Monschau Kalesi‘nin tepesindeyim. Vadiye yayılan çan sesleri altında yaz güneşinin yakıcı ışıklarıyla yıkanan bir şehri sessizce seyrediyorum. Ansızın şakaklarıma çarpan deli rüzgâr bin yıl sürecek bir zaman yolculuğuna savuruyor beni. Kanatlarımın altında devleşen Eifel’in tam ortasından kıvrılarak akan Rur kıyısında, birbiri ardına sevgi taşlarıyla örülmüş ahşap evler uzanıyor; dolambaçlı, dar sokaklar şehrin içinden geçiyor ve her bir ev büyülü bir mekân… Her köşe başında yeni bir manzara çıkıyor önümüze. Eşim o anı yakalamak için olmadık telaşa kapılıyor. Sokak sokak dolaşmanın büyülü bir yanı var ve Arnavut kaldırımlarda yankılanan uykusuz atların seslerini duymak sanırım kimseyi şaşırtmaz. Ancak atlı araçların devri çoktan geçti ama insan yine de durup durup arkasına bakıyor. Belki de eski bir aşkın çağırma mevsimidir bu, kim bilir. Afyonkarahisar’da evlenecek yaşa gelmiş kızlar bahtlarının açılması için kaleye çıkarlar. Monschau’da sevgilisinden kırmızı gül alan sarışın kızlar koşarak kaleden iniyorlardı. Tarih kokan şehirde, gelenek ile modernlik, geçmiş ve gelecek, akrep ile yelkovanın izlediği istikamette buluşmuş sanki. Çoklukta birlik ilkesi, bu romantik havayı solurken daha iyi anlaşılıyor.
Dünyanın dört bir yanından gelmiş genç gezginler yanımdan geçerken başımla selamladım, onlara eşlik eder gibi Yunus Emre‘nin şu cümlelerini kendi kendime ince bir kederle mırıldandım;
Âşıktır benim adım,
Nefrettir düşmanım,
Hiç kimseyedir kinim,
Benim için kâinat tektir.
Rur, ismi gibi coşkun akıyor. Ve her zaman olduğu gibi berrak. Belçika’da doğan ırmak 164 km. aktıktan sonra Hollanda’da Maas nehrine dökülüyor.

Taşrada Ölmek
Nefis bir yaz ikindisinde surlara vardığınızda, gözünüzü gökyüzünde yay çizerek gezdirirseniz, gönlünüz, yalnızca uzaktan konukları esenleyen ahşap evlere, taş duvarlara ve dar sokaklara değil, manzaranın içinde rüzgâr estikçe salınan derviş ağaçlara, geniş ormanlara ve uçsuz yaylalara dokunacaktır. O vakit Eifel’in kusursuz yüzü attığınız her adımda görünür hale gelir ve mevsimlerin doğası gereği rengini mükemmel bir şekilde sergileyen ‘an’ kendini hemen hissettirir. İçinizden ‘taşrada yaşayanlara ne mutlu’ dersiniz!
“Uzak diyarlardan evime her döndüğümde, memleketime yeniden vuruluyorum.
Haag tepesinden neşeyle sarhoş bir vaziyette uzanıp vadiye bakıyorum.
Evet, hâlâ çok güzelsin, can yurdum”
Monschau’nun ünlü şairi Ludwig Mathar, 1927’de yazdığı bir şiirde, her şeyden çok değer verdiği ata yurdunu bu duygulu sözlerle anlatır. Bugün durum eskisinden pek farklı değil! Arden Dağları (Belçika ve Lüksemburg) ile Mittel Dağları (Almanya) arasında kalan bu uzak ülkeyi anlamak için mutlaka Monschau şehrine yüz sürmek gerekir.
Ben de öyle yaptım! Oruç ayında vakit öldürmek için Metin Erksan‘ın “Acı Hayat” filmini izlerken aklım iki binli yılların başında keşfettiğim Monschau’ya doğru dolu dizgin yola çıktı.
Bunun kesin bir sebebi var tabii. Kimsenin Almanya’ya Monschau gibi küçük bir şehri görmek için geleceğini sanmam; ancak yolu Eifel’e düşenler, avare avare dolaşan her yabancı gibi, oraya uğramadan edemez. Zaman içerisinde Eifel yöresinin sembolü haline gelmiş olan o küçük şehir bu kez beni çok farklı yönden kendine çekti: İlkbaharda piyasaya çıkan yeni bir roman ile: “MONSCHAU”
![]()
Steffen Kopetzky ismini, ilk “Risiko” (2017) romanı ile duydum. Kayzer II.Wilhelm‘in emriyle Max von Oppenheim tarafından hazırlanan Osmanlı Cihadı’nı anlatıyordu. 2019 yılında yayınlanan “Propaganda” romanını daha çok beğendim. Bu romanda Amerikalı yazarlar Hemingway ile Salinger‘in de katıldığı Hürtgenwald Savaşı ele alınmıştı. Geçen yıl Hece Dergisi’nde yayınlanan “Heinrich Böll Trail” başlıklı gezi yazımda konuya değindim ancak Hemingway kısmı eksik kaldı. Amerikalıların 30 bin asker kaybettiği Hürtgen Ormanı Savaşı’nın (1945) geçtiği yerlere tekrar uğradığımda o bölüm tamamlanmış olacak.
Yazar Kopetzky’nin son romanı “Monschau”da yaşanmış bir öyküye dayanıyor ve güncel bir sorun olarak hepimizi ilgilendiriyor, çünkü Almanya’daki son ‘Variola’ salgını – günümüz ile bağlantı kurularak – anlatılıyor.
Hikâyeleri genel olarak birbirine bağlayan şey insanların bu tür bulaşıcı hastalıklarla nasıl başa çıktığıdır. Çoğu zaman aynı süreç tekrarlanır: Hastaların belirlenmesi ve tecrit edilmesi, temas eden kişilerin karantina altına alınması ve ardından düzenli şekilde aşılama… Çiçek hastalığı, Avrupa’da neredeyse yok olmuştu, ancak yeryüzünde hâlâ ölümcül bir hastalık sayılıyordu, kısaca 60’lı yılların bir nevi korona vakasıydı. 20. yüzyılda 300 milyon insan bu hastalıktan öldü. Ve İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra hava trafiğini de içeren yeni küreselleşmeyle birlikte eski bir hastalık Avrupa’ya geri döndü. 1966’da ABD ve Sovyetler Birliği bir anlaşmaya vardılar ve insanlığın ilk ortak projesi olarak Variola’nın ortadan kaldırılmasını kararlaştırdılar. Bu örnekte ulusların birlikte çalıştıklarında neler yapabileceğini görebilirsiniz. Bu bakımdan, Monschau’daki bu salgının hikâyesi, günümüze ve insanların salgınlarla nasıl başa çıktığına dair bir ayna tutmaktadır. Ve her şeyden önce: İnsanlar nasıl tepki verirler? Hayat durduğunda hangi konular tartışılır? Elbette, çiçek hastalığı olarak adlandırılan Variola ve Corona arasındaki fark büyük. Geçmişte insanlar salgın hastalıklarla nasıl başa çıktı ve biz bugün, o tecrübeden nasıl ders çıkarabiliriz? Yazarın sorduğu can alıcı soru işte bu…
![]()
Hikâye, zaman ve mekân birliği ilkesini izliyor, yani o ilke ana çerçeveyi çiziyor. Bir anlamda 1960’ların Federal Almanya Cumhuriyeti’ndeki kültürel ve sosyal hayata ışık tutuyor. Diğer yandan ilerleme inancı ve geleceğe dönük iyimserlik arasında duran geçiş dönemini görünür kılıyor. Eifel’deki salgın patlak verdiğinde yıl 1962 idi. Bir mühendis, hastalığı bir iş seyahati dönüşünde Hindistan’dan getirir. Ancak salgını önlemek için hızlı şekilde adım atılması gerekmektedir. Doktor Günter Stüttgen (Propaganda romanında da askeri doktor olarak ismi geçer) yardıma çağrılır, bir uzman olarak salgına karşı mücadeleyi organize etmesi istenir. Ayrıca ön cephede onunla birlikte savaşan asistan doktor Nikos, şirket varisi Vera ve Nazi dönemi kalıntısı sinsi bir yöneticisi diğer kahramanlardır.
Steffen Kopetzky, “Monschau” ile sadece mevcut durumu yansıtan bir roman yazmakla kalmamış, aynı zamanda savaş sonrası Avrupa ile ilgili bir tablo sunmaya çalışmış. Küreselleşen yeni dünyanın nereye koştuğunu açıklamış.
Orhan Pamuk, “Bu hem bir tarihi roman hem de roman biçiminde yazılmış bir tarihtir” diye başlayan Veba Geceleri’nde okuru eserin ait olduğu türe ilişkin düşünmeye davet ediyor.
Monschau romanı da aynı şekilde “Bu hikâye Belçika sınırında dağlar arasında yerleşik güzel bir Eifel şehrinde geçiyor. Konrad Adenauer devrinin bittiği yıllara yaklaştığımız bir zamanda” diye başlamaktadır.
![]()
Unutulan Salgın
Almanya’nın ekonomik bakımdan hızla yükseldiği bir dönemde patlak veren salgın hastalık elbette başlı başına bir olay. Ancak Steffen Kopetzky bu hikâyeden çok şeyler çıkarıyor: İçerisine bir aşk hikâyesi yerleştirerek olayı ülkenin Nazi geçmişiyle iç içe geçen bir maceraya dönüştürüyor. Colportage? Evet, kesinlikle! Hem de en iyisinden…
Akşamları, fabrika sahibinin villasındaki misafir odasına tatlı caz melodileri yetişmektedir. Zengin kızı Vera Rither, Paris’teki eğitimine ara vererek Eifel’e gelmiştir. Hırslı ve Rither-İşletmeleri’nin geleceği için kendi planları olan zeki bir genç kızdır Vera. “Acı Hayat”taki Nermin’in aksine kişisel özgürlüğüne düşkün. Bir akşam Nazi geçmişi bulunan Genel Müdür Seuss, Onu, asistan hekim Nikos ile tanıştırır ve ikili arasındaki ilişki giderek romantik hâl alır. Vera’nın hastanede gözetim altında tutulduğu sırada ilişki büyük bir aşka dönüşür. Yazar, senaryoyu etkileyici bir kısalıkla kurduktan ve ana karakterleri belirledikten sonra, toplumu ürküten salgını daha geniş pencereden anlatıyor; özetle romana tarihi, ekonomik ve siyasi derinlik katıyor. Ve böylece okuyucu Monschau kuşbakışı izler ve gelişmesine tanık olur, aynı zamanda toplumsal kırılmaları ve yeni başlangıçları da fark eder. Örneğin Türklerin Almanya’ya göçü o yıllarda başlamıştır. Kopetzky, Avrupa tarihinde belki de benzersiz bir gelişmeyi kavramayı ve onu ilginç bir öyküye dökmeyi başarır.
Vera’nın sahada salgınla mücadele eden Yunanlı doktora çabucak aşık olması aslında belli bir tutarlılığa sahip. Şöyle de diyebiliriz: Arden sıradağlarının eteklerindeki çorak topraklarda iki akraba ruh buluşur. İki dünya bir dünya için yeterli olmadığından ve dünyanın da Cezayir Kurtuluş Savaşı veya Kuzey Almanya’da çıkan fırtınalar gibi büyük sorunları bulunduğundan, romanın konusu giderek çeşitlenir.
![]()
Monschau, bir sınır şehri olmasına rağmen “küresel köy” olarak takdim edilir. Romalılar buraya Mons loci adını verdiler. Napolyon zamanında şehir Fransa’ya bağlı ve adı Montjoie idi. Monschau bu isimden devşirildi. Görkemli renkli binalar, kumaşları bir zamanlar St. Petersburg ve Paris’e kadar ulaşan bir şehrin Avrupa çapında kazandığı şöhreti anımsatıyor. Dolayısıyla, Yunanlı genç hekim Nikos’un burada kendini evinde gibi hissetmesi hiçte şaşırtıcı gelmiyor bana.
Bir bakıma Monschau’nun konumu, insanlığın içine düştüğü durumu yansıtıyor. Hırçın dağlar ve derin vadiler, beklenmedik olaylar ve çıkılmaz yokuşlar var. Bununla birlikte, olayların perde arkasını soruşturan derinlikli bir bakış eksik – kısa bir süre sonra Rither İşletmeleri patronu Sessen’in Nazi savaş ekonomisinin tepesinde bulunduğunu ve diğer oyuncuların buruk bir geçmişe sahip olduğunu öğrenmemize rağmen. Tasvir edilen aşk çöle düşen ilk yağmurdur. İlerleyen kısımlarda ise Niko ile Vera arasındaki yakınlaşma neredeyse ayrıntı olarak kalır. Ancak romanın odak noktası, Rither İşletmelerinin tek varisi olan ama miras almak istemeyen Vera Rither ile şüpheli vakaları araştırmak için koruyucu kıyafetle evleri ziyaret eden genç Yunan Doktor Nikos Spyridakis’tir. İkisinin sevgili olacağını en başından anlıyoruz. Ancak Kopetzky’nin tereddütlü yaklaşımı ve özlemi o kadar muhteşem ki, okur, niyetin bu derece açık edilmesinden hiç rahatsız olmaz. Bir kere Monschau, yedi dağın ardında bir masal dünyası gibi uzanıyor. Sanki burada zaman hiç akmamış, hayat hiç değişmemiş gibi…
Acı Hayat
Bir Metin Erksan filmi olan “Acı Hayat”ın dış çeperini oluşturan toplumsal gerçeklik, Monschau romanına da zemin oluşturur. Ancak 20.yüzyılın ikinci yarısında büyük bir ivme kazanan sınıfsal ayrışma Monschau’da farklı boyutta ilerler, çünkü Avrupalı insanın paraya ve lükse sahip olma dürtülerinden öte bir hayat perspektifine sahip olduğunu bize duyurur. Yine Acı Hayat’da eski İstanbul hızla çürümekte ve İstanbul sokaklarında Arap müziği sesleri yükselmektedir. Bu insanlar, o eski “ücra ve fakir İstanbul”un sakinleridir. Zengin muhitlerde ise ağırlıklı olarak caz müziği dinlenmektedir. Burada şu gerçeği tekrar vurgulamakta yarar var: “Acı Hayat”da göç eden Anadolu insanı değil; İstanbullu yoksullar anlatılmaktadır. Aynı yıllarda savaş yorgunu Almanya ise yeni bir terkibe kavuşmuş, sosyal adalet ve ekonomik kalkınma arasında sağlıklı bir bağ kurmuştur. Kültürel yenilenmeyi evrensel ilkeler üzerinden sağlamayı başarmıştır.
![]()
Ayrıca hastalığın uluslararası şirket aracılığıyla Hindistan’dan getirilmesi de beni sarstı. Normalde, küreselleşmiş bir dünya şimdilerde gündemimizde yer almaktadır. Ama her şey 60’lı yıllarda başladı. Buna ek olarak, salgın baş gösterdiğinde orada bulunan genç doktor gibi çağdaş tanıkların ifadeleri de var. O zamanlar çiçek hastalığına karşı zaten bir aşı olduğunu belirtmek zorunda olsak da, başlangıç noktası Corona öncesinden çok farklıydı. Evet, çiçek hastalığı, insanların bin yıldır boğuştuğu ve ardından 180 yıl boyunca aşılandığı bir hastalıktır. İşte Monschau’da, tamamen ortadan kaldırılmadan önce, bu hastalığa karşı insanlığın verdiği son savaş anlatıyor.
Doğrusunu söylemek gerekirse, 1960’lar, yeni bir dünya, yeni bir düzen kurmak isteyen asi gençler dönemiydi. Geçmişin izlerini geride bırakmak istediler. Mesela; Batılı gençler için Avrupa Birliği projesi, bir araya gelmek istedikleri bir alandı. Olayın bir diğer yönü onlar için müzikti; jazz, devrimci öğrenciler için yeni bir açılımdı. O devrin en önemli şarkıcısı, kendisi de oldukça politik görüşleri olan ve ırkçılık gibi konularla yoğun bir şekilde ilgilenen Miles Davis‘ti. Bu nedenle Jazz, iki roman kahramanı Vera ve Niko arasında ilişki kurarken önemli bir rol oynamaktadır. Kısaca; iki aşığı bir araya getiren şey Vera’nın Paris’ten getirdiği Miles David plakları ve Jazz tutkusudur. Yine 1962’de Nobel Edebiyat Ödülü John Steinbeck‘e verildi. En azından filme çekilen “Gazap Üzümleri” ve “Fareler ve İnsanlar” kitaplarını aramızda hatırlayan çıkacaktır.
Romanda, toplum veya bireyler salgın yüzünden getirilen kısıtlamaları küçümsüyor gibi görünse de, bilim ve bilim insanı sürekli öne çıkmaktadır. Gerçekten, hekimlere ve hemşirelere, diğer insanlara yardım etmek için hayatlarını riske atan tüm insanlara bir anıt dikmek istemiş yazar. Ancak o dönemde günümüze benzer şekilde hastalığı inkâr eden yoktu. Siyasetin sonuçta yetkiyi bilime devrettiği anlayış şimdiki durumumuzdan tamamen farklıdır. Bir yandan panik, kızgınlık, inkar, komplo teorileri, diğer yandan testler, önlemler ve aşılar: Küçük ölçekte, Monschau’da yaşananlar ile bugün büyük ölçekte, yeryüzünde gerçekleşenler neredeyse birebir aynı.

Önlemler ne kadar katı ve sert olursa, salgın o kadar kısa sürüyor. Görünmez bir düşmana karşı savaşta tutulacak orta yol, salgını yenmenin daha uzun süreceği anlamına gelir. Ama muhtemelen herkes biliyor ki, sert tedbirler almak ve uygulamak zor. Hem ilke olarak, hem sosyal olarak demokratikleşmiş bir toplumuz çünkü. Herkes söz hakkına sahip ve bu yüzden – çoğu zaman – ağır aksak ilerleriz. Örneğin, Çin’in sert kısıtlamalarla izlediği yol, muhtemelen en verimli yöntemdir. Ama biz, uzlaşmaya dayalı bir toplumda yaşıyoruz ve bence tuttuğumuz yol daha iyi. En azından bu krizle birlikte, zayıf ya da eksik yanlarımızın neler olduğunu gördük.
Bu tecrübeden gelecek için ne öğrenebiliriz? Öğrenilecek tek şey, küresel düşünmek olmalıdır. Artık dünyanın her yerinde bizi yalnız bırakmayacak ve etkisinden uzun süre kurtulamayacağımız küresel olgular bulunduğunu fark ediyoruz. Küresel farkındalık, en önemli bir gelişme olacaktır. Öte yandan, küresel düşünmek ve sonra yerel hareket etmek de mümkündür. Bunu pandemi döneminde açıkça gördük. Döngüler ne kadar dar ve özerk olursa, toplum o kadar az risk altındadır. Küreselleşen dünyada sorumluluğumuzu artık kabul etmeliyiz. Bu konuda ne yazık ki Batı da sorumluluğunu tam yerine getirmiyor. Vicdanları yatıştırmak için çöpleri ayırıyor, ancak daha sonra bu çöpleri yoksul Asya ve Afrika ülkelerine gönderiyorlar. Ormanlar ve arılar için endişeleniyor ama Batılı ilaç şirketleri, örneğin Brezilya’da, yok edilen orman zemininde yapılan tarım için bol miktarda zirai ilaç üretiyorlar. İyi yaptıklarını düşündükleri pek çok işe yakından bakarsanız, sorunlarını dünyanın başka bir ülkesine taşıdıklarını görebilirsiniz. Özetle, küresel sorunlar için küresel çözümler aranmalıdır.
Roman bu bağlamda uzlaşmacı bir şekilde bitiyor, her açıdan kötülüğe karşı iyilik zafer kazanıyor. Aslında hepimizin salgından ötürü yorulacağını ve bir nebze huzur için küçük bir hediyenin gerektiğini adam akıllı hissetmiş yazar. Özetle, içimi rahatlatan, umut taşıyan bir kitap “Monschau”.
Tıpkı atılan iri bir taşın nehrin akışını tersine çeviremeyeceği gibi, en kötü acı bile hayatın akışını durduramaz. Su, taşın etrafından dolanır ve akmaya devam eder! Ve Vera ile Nikos, harikulade bir ortamda teleskopla yıldızları temaşa ederler. Dünyanın en güzel şiirini birbirlerinin gözlerinde okurlar. Yalnızca genç âşıklar için mutlu bir son yoktur; iyilik ve insanlık yine kazanır ve kazanacaktır.
Anlıyorum ki, yaşamak için birbirimize nice hikâyeler anlatacağız…

Alaattin DİKER

Acı Hayat’ tan esinle ne güzel bir yazı olmuş. 😊