu üzerinden Haçlı Seferleri sırasında geçmiştir. Anadolu insanının yaşama sevinci, hayata olumlu bakışı, Yüce Mevla’ya çoşkun yönelişi, göğe kalkan elleri ve dilinden dökülen duaları, beyaz bulutları yere seren erik ağacının yüzü suyu hürmetinedir. Çünkü onunla bahar gelmiş ve kuşlar yeniden figan etmiştir. Toprak depreşmiştir. Anadolu insanı erik ağacında üzüm yer. Bahçe sahibi gelir; “Behey adam! Ne yaparsın, bırak cevizlerimi” der. Çünkü Türk’ün işi ezber bozmaktır. Hedefe giden yolun da doğru olması gerektiğini bıkmadan usanmadan dile getirmektir. Yitirilen hakikatin karanlıkta değil aydınlıkta aranması gerektiğini hatırlatmaktır…
![]()
Türkiye’de bilim ekseriyetle akademi dışında üretilir ve yapılır. Entellektüel boşluğu dolduran belli muhitlerdir. Bu bağlamda muhafazakâr kesimin önemli isimlerinden biri de Dücane Cündioğlu. Ben, Dücane Cündioğlu‘nu ömrümde iki kez uzaktan gördüm. İlki 1985 yaz mevsimiydi. İstanbul Beyazıt’taki Beyaz Saray Kitapçılar Çarşısı‘nda İsmet Özel ve İsmail Kara‘yı ziyaret edip ayrıldıktan sonra birden önüme çıkmıştı. Hüseyin Rahmi Gürpınar‘ın Gulyabani romanından dışarı fırlamış vaziyette yeni açtığı Tibyan Yayınları‘nın kapısı önünde dikiliyordu. Önce irkildim. Siyasi eylemden hapis yatmış olduğu kulağıma fısıldandı. Sonra hızla yanından geçip gittim. Halbuki Üsküdar’daki arkadaşlarının birçoğunu iyi tanıyordum. Hatta İstanbul’a yolum düştükçe onların evlerinde kalıyordum. Aradan otuz yıl geçti.
![]()
Çorak bir ülkede ‘filozof’ olduğunu kabul ettirdi. “Bir lokma, bir hırka yanlış ideolojidir” diyen eski patronum Müsiad Eski Gn. Başkanı Erol Yarar‘a posta koyarak ülke çapında ünlendi. Ancak beni en çok 12.10.2008 tarihli Pensilvanya güzellemesi yaraladı. Sonraki hiçbir yazısını okumadım. 30 yıl sonra birgün Köln’ün Türk mahallesi sayılan bir semtin en güzide lokantasında birbirimizden habersiz karşılaştık. Yalnız değildi! Gılgamış Destanı’nın kahramanı Enkidu yanımda duruyordu sanki. Sert, haşin, korkutucu çehre gitmiş dost bir yüz ve tebessüm dolu bir sima gelmişti. Çünkü bir öykünün anlatılmasına sebep olan kişinin değişiminin ancak soyut ya da somut bir yolculukla mümkün olduğunu tarihte ilk kez Enkidu bize göstermektedir. Köln’e yatırım yapan çocukluk arkadaşlarına durumu iletince şirkete uğramadığı için gönül koydular tabii..
Malum zekâ ve akıl iki ayrı şey. Akıl, toplumsal hayatımızla ilgili eylemlerimizi, gözlemlerimizi ve düşüncelerimizi sağlam kazığa bağlamakla sorumlu bir yetimiz. O yüzden “sorumluluk verilmeden görev alınmaz” Almanca’da çok kullanılan bir deyimdir. Yani görev ve sorumluluk aynı anda ve birlikte ancak var olabilirler. Gazi Paşa, 1926 yılında Diyanet İşleri Riyaseti’nden çağın icablarına uygun bir tefsir hazırlamasını talep etti. Bu görev yukarıda andığım Toroslardaki kasabada doğup büyüyen, sonradan Elmalı’ya yerleşen Hamdi Efendi‘ye tevdi edilir. Ancak o felsefe tarihi ve Batı dili bilmeden bu tefsiri yapmam doğru olmaz diyecektir. Ve “El-metalip ve’l-mezahip” isimli Fransızcadan tercüme ettiği felsefe kitabını yayınladıktan sonra Kur’an tefsirine başlayacaktır.
![]()
Unutmamamız gereken bir nokta daha var: Yeşil Kuşak projesi kapsamında 60’lı yıllarda Arapçadan Türkçeye bir tercüme furyası başlamıştı. Seyyid Kutup, Muhammed Kutup, Mevdudi vs. Yüzlerce kitap çevrilip yayınlandı, onlarca tefsir ve hadis kitapları yayınlandı. Kimse bu hareketin ileride Türkiye’nin başına nasıl bir sorun açabileceğini öngöremedi. İslam’da Hükümet kavramını da ilk defa Ebu’l Alâ el-Mevdudî ortaya attı. Daha sonra bu kavram Kutup kardeşler tarafından yaygınlaştırıldı. 70’li yıllarda bu kitapları okuyarak büyüyenler kendilerini Türk toplumundan ve Türk tarihinden dışlayarak ayrı bir dünya kurmak istiyorlar şimdi.
![]()
Karl Popper “Açık Toplum ve Düşmanları” kitabında ısrarla altını çizdiği gibi Platon’un yanlış düşünce ve görüşleriyle Batı dünyasını felakete sürüklediğini iddia eder. Heidegger ise Platon’u bir mağlubiyet ideolojisi dayatmakla suçlar, zira Atina Devleti’nin hezimetini görmüş ve içine kapanmış bir filozoftur. Bertrand Russell’e göre; bir ömür boyu yokluk ve yoksulluk içinde debelenmiştir zengin aile çocuğu olarak doğan Platon. Arap-İsrail Savaşında ülkesinin uğradığı ağır yenilgi ‘seküler’ Arap aydınlarını da bir travmanın içine sürüklemiştir. İncinen Müslüman halkların adaletsizliğe ve Batı’ya olan tepkilerini de ihmal etmemek gerekiyor. Yenilgilere bağlı gelişen psikolojik süreçlerinin gölgesi altında yazılan eserler ve kurgulanan ideolojiler İslam dünyasında daha büyük yaralar açtı, çünkü yalnızca duygulara hitap ediyorlardı. Mağlubiyet psikolojisi işin başlangıcı, modernleşmenin temel sorunu değil mi zaten?
![]()
Atina Devleti’nin Sparta karşısında aldığı ağır yenilgiden sonra ‘Politeia’ ve ‘Nomoi’ kitaplarının yazarını bazı şehir devletleri yardıma çağırdılar. Fikirlerini hayata geçirmek için uyguladığı politikalar sadece kaos ve anarşi doğurdu. Hangi meseleye el attıysa hüsranla bitti sonu. Nihayet ülkesine kaçarken bindiği gemide isyan çıktı ve esir düştü. Tesadüfen gemide bulunan bir tanıdığın fidye ödemesi sayesinde ölümden kurtulabildi. Öğretiler dünyası ile gerçekler dünyasının uyuşmadığını bizzat yaşarken gördü.
1980 öncesi Türkiye’de siyasi suçtan içeri düşmüş 18 yaşında bir genç cezaevinde Kur’an-ı Kerim’i keşfediyor. Yazma serüvenine İslamcılar gibi Cihat ayetleri ile sondan başlıyor. Tüm bu çabalar, saf ve samimi bir anlama arayışının ürünü müdür? Türkiye’nin bin yıllık birikimini ‘reconstruct’ etmek için bir niyetle mi yoksa ‘deconstruct’ etmek için bir şevkle mi gerçekleşmiştir? Tam bir muamma.
Ancak Türkistan’dan Anadolu’ya uzanan irşat yolculuğumuz -Kur’an’ın öngördüğü biçimde- İnsan’ı esas alıyordu. İnşa edici ve yapıcı olmayı ve insanı yaşatmayı şart koşuyordu. Doğrudur. “Şark; ya alışılmışa gömülü yaşar, yahut hayale kaçar.” Türkiye’de bir düşünce geleneğimizin ya da kuramsal ve kavramsal çerçevemizin oluşamaması nedenlerinin başında ötekini anlama konusunda gösterilen direnç gelmektedir. Yazarı o yönüyle eleştirmek ne derece doğru kesin bilemiyorum. Zira hepimiz Batının kavramlarını kullanıyoruz.
Her zilletin elbette bir izzet var içinde
Seyr et Çeh-i Ken’ân’ı ne devlet var içinde
![]()
İslam Dünyasının siyasetçilerine yön verecek, onlara uzun soluklu vizyon ve misyon oluşturacak, toplumu tanıyan düşünürler, sosyal bilimciler, filozoflar lazım. Müslümanların tek sorunu düşünce dünyalarının zayıf olmasıdır. Dün yazılanlar ve söylenenler bugün genç kuşaklar için sönük kalıyor. Geçmiş ve gelecek birbirinden uzaklaşıyor. Eski türküler unutuluyor, yenileri yakılmıyor.
“Çiçekler yerli yerinde; kimsenin kimseyi sevdiği yok mu ne?”

Alaattin DİKER

Son Yorumlar