Hikâyeler anlatmak lazım. Masallar, öyküler, efsaneler. Sever hikâyeleri bu toplum. Masallara bayılır, efsaneleri yalın gerçeklere bin kere tercih eder. Her toplum mu böyle? Bilemem. Ama bizim insanımızın hikayelere tutkunluğu iflah olmaz bir sevdadır. Kendisinin daha katmerlilerini yaşadığı sıradan yaşam kesitlerinden dramatik söylenceler devşir zahmetsiz yoldan direk kalbinin otağına inersin bu toplumun. Bu biraz edebiyatın yani sözün gücünü ispatlayan bir mevzu ise de fazlasıyla toplumun gerçeklikten kopuş hayalinin bir yansımasıdır aslında.
Tarih boyunca hep hikâyeye, masala, kıssaya meftun olmuştur bu toplum. Yaşamın ağır gerçekliğine anlatının büyülü direnci ile karşı durmuştur. Aşkın saf ve yalın gerçekliğini idealize ederek ‘ilahi aşk’ diye bir soyutlamanın arayışında olmuştur mesela. Mesela dinin doğrudan, arı duru hitabından ziyade mistisize edilmiş bir ‘menkıbeler ve kıssalar kültürünü’ yüceltmiştir.
Görsellik, bu tahkiyeci toplum kültürünü katmerli bir kitlesel efsunlama aşamasına çıkaran bir boyutta imkanlar doğurdu. Görsel teknolojinin iki başat unsuru olan sinema ve televizyon günümüzde anlatı geleneğinin sihirli aygıtları olarak kitlesel büyülenme ihtiyacına cevap olan en etkin silahlardır. Toplumlar arası televizyon izleme istatistikleri gelişme ile hikâyecilik geleneği arasında nasıl doğrudan bir bağlantı olduğunu gözler önüne sermektedir.
Hikâyecilik ve anlatı kültürü hazır ve basit ana fikir temeli üzerine şekillenir. Sorgulama ve bireysel arayışa pek yer yoktur anlatı kültüründe. En fazla hikayenin eksik kalan daha doğrusu eksik ve yetersiz anlatılan boyutları ile ilgili basit soruların muhatabı olur anlatıcı. Gerisi anlaşılmıştır. Serim, düğüm, çözüm basitliğindedir mesele. Arada paket kapsamında hazır verilen işin ‘kıssadan hissesi’ de anlaşılmış ve kavranmışsa gerisi laf-u güzaftır artık. Maksat hasıl olmuş , kitlelerin hikaye ihtiyacı ve efsunlanma gereksinimi fazlasıyla karşılanmıştır.
Bütün doğu toplumlarının ortak vasfıdır hikaye ve kıssa müptelalığı. Elbette bu gelenek devasa ve harikulade bir edebi ve kültürel birikimi de nakış nakış işlemiştir geçmişten günümüze. Ama bu zengin kültürel mirasın günümüze aktarımında farklı yöntem ve metotlar bulmak lazım artık. Tarihi bir ‘efsaneler toplamına’, dini bir ‘menkıbeler külliyatına’ hapseden bu geleneğin günümüzün çok boyutlu dünyasına ve ultra arızalı gençliğine bu boyutuyla verebileceği fazla bir şey yoktur.
Evet hikâyeler anlatmak lazım. Masallar, efsaneler, kıssalar. Sever bu toplum hikayeleri. Ama toplum masal ve kıssa, menkıbe ve efsane seviyor diye anlatının ve edebiyatın öncü fonksiyonunu, misyon ve vizyonunu arkaik bir yeknesaklığa mahkum etmenin doğru bir yönü de bulunmamaktadır. ‘Hisseli kıssacılık’ ve ‘tahkiyecilik geleneğine ve menkıbecilik sıradanlığına’ modern ve çağcıl bir çıkış kapısı aralamak gerekir. Aksi takdirde anlatı geleneğinin toplumsal bir ‘uykudan önce terapisinden’ farkı kalmaz…
Fadıl KARLIDAĞ

Son Yorumlar