Birgül TEMUR: “Yaşam, Kazandıklarımızın Yanında Günbegün Süren Bir Eksilme, Kaybetme Hâlidir.”

Merhaba Birgül Hanım, 2024 yılında Matruşka Yayınevi’nden çıkan “Yitiğin Adı Yok” isimli kitabınız hayırlı olsun. Kitapta öyküler, kayıp ve aidiyetsizlik duygusu etrafında birleşen bir bütünlük kuruyor. Kitabın genelinde ‘yitik’ kavramını bir sonuçtan çok bir varoluş hâli gibi ele aldığınız söylenebilir mi?

Merhabalar. Öncelikle güzel sorularınız ve nazik tebriğiniz için teşekkür ederek başlamak isterim. Bir söyleşide “İnsan ömür boyu kaybettiklerinin peşinde koşar.” demiştim. Aslında yaşam, kazandıklarımızın yanında günbegün süren bir eksilme, kaybetme hâlidir. Sahip olduğumuz her şey, daha bize gelirken içinde kaybetme ihtimaliyle gelir. Çünkü bu dünyada hiçbir şey sonsuza kadar sürmez. Sonlu olan her şey gelir, alacağını alır, vereceğini verir. Hayatımıza dokunur ve zamanı geldiğinde çıkıp gider.

Uzun zamandır bu gerçekle yaşıyorum. Baştan böyle bir kabulleniş bazıları için yenilgi gibi görünse de benim için değil. Müdahale edemediğimiz, dışımızda gerçekleşen olaylar varoluşumuzun en yıkıcı yanı belki de. Çünkü müdahale edememek, değiştirip dönüştürememek, istediğimiz gibi eğip bükememek sonuçta acı veriyor. Bu yüzden kitapta “yitik” kavramını yalnızca bir kaybın sonucu olarak değil, insanın ölene kadar sürdüreceği bir varoluş hâlinin yansıması olarak işlediğimi söyleyebilirim.

İnsan olma hâli tamamlanması mümkün olmayan bir süreçler bütünü müdür? Hikâyelerinizin genel önermesi bu mudur?

Öykülerimi yazarken açıkçası baştan belirlenmiş bir önerme ya da mesaj verme kaygısıyla hareket etmiyorum. Fakat kitabın bütününe dönüp baktığımda böyle bir durumdan söz etmek mümkün, evet. İnsan olma hâlini biraz da tamamlanamayan; sürekli eksilen, değişen, kendini arayan, bazen bulan ama sonra yeniden kaybeden bir süreç olarak görüyorum.

İnsanları gözlemlerken ister istemez kendi varoluşsal sorgulamalarımın içinden geçiriyorum. Çünkü gündelik hayatımda da, özellikle kendimle baş başa kaldığım zamanlarda, sorularla cevaplar arasında gidip gelen bir tarafım var. Sanırım bu hâl öykülere de yansıyor. İnsan bana göre hiçbir zaman bütünüyle tamamlanamayacak bir varlık. Kayıplarıyla, arayışlarıyla, eksikleriyle sürekli kendini yeniden kurup sonra tekrar yıkan bir devinimin içindeyiz. O yüzden karakterlerde de hep bir yarım kalmışlık, bir eksiklik, bir kendini arama hâli görürsünüz.

Kitapta anlatılan atmosferlerde (otobüs yolculuğu, kasaba görüntüleri, içe dönük karakterler) gerçeklik ile hatıra arasındaki sınır sık sık bulanıklaşıyor. Bu bulanıklığı, öykülerin şiirsel gücünü artıran bilinçli bir anlatı tekniği olarak mı kurdunuz?

Evet, bazı öykülerimde bunu bilinçli olarak kurduğumu söyleyebilirim. Fakat bunu mekanik bir anlatı tekniği olarak tercih etmedim. Daha çok karakterin o anki ruh hâlinden, iç dünyasındaki dağınıklıktan ve geçmişle bugün arasında gidip gelişinden doğan bir bulanıklık. İnsanın hatırladıkları da zaten keskin çizgilerle belirlenmiş sonlar veya başlangıçlar değil. Bazı görüntüler, bazı duygular yarım. Bugünün içinden geçerek geçmişe dönüyorsunuz. “Şimdi”den aldığınız, zihninize bulaşmış izlekler var ve o geriye dönüşü onlarla yaşıyorsunuz. Hayatın kendisi de biraz nakıs ve netlik yok. Haliyle bu belirsizlik, karakterlerin iç sesine ve şiirselliğe kapı araladı sanırım.

Öykülerde sessizlik, eksiklik ve susarak anlatma hâli çok belirgin. Kullandığınız anlatım biçimi, söylenmeyenin daha güçlü bir anlam taşıdığı bir edebiyat anlayışından mı besleniyor?

Öyküde bırakılan boşluk kimi zaman eleştirilse de ben seviyorum. Çünkü bazı duygular doğrudan anlatıldığında gücünü kaybedebilir. İnsan bazen kendini en çok sustuklarıyla görünür kılar. Öykülerdeki sessizlik, eksiklik ya da yarım bırakılmışlık benim için boşluk değil; okurun kendiyle özdeşlik kurabileceği bir alan. Her şeyi açıklamak istemiyorum aslında. Bazı yerler açık kalsın; okur oraya kendi yaşadığı bir sahneyi, kendi içinden geçen bir duyguyu koyabilsin istiyorum.

‘Muamma’ isimli öyküde aşk, huzur veren bir şeyden çok insanın benliğini yavaşça aşındıran bir kuvvet gibi duruyor. Metindeki anlatıcı kendisini, tozu arada sırada alınan antika eşyalara benzetiyor. Öykü boyunca iki insanın aynı evde yaşayıp birbirine ulaşamaması çok güçlü bir yalnızlık duygusu yaratıyor. Sizce modern ilişkilerin en büyük çıkmazı iletişimsizlik mi, yoksa anlaşılma arzusunun tükenmesi mi?

Muamma’da artık görülmeyen, duyulmayan, fark edilmeyen bir karakterin acısına tanık oluyoruz aslında. İletişimsizlik elbette günümüz ilişkileri için çok önemli bir sorun. Ama bunun yanında şunu da önemsiyorum: Doğru bir temas yoksa, konuşmanın da bir yerden sonra çok anlamı kalmıyor. İnsanlar aynı evin içinde yaşayabiliyor, aynı masaya oturabiliyor ama birbirlerinin içinden geçen şeye temas edemeyebiliyorlar.

Yıpranan ve ardından onarılmayan ilişkilerde bireyler zamanla kendi yalnızlıklarının içinde varlık göstermeye başlıyor. Bu da konuşamamak, anlaşılmamak, görülmemek ve tek başına kalmak gibi daha derin yaralara dönüşüyor. Bence Muamma’daki asıl kırılma da burada başlıyor. Duygusal açlık ve onun getirdiği krizler önce kişiyi, sonra ilişkiyi yaralıyor. Bu yüzden modern ilişkilerin çıkmazını yalnızca iletişimsizlikte değil, zamanla tükenen görülme ve anlaşılma arzusunda da aramak gerekir diye düşünüyorum.

‘Gözümde Özleyiş’ isimli öyküde şehir, ev ve gündelik sesler (kapı, terlik, simitçi, komşu) neredeyse bir karakter gibi anlatılıyor. Sıradan sesleri böylesine yoğun bir iç monoloğun parçası yapma fikri nasıl doğdu? Yine aynı öyküde zamanla birlikte zihnin de dağılması, tekrar eden cümleler ve kesintisiz akış dikkat çekiyor. Bilinç akışına benzerlik gösteren anlatım biçimini bilinçli bir tercih olarak mı kurdunuz, yoksa metin duygunun doğal akışıyla mı şekillendi?

Yazarların gözlem gücü yüksek insanlar olduğu söylenir. Ben de yazının biraz buradan beslendiğini düşünüyorum. Mesela altyazılı film izlemekte zorlanırım. Çünkü sahneyi taramaktan, oyuncuların mimiklerini, yüzlerindeki en küçük değişimi takip etmekten altyazıyı kaçırırım. Dikkatim dağılır, sahnenin içine tam olarak giremem. Bu öyküdeki doğallık da böyle bir gözlem hâlinden geliyor.

Öyküdeki seslerle ilgili olarak şunu söyleyebilirim: Uzun süre yaşadığım evin kapı seslerini zamanla ayırt etmeye başlamıştım. Hangi kapının, hangi odanın sesi olduğunu anlayabiliyordum. Bu tarz şeyler dikkat istiyor. Seslere, görüntülere, çevremde olup biten küçük ayrıntılara karşı belki normalden biraz daha hassasım. Kimi zaman bu hayatımı zorlaştırıyor; çünkü çok küçük şeyler bile gözümden kaçmıyor ve bu bazen yorucu olabiliyor. Ama yazarken de tam olarak bu hassasiyet devreye giriyor. Sıradan gibi görünen bir kapı sesi, bir terlik sesi, sokaktan geçen simitçinin sesi, insanın iç dünyasında bambaşka bir yere temas edebiliyor.

Bilinç akışına benzeyen anlatım biçimine gelince; bunu teknik bir hesaplamayla yaptığımı söyleyemem. Kitabın tamamıyla ilgili görüşler genellikle şiirsel bir dil kullandığım yönündeydi. Daha öncesinde şiir yazdığım için oradan gelen bir geçiş söz konusu olabilir. Tekrarlarla kurduğum ritim, cümlelerin zaman zaman kesintisiz akması bu şiirsel damarla ilgili.

‘Kırkboğum’ isimli öyküde annenin aidiyetsizlik duygusu, doğum gibi bir deneyimle bile giderilmiyor; hatta daha da keskinleşiyor. Bebeğin fiziksel eksikliği ile annenin içsel boşluğu arasında bilinçli bir paralellik kurulduğu hissediliyor. Bu noktada kırkboğum otundan yapılan çayın da bir tür söylence/aktarım (anne tavsiyesi) olarak metne girmesi çok dikkat çekici. Öyküdeki çay ve kırkboğum motifi, annenin zihinsel kırılmasını tetikleyen bir unsur mu?

Diğer öykü karakterlerimde de görülen yalnız kalma, anlaşılamama, varlığını bir yere oturtamama, içteki dengeyi sağlayamama ve eksik hissetme gibi duyguların yol açtığı büyük bir kırılma var aslında bu öyküde. Karakter öyle derin bir varoluşsal sancının içinde ki doğan bebeğiyle bile bağ kuramıyor. Normalde anneden beklenen, bebeğini her hâliyle kabullenmesidir. Fakat onun içinde daha önceden bir tortu gibi biriken ne varsa, bebekle birlikte görünür hâle geliyor ve bir patlamaya dönüşüyor.

Kırkboğum çayı da burada yalnızca bitkisel bir çay ya da anne tavsiyesi değil aslında. Kadından kadına aktarılan eski bilgilerin, biraz da çaresizliğin sembolü. Karakter zaten çok zor, kırılgan bir yerde. Çay onun zihinsel ve ruhsal kırılmasını tek başına başlatmıyor ancak patlamayı tetikleyen bir unsurlardan biri diyebiliriz. Çünkü onu içince düzeleceğini umut ediyor.

Belli bir yazı yazma rutininiz var mı yoksa dağınık çalışmayı mı tercih ediyorsunuz?

Rutinim var diyemem. Daha doğrusu öykülerimle hayatım iç içe ilerliyor. “Şimdi oturup bir öykü yazayım.” diye bilgisayar başına geçen biri değilim. Çünkü ben zaten çoğu zaman öykünün içindeyim; onunla yaşıyorum. Gün içinde izlediğim herhangi bir şeyden, bir belgeselden bile zihnimde bir öykü belirebiliyor. Biriyle konuşurken onun söylediği bir cümle ya da kullandığı tek bir kelime bana bir kapı açabiliyor. İnsanların olaylar karşısında verdiği tepkiler bile benim için başlı başına bir öykü malzemesi.

Bazen bir öykü günlerce zihnimde kurulur, onunla içimden konuşurum. Uyumadan önce aklıma gelen cümleleri ya da öykünün akışıyla ilgili notları telefonuma ses kaydı olarak alıyorum. Bazen sadece tek bir cümle yazar kalkarım ve üzerine düşünürüm. Bazen bu bir paragrafa dönüşür. Ama bir çırpıda öykü yazdığım pek olmadı. Benim için yazmak daha çok biriktirmek, bekletmek ve içimde olgunlaşmasına izin vermek gibidir.

Sosyal medyadaki paylaşımlarınız sadece edebiyat değil resim sanatına da ilgi duyduğunuza dair ipucu veriyor. Resim ve edebiyat arasında bir akrabalık, bağ var mıdır sizce? Varsa bu nasıl bir ilişkidir?

Sosyal medyada sık paylaşım yapıyorum, evet. Kendimi bildim bileli bilgiye aç bir insan oldum. Öğrenmek hayatımın temel taşlarından biri desem sanırım abartmış olmam. Duyduğum bir kelimenin anlamına mutlaka bakarım mesela. Sözlük benim en yakın arkadaşlarımdan biridir. Öğrendiğim, güzel bulduğum, beni etkileyen bir şeyi başkalarıyla paylaşmayı çok seviyorum. Günlük hayatta bunu her zaman yapamıyorsunuz ama sosyal medya daha çok insana ulaşma imkânı veriyor. Beni paylaşmaya iten şeylerden biri de bu.

Öğrenmeye olan merakım hayatım boyunca bana birçok şey denetti. Bir yıl boyunca karakalem eğitimi aldım. Yıllar sonra yağlı boya resim eğitimimi de tamamladım. Boyalarla iç içe olmayı seviyorum. Ahşap objeler boyadığım dönemler oldu. Bir dönem bilgisayarda çizim kalemiyle resimler yaptım. Kendim denemeyi, kusurlu da olsa üretmeyi seviyorum.

Resim ve edebiyat arasındaki ilişkiye gelince, bence ikisi de güçlü bir gözlem duygusuna dayanıyor. İkisinde de önce görüyorsunuz, sonra gördüğünüz şeyi kendi içinizden geçirerek yeniden kuruyorsunuz. Edebiyatta kelimelerle, resimde renklerle ve çizgilerle yapıyorsunuz bunu. Bana göre iki alanda da asıl mesele detaylarda gizli. Yüzeyde kalırsanız ne yazıda ne resimde gerçek bir derinlik yakalayabilirsiniz. Derinlik dediğimiz şey, iki alanda da insanı yukarı taşıyor. Benim hem edebiyatta hem resimde en çok önemsediğim şeylerden biri bu.

Daha çok hangi yazarları okuyorsunuz?

Bunun cevabını şöyle verebilirim: Zihnimi harekete geçiren yazarları okumayı seviyorum. Yerli ya da yabancı olması benim için çok fark etmiyor. Benim için önemli olan, dilin önce tat vermesi, sonra zihnimi doyurması. Bir metin beni düşündürsün, içimde bir yere dokunsun, okuduktan sonra zihnimde yaşamaya devam etsin isterim.

Daha önce de söylediğim gibi yüzeysel olan hiçbir şey beni çok uzun süre tutamıyor. Bu insan ilişkilerimde de böyle, okuduğum kitaplarda da. Bir sohbet derinleşmiyorsa, bir metin bana yeni bir kapı açmıyorsa bir süre sonra ruhen ve zihnen kopuyorum, uzaklaşıyorum. O yüzden okurken de daha çok beni çoğaltan, düşündüren, kendime ve insana dair yeni şeyler fark ettiren yazarların peşinden gidiyorum.

Son olarak neler söylemek istersiniz?

Hayatın yazmak ve okumak tarafında durabildiğim için ne kadar şükretsem az. Çünkü yazmak da okumak da benim için yalnızca bir uğraş değil, aynı zamanda bir sağalma biçimi. Sağalmak benim için şifalanmak demek. Ben bunu en çok edebiyatla, sanatla, kelimelerle ve ürettiğim zamanlarda yaşayabiliyorum. İnsan bazen kendini en çok yazarken ya da okurken iyi hissediyor. Ben de yazdıkça, okudukça, sanatın içinde kaldıkça içimde dağınık duran birçok şeyin yavaş yavaş toparladığını hissediyorum. Bu yüzden edebiyatın ve sanatın hayatımdaki yerini sadece bir ilgi alanı olarak değil, beni hayata bağlayan güçlü bir damar olarak görüyorum.

Teşekkür ederiz.

Muaz ERGÜ

Birgül TEMUR

    • Gaziantep’te doğdu, yaşamını burada sürdürmektedir.
    • İki çocuk annesidir.
    • Öykü ve inceleme yazıları Hece Öykü, Mahalle Mektebi, Yedi İklim, Edebiyat Burada ve
      Edebice gibi dergilerde yayımlanmıştır.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir