Türkiye’de eğitim sisteminin en büyük krizi müfredat değil, anlam krizidir. Okul artık birçok öğrenci için bilgi edinilen bir yer değil; diploma alınan, vakit geçirilen ve mümkün olduğunca az emekle geçilmeye çalışılan bir kurum hâline gelmiştir. Öğretmen ise toplumun gözünde eskiden olduğu gibi “muallim” değil, çoğu zaman bir kamu görevlisinden ibarettir…
Eskiden öğretmen bilgi kadar ahlak ve karakter de aktarırdı. Bugün ise öğretmenin öğrencinin davranışına müdahale etmesi bile çoğu zaman sorun hâline gelebiliyor. Veliler çocuklarının başarısızlığını sorgulamak yerine öğretmeni sorguluyor. Öğrenci ödev yapmıyorsa öğretmenin eksikliği aranıyor; öğrenci saygısız davranıyorsa bunun sorumluluğu ailede değil okulda görülüyor. Böylece öğretmen eğitim zincirinin en zayıf halkası hâline getiriliyor.
En çarpıcı nokta, “haklar” ile “sorumluluklar” arasındaki dengenin bozulmasıdır. Türkiye’de de son yıllarda öğrencinin hakları sürekli vurgulanırken öğrencinin sorumlulukları aynı ölçüde konuşulmuyor. Oysa eğitim, yalnızca hak talep eden bireyler değil, sorumluluk taşıyan insanlar yetiştirmek zorundadır. Sorumluluk olmadan verilen hak, zamanla disiplinsizliğe dönüşmektedir…
Bir başka sorun da sınav merkezli eğitimdir. Türkiye’de öğrenciler bilgi için değil sınav için çalışıyor. LGS, YKS, KPSS derken eğitim hayatın kendisinden kopuyor. Gençler düşünmeyi değil test çözmeyi öğreniyor. Bu nedenle okuldan mezun olan birçok genç diploma sahibi olsa da kültürel ve entelektüel anlamda yoksul kalabiliyor…
Öğretmen otoritesinin aşınması belki de en kritik meseledir. Otorite ile zorbalık aynı şey değildir. Bir sınıfta öğretmenin sözü geçmiyorsa eğitim gerçekleşmez. Bugün birçok öğretmen disiplin sağlamak için değil, şikâyet edilmemek için çaba harcıyor. İdari soruşturma korkusu, veli baskısı ve bürokratik prosedürler öğretmeni risk almaktan uzaklaştırıyor. Risk alan ögretmen ise uyarı ve soruşturmalarla bezdiriliyor. Sonuçta sınıfın fiilî otoritesi öğretmenden öğrenci grubuna kayıyor.
Eğitimin kurtuluşu sadece daha sert cezalar değil; yeniden ahlaki ve kültürel bir zemin inşa etmekten geçer. Çünkü disiplin korkudan değil, saygıdan doğduğunda kalıcı olur.
Türkiye’nin eğitim meselesi aslında okul meselesi değildir. Ailenin çözülmesi, toplumdaki değer aşınması, tüketim kültürü, sosyal medya bağımlılığı ve başarıyı yalnızca ekonomik kazançla ölçen anlayış eğitim krizinin gerçek kaynaklarıdır. Okul, bu büyük toplumsal dönüşümün yalnızca görünen yüzüdür…
Koridorda bağıran öğrenciler, etkisizleşen öğretmenler, çocuğunu kutsayan veliler, sorumluluktan kaçan yöneticiler ve her yıl değişen sistemler… Bunların hiçbiri bize yabancı değildir…
Bir toplum öğretmenine duyduğu saygıyı kaybettiğinde, aslında geleceğine duyduğu saygıyı da kaybetmiş olmaz mı?
Okullarımız bilgi eksikliğinden değil; otorite, anlam ve karakter eksikliğinden yorulmaktadır. Diploma vermeye devam ediyoruz, fakat insan yetiştirmekte her geçen gün biraz daha zorlanıyoruz…
Öğretmenin otoritesinin çöküşü diyebileceğimiz ilk sorun, öğretmenin sınıf üzerindeki etkisini kaybetmesidir…
Türkiye’de son yirmi yılda öğrenci merkezli eğitim anlayışı çoğu zaman yanlış yorumlanmıştır. Öğrenciyi merkeze almak ile öğretmeni etkisizleştirmek birbirine karıştırılmıştır. Sonuç olarak birçok öğretmen disiplin uygulamaktan çekinir hâle gelmiştir. Çünkü öğretmen artık yalnızca öğrenciyle değil; veli şikâyeti, idari soruşturma, sosyal medya baskısı ve bürokratik süreçlerle de mücadele etmek zorundadır.
Bu durum sınıfta fiilî bir otorite boşluğu yaratmaktadır. Otorite boş kaldığında ise onu öğretmen değil, öğrenciler doldurur…
Zorbalık ve sessiz çoğunluk diyebileceğimiz ikinci sorun akranlarına zorbalık yapan birkaç öğrencinin bütün okulun düzenini bozmasıdır..
Çoğu okulda sorun çıkaran öğrenci sayısı az olsa da, sistem bu azınlığa karşı etkili bir müdahale geliştiremediği için sessiz çoğunluk mağdur olmaktadır. Yani ucbes zorba ve ahlaksız ağırlıklı çoğunluğun eğitim hakkını zehirlemekte ve engellemektedir…
Sonuçta da öğretmenler çoğu zaman başarılı ve saygılı öğrencileri koruyamaz hâle gelir. Eğitim sistemi sorunlu öğrenciyi merkeze alırken çalışkan öğrenciyi ihmal etmektedir… Bunun sonucunda okul, öğrenmenin değil hayatta kalmanın alanına dönüşmektedir. Ailenin eğitimi tamamen okula havale etmesi en temel üçüncü sorundur. Çünkü birçok sorunlu öğrencinin arkasında sorumsuz veya ilgisiz aileler vardır. Türkiye’de eğitim sisteminin belki de en büyük çıkmazlarından biri budur. Aileler çocuklarının ahlaki ve davranışsal eğitimini bütünüyle okula devretmektedir.Oysa okul bilgi verir ama karakteri önce aile oluşturur. Çocuğun karakter kumaşını dokuyan ailedir.
Bir öğrenci saygı göstermeyi, sorumluluk almayı, emek vermeyi ve sınırları kabul etmeyi evde öğrenememişse okulun bunu tek başına telafi etmesi mümkün değildir… Hakların abartılması ama sorumlulukların unutulması dördüncü yemek sorundur. Öğrenciler sürekli haklarından söz ederken sorumluluklarından kaçmaktadır. Bu durum Türkiye’de de açıkça görülmektedir. Bugün öğrenciler devamsızlık hakkını, sınav hakkını, itiraz hakkını bilir; fakat çalışma sorumluluğunu, öğretmene saygıyı ve okul kurallarına uyma yükümlülüğünü aynı ölçüde önemsemez.
Hak ve sorumluluk arasındaki denge bozulduğunda eğitim özgürlük değil düzensizlik üretmeye başlar.
Başarı takıntısı ise bir diğer temel sorundur. Öğrencilerin akademik başarı baskısı altında ezilmesi çocuğu ve öğrencisi ile gurur duymayı ve caka satmayı hedefleyen ebeveyn ve idarecilerin en büyük hatasıdır. Türkiye’de başarı neredeyse tamamen sınav puanına indirgenmiştir. LGS, YKS, bursluluk sınavları ve çeşitli merkezi sınavlar öğrenciyi insan olarak geliştirmek yerine yarış atına dönüştürebilmektedir.
Bugün birçok öğrenci kitap okumadan mezun olmakta, fakat binlerce test çözmüş olmaktadır. Bu durum bilgi değil sadece puan üretmektedir. Hele ahlak ve karakter üretmesi imkansızdır… Bürokratik eğitim anlayışı eğitimin bir diğer önemli sorunudur. Okul yöneticileri çoğu zaman gerçek sorunlarla değil prosedürlerle ilgilenmektedir. Türkiye’de de eğitim sisteminin önemli hastalıklarından biri budur. Öğretmen eğitim vermekten çok evrak doldurmaya, rapor hazırlamaya ve bürokratik işlemlerle uğraşmaya zorlanmaktadır. Sınıfın gerçeği ile yönetmeliklerin dünyası arasındaki mesafe bu yüzden giderek büyümektedir… Sosyal medya ve dijital kültürün hakimiyeti eğitimin en büyük engellerinden birisidir… Çünkü öğrencilerin dijital dünyadaki davranışları gerçek hayatı etkilemektedir.
Türkiye’de de gençler artık okuldan çok sosyal medyadan etkilenmektedir.
Öğretmenin bir saatte vermeye çalıştığı değerler, birkaç dakikalık videolarla kolayca aşındırılabilmektedir. Okulun kültürel etkisi azalırken ekranların etkisi artmaktadır…Bir de eğitimde adalet sorunu vardır. Yani sistem güçlüleri ve çocuklarını korumaktadır. Bu da zayıf ve kimsesizlerin ezilmesi ve hak mahrumiyetini doğurmaktadır. Bu durum öğrenci ve öğretmenler için eşit derecede söz konusudur. İkisi de ezilmektedir.
Türkiye’de de öğrenciler arasında fırsat eşitsizliği büyümektedir. Bir tarafta özel dersler, kurslar ve güçlü ekonomik imkânlar; diğer tarafta yalnızca okulun sunduklarıyla yetinmeye çalışan öğrenciler vardır. Eğitim teoride eşitlik vaat ederken pratikte sosyal farklılıkları yeniden üretmektedir. Öğretmenin tükenmişliği bir diğer sorun başlığıdır. Birçok öğretmen umudunu kaybetmiştir. Bu, Türkiye’de de gözlenen ciddi bir sorundur. Mesleki itibardaki gerileme, ekonomik sorunlar, artan iş yükü ve sürekli değişen sistemler öğretmenlerde tükenmişlik hissi oluşturmaktadır. Oysa bir toplum öğretmenini yorduğu ölçüde geleceğini de yormaktadır… Bu sadece bir eğitim krizi değil medeniyet krizidir de.
Türkiye’nin eğitim sistemindeki temel problem müfredat eksikliği değildir. Sorun daha derindedir:
- Aile otoritesinin zayıflaması,
- Öğretmen saygınlığının azalması,
- Çalışma ahlakının aşınması,
- Tüketim kültürünün yükselmesi,
- Başarının yalnızca para ile ölçülmesi,
- Hakların sorumlulukların önüne geçmesi…vs..
Eğitim sistemi bozulduğu için mi toplum bozuluyor; yoksa toplum bozulduğu için mi eğitim sistemi bozuluyor? Muhtemelen doğru cevap ikisidir de… Çünkü okul toplumun aynasıdır. Aynadaki görüntü bozulduğunda aynayı suçlamak kolaydır. Fakat bazen sorun aynada değil, aynaya bakan yüzdedir. Eğitimde yaşadığımız kriz de biraz böyledir. Öğretmenler, öğrenciler ve yöneticiler bir sistemin parçalarıdır; fakat asıl mesele, onları kuşatan kültürün ve değer dünyasının geçirdiği büyük dönüşümdür. Bu nedenle eğitim reformundan önce bir anlam ve karakter reformuna ihtiyaç vardır. Ancak o zaman okul yeniden diploma veren bir kurum değil, insan yetiştiren bir müessese olabilir.
Türkiye’de eğitim sisteminin önemli bir kısmı da yönetim kademelerindeki sorunlardan kaynaklanmaktadır…
Türkiye’de birçok öğretmen için sorun yalnızca sınıfta yaşanan disiplin problemleri değildir. Daha derinde, liyakat ve adalet duygusunun aşınması bulunmaktadır… Bir eğitim sistemi öğretmenine “çalışırsan karşılığını alırsın” hissini veremiyorsa, o sistemde motivasyon zamanla çöker.
Özellikle proje okulları etrafında yürüyen tartışmalar, yıllardır eğitim camiasının gündemindedir. Bu okullara yapılan bazı atamalarda liyakatten çok kişisel ilişkilerin, sendikal yakınlıkların veya siyasi aidiyetlerin etkili olduğu yönündeki eleştiriler sıkça dile getirilmektedir. Bu algı doğru ya da yanlış olabilir; ancak önemli olan, çok sayıda öğretmenin böyle bir algıya sahip olmasıdır… Çünkü kurumlar yalnızca adil olmakla değil, adil görünmekle de yükümlüdür.
Türkiye’de eğitimcilerin en çok eleştirdiği konu okul yöneticiliğinin niteliğidir…
Okul müdürlüğü geçmişte öğretmenlik tecrübesinin doğal devamı olarak görülürdü. Günümüzde ise birçok öğretmen, müdürlüğün eğitim liderliğinden ziyade bürokratik ve siyasi bir pozisyona dönüştüğünü düşünmektedir. Bunun sonucunda bazı okullarda müdür ile öğretmen arasındaki ilişki meslektaşlık ilişkisinden uzaklaşabilmektedir. Öğretmen eğitim faaliyetinin asli unsuru iken, zaman zaman kendisini emir alan ve sürekli denetlenen bir memur gibi hissedebilmektedir.
Öğretmenlerin sıklıkla dile getirdiği şikâyetlerden biri de yönetsel baskılardır.
Bunlar bazen:
- Sürekli savunma isteme,
- Ders programları üzerinden cezalandırma,
- Nöbet görevlerinde ayrımcılık,
- Sosyal ve mesleki dışlama,
- Başarıların görmezden gelinmesi,
- Sürekli kusur arama,
- Sendikal veya ideolojik farklılıklar nedeniyle mesafeli davranma şeklinde ifade edilmektedir.
Bu tür uygulamalar gerçekleştiğinde yalnızca öğretmen zarar görmez. Öğretmenin itibarı zedelendiğinde öğrencinin gözündeki öğretmen figürü de zayıflar. Bir müdürün öğretmene uyguladığı değersizleştirme, dolaylı olarak öğrencinin eğitime duyduğu saygıyı da azaltır.
Türkiye açısından bakıldığında eğitim sisteminin en büyük problemlerinden biri belki de budur: güven krizi.
Bir öğretmen;
- Atamalarda,
- Görevlendirmelerde,
- İdarecilik seçimlerinde,
- Proje okul tercihlerinde,
- Ödül ve takdir süreçlerinde liyakatin değil aidiyetlerin belirleyici olduğunu düşünmeye başladığında kurumsal güven sarsılır.
Bu noktadan sonra insanlar çalışmak yerine ilişki ağları kurmaya yönelir. Kurumun çürümesi tam da burada başlar. Çünkü liyakat sistemleri insanları çalışmaya teşvik ederken, kayırmacılık sistemleri insanları yakınlık üretmeye teşvik eder. Öğretmenin değersizleşmesi öğrenci ve idareci davranışları üzerinden izlenebilir…
Türkiye’de ise değersizleşme bazen çok daha karmaşık bir yapıdan kaynaklanmaktadır:
- Velinin öğretmene güvenmemesi,
- Bürokratın öğretmene güvenmemesi,
- Yöneticinin öğretmene güvenmemesi,
- Medyanın öğretmeni çoğu zaman sorunların faili gibi göstermesi.
Sonuçta öğretmen, eğitim sisteminin merkezindeki kişi olmasına rağmen kendisini sistemin en etkisiz unsuru gibi hissetmeye başlayabilmektedir. Oysa eğitimin temel kuralı şudur: Öğretmenin itibarının olmadığı yerde okul ayakta kalabilir; fakat eğitim ayakta kalamaz. Çünkü Türkiye’de eğitim krizi yalnızca sınıfta yaşanan bir kriz değildir. Bu kriz; öğrenciden veliye, veliden öğretmene, öğretmenden müdüre, müdürden bürokrasiye kadar uzanan çok katmanlı bir güven ve adalet krizidir. Ve belki de bugün eğitim camiasında en çok hissedilen duygu başarısızlık değil, hakkaniyet eksikliğidir.
Bir eğitim sistemi bilgi eksikliğiyle yaşayabilir, kaynak eksikliğiyle mücadele edebilir; fakat adalet duygusunu kaybettiğinde kendi meşruiyetini kaybetmeye başlar. Eğitimin en büyük sorunu da tam burada ortaya çıkar: İnsanlar artık sistemi geliştirmeye değil, sistem içinde ayakta kalmaya çalışırlar. Bu ise bir eğitim krizinden çok, bir kurumlar krizidir.
Eğer Türkiye’deki eğitim sisteminin sorunlarını yalnızca teknik problemler olarak değil, bir adalet, liyakat ve medeniyet meselesi olarak ele alacaksak, çözüm de yalnızca müfredat değişikliği veya yeni sınav sistemleriyle mümkün değildir. Sorun yapısal olduğu kadar ahlakidir de.
Aşağıdaki ilkeler üzerine kurulmuş bir eğitim reformu taslağı, birçok kronik sorunun çözümüne katkı sağlayabilir:
- Liyakat İlkesi Mutlaklaştırılmalıdır. Hiçbir yönetici, öğretmen veya bürokrat siyasi aidiyeti, sendikal mensubiyeti, kişisel ilişkileri, hemşehrilik bağları nedeniyle avantaj elde etmemelidir.
Her atama gerekçesi kamuya açık ve denetlenebilir olmalıdır. Bir müdürün neden müdür olduğu, bir öğretmenin neden proje okuluna atandığı herkes tarafından görülebilmelidir. Şeffaflık torpilin düşmanıdır.
- Öğretmen Mesleği Yeniden İtibar Kazanmalıdır. Bugün eğitim sisteminin en büyük kaybı öğretmenin toplumsal prestijindeki aşınmadır.
Öğretmenin mesleki otoritesi hukuken korunmalıdır. Öğretmenin sınıf yönetimi hakkı açık biçimde tanımlanmalı ve keyfi şikâyet mekanizmalarına karşı korunmalıdır. Öğretmen korkarak değil, güven içinde ders anlatmalıdır.
- Müdürlük Bir İdarecilik Değil, Liderlik Makamı Olmalıdır.
Müdür, öğretmeni denetleyen kişi değil; öğretmenin işini kolaylaştıran kişi olmalıdır. Müdürlerin performansı öğretmenler tarafından da değerlendirilmelidir. Yalnızca yukarıdan aşağı denetim değil, aşağıdan yukarı değerlendirme de yapılmalıdır. Müdürler öğretmenden korkulan değil, öğretmen tarafından güvenilen kişiler olmalıdır.
- Mobbinge Karşı Sıfır Tolerans.
Bir öğretmene uygulanan psikolojik baskı eğitim sistemine yapılmış saldırıdır. Her ilde bağımsız Eğitim Ombudsmanı kurulmalıdır. Öğretmenler yöneticiler hakkında çekinmeden başvuru yapabilmelidir. Şikâyetler doğrudan müdürlük hiyerarşisine değil bağımsız kurullara gitmelidir.
- Hak ve Sorumluluk Dengesi Kurulmalıdır
Modern eğitim öğrenciye hak vermiştir, ancak sorumlulukları ihmal etmiştir. Öğrenci hakları kadar öğrenci sorumlulukları da mevzuatta görünür olmalıdır. Saygı, çalışkanlık, dürüstlük, okul kurallarına uyma yalnızca tavsiye değil eğitim hedefi olmalıdır.
- Aile Yeniden Eğitimin Parçası Olmalıdır
Eğitim yalnızca okulun görevi değildir. Veliler için düzenli eğitim programları oluşturulmalıdır. Çocuğun başarısızlığında yalnızca öğretmen değil aile de sorumluluk üstlenmelidir. Okul-aile ortaklığı yeniden kurulmalıdır.
- Proje Okulları Tamamen Yeniden Yapılandırılmalıdır.
Proje okulları toplumun güven duyduğu kurumlar hâline gelmelidir. Atamalar bağımsız jüri sistemiyle yapılmalıdır. Mülakat varsa kayıt altına alınmalı ve denetlenmelidir. Bütün puanlamalar kamuya açık olmalıdır.
- Sendikal ve Siyasi Tarafsızlık Güçlendirilmelidir.
Okul herhangi bir siyasi hareketin veya ideolojik grubun arka bahçesi olmamalıdır. Yönetici atamalarında sendikal aidiyetler değerlendirme dışı tutulmalıdır. Devletin okulu, devletin bütün vatandaşlarının okuludur.
- Sınav Merkezli Eğitim Azaltılmalıdır.
Bugün öğrenciler öğrenmek için değil sınav kazanmak için çalışmaktadır. Analitik düşünme, okuma kültürü, yazma becerisi, araştırma alışkanlığı, ölçme sisteminin merkezine yerleştirilmelidir. Bilgi ezberleyen değil düşünen öğrenci ödüllendirilmelidir…
- Eğitimin Nihai Amacı Yeniden Tanımlanmalıdır.
Belki de en önemli mesele budur. Bugün eğitimin amacı belirsizdir.
- İyi insan mı yetiştiriyoruz?
- Nitelikli iş gücü mü?
- Vatandaş mı?
- Tüketici mi?
Temel İlke:
Eğitimin amacı yalnızca meslek sahibi insanlar değil, karakter sahibi insanlar yetiştirmektir. Çünkü karakterin olmadığı yerde bilgi tehlikeli, adaletin olmadığı yerde başarı anlamsız, ahlakın olmadığı yerde güç yıkıcıdır. Bir eğitim reformunun başarısı yeni binalarla, tabletlerle veya değişen sınav sistemleriyle ölçülmez. Şu dört soruya verilen cevapla ölçülür:
- Öğretmen kendini güvende hissediyor mu?
- Öğrenci sorumluluk almayı öğreniyor mu?
- Yönetici liyakatle mi seçiliyor?
- Sistem adil olduğuna toplumu ikna edebiliyor mu?
Bu dört soruya “evet” cevabı verilemiyorsa, yapılan reformlar yalnızca makyajdır.
Çünkü eğitimin özü müfredat değil; adalet, liyakat, sorumluluk ve karakterdir. Bunlar inşa edilmeden okul düzelmez, okul düzelmeden de toplum düzelmez.
Reşat CENGİL

Ele alınan konu açısından yazıyı okumaya ihtiyacı hissettim. Umarım sadece bir tanımlama yazısı değildir diye de içimden geçirdim. İlk başlarda açıkçası işte problem nedir ve hangi sebeplerden kaynaklanmaktadır diye bir yazı olduğunu düşünmeye başlamıştım ki; sonuç bölümünde nasıl çözüm üretileceğine dair önerileri görmek beni memnun etti.
Yazarı tebrik ederim.
Sadece teşhis eden ve durumdan şikayet eden yazılar zira, ne ilim ne de fikirdir. Çözümün de bir parçası değildir. Tekrar, yazar beyefendiye teşekkür ediyorum.