Alman Taşrasında Türk Haçı

Kirchsahr gezim mecburen erken bitti. Ve tekrar Kreuzberg kasabasına döndüm. Ama günler uzun ve otele dönmeye de hiç niyetim yok. Rebecca‘nın verdiği bilgi kafamı kurcalıyor. Onu yazımın sonunda siz de öğrenmiş olacaksınız. Şimdilik sır olarak kalsın. İstasyondayım. Her saat başı Kreuzberg‘e uğrayan treni sessizce bekliyorum. Belki birkaç dakika önce biten güzel sohbeti düşünüyorum. “Üç, bizim için uğurlu bir rakam” demişti Rebecca. Çünkü üç dere, üç vadi ve üç tepenin tam ortasında yer alıyor Kreuzberg, yani ismiyle müsemma bir kasaba. Önce üçlü teslisten bahsedecek sandım. Dindarlığın kırsal kesimde yoğun şekilde yaşandığını -öğrencilik yıllarımdan ötürü- unutmuş değilim. Allah’tan Rahibe okulundan çıkmamış Rebecca! Yüzüme bakıp hatasını hemen düzeltti. Yoksa Tanrı’nın insan olduğuna inanmış dindar bir kadınla (veya erkekle) uğraşmak kolay değil; hatta bir ömür törpüsü bile olabilir. Hemen taarruza geçmeyin! Bilmek ve inanmak ayrı şeyler… Nietzsche; “inançlar, hakikat düşmanları olarak yalanlardan daha tehlikelidir” demiyor muydu? Hemen yanıbaşımdan, daha doğrusu Kreuzberg‘in ortasından Ahr Deresi geçiyor. Sahrbach ve Vişelbach dereleri de yüzer metre arayla onda birleşiyorlar. Ahr Deresi ise tekrar ünlü Ren Nehrine dökülüyor. Ren‘e bağlı yüzlerce dereden biri yalnızca Ahr. Ancak dere yatağı burada oldukça daralıyor. Çevrede konik benzeri tepeler yükseliyor.

Saffenburg Kalesi

Çıplak gözle görebileceğimiz bir uzaklıkta bir zamanlar derebeylerin kaldığı Saffenburg Kalesi yer alıyor. Eskiden 15 dakika yürüme mesafesindeymiş. Artık 580 metre uzunluğundaki -bisiklet yolu olarak kullanılan- tünelden geçerek hemen varıyorsunuz. Yıkık dökük ve çıkılması zor bir mekân. Birkaç gün önce patika yollardan geçerek yukarı tırmanmıştık. Tepeden doğayı izlemek müthiş bir duygu. Peygamberler boşuna dağlara sığınmamışlar. Tam karşıda ve yine bir başka tepenin ucunda ‘Şeytan Oyuğu’ bulunuyor. Bizden önce ortayaşlı bir hanım aşağı düşüp ölmüş. Birlikte geldiği ama cesaret edip te yukarı çıkamayan arkadaşının bu olaydan haberi olmamış. Şimdi bulunduğum yerden düşen birini gören bir başka turist polisi durumdan haberdar etmiş.

Kısaca, biz de aynı sebeble ‘Şeytan Kovuğu’na tırmanmayı erteledik. İnsan meraklı bir varlık. Kendi uydurduğu bir efsanenin peşinden koşabiliyor işte. Güya derebeyin kızına âşık olan köylü delikanlı sevdiği kızı görmek için oraya çıkar. Birgün nöbetçilere yakalanınca kendini kayalıklardan aşağı bırakır ama kılına dâhi zarar gelmez!..

Şeytan Kovuğu

Yüzyıllar boyu kuş uçmaz kervan geçmez bu vadiyi ilk keşfeden 18. yüzyıl devrimcileri olmuş. Siyasal romantizm peşinde koşarken zihinlerinde ‘memleket’ aşkı yaratmışlar. 1794 Fransız işgalinden sonra yöreye tacirler ve askerler de gelmeye başlamış. Bu arada beklenilen tren geliyor. Vatmanın acelesi yok. O da keyifle, neşeli yolcuların binmesini bekliyor. Bu tren hattında şarkılar söyleyen arkadaş gruplarını az görmedim. RB 30 nolu kırmızı tren Bonn-Remagen arası sürekli işliyor. Ancak coğrafi sebebler ve altyapı yüzünden hat üzerinde hızlı gitmeleri yasak. Her zamanki gibi yolcular arasında İngiliz ve Hollandalı turistler çoğunlukta.

Sırayla Altenahr-Mayschoß-Rech-Dernau köylerini geçiyor ve Walporzheim‘e erişiyoruz. Eylül sonu Bağbozumu şenliklerine katıldığımız köy işte burası. Belki de yörenin en güzel ve en şirin yeri. Tabiatla içiçe olmanın verdiği dinginlik insanların yüzlerinde okunabiliyor.

Ahrweiler Tren İstasyonu

Ahr Vadisine gösterilen yoğun ilginin asıl nedeni de binlerce metre uzayıp giden muhteşem üzüm bağları zaten. Dolayısıyla şarap üretimi çok ilerlemiş. Bağcılık sanatını Alman köylüsüne öğretenler ise tarihi kayıtlara göre Romalı tüccarlar. Arkeologlar hâlâ Romalı zenginlere ait villa kalıntıları buluyorlar. Kalıntıların bir kısmı halihazırda ziyarete açılmış durumda. Bir sonraki durak Ahrweiler. Trenimiz Haydarpaşa Garı‘nın bir çeşit minyatürü olan tarihi istasyonda duruyor. Nüfusu yirmi bine yaklaşan ilçede bir canlılık hissediliyor. Koşturanlar yalnızca yabancılar değil. Yöredeki tesislerde çalışmaya gelenler; ortaokul, lise ya da meslek okuluna gelip giden köylü çocukları. Hepsi mesai veya ders bitince tekrar evlerine dönüyorlar.

Calvary Dağındaki Manastır

Şehre girerken sağ tarafta bir dağın üzerinde yükselen bir manastır görüyoruz. Dağın adı Calvary. Manastıra ismini vermiş. Almanca olmadığı için ilkin dağın ismi ilgimi çekti. Aramice Golgota‘dan geliyormuş; yani Hz. İsa‘nın çarmıha gerildiği yer anlamını taşıyor. Kudüs‘e gidenler bilir; şehrin her giriş kapısı önüne gelince her mü’minin aklına ilkin Golgota gelir. Hac ibadeti için 1440 yılında Kudüs‘e giden bir Alman şövalye geri döndüğünde Ahrweiler‘deki bu dağ ile Kudüs‘deki o dağ arasında bir benzerlik ‘keşfeder’! Ve oraya ilkin Şapel(küçük kilise), 1630 yılında da Franziskan tarikatı tarafından Manastır inşa edilir. Günümüzde dindar Almanlar oraya akın ederek, huşu içinde Kutsal Ruhu takdis ediyorlar. Başta söylemiştik. İnanmak ve bilmek iki ayrı olgudur… Manastırı ziyaret eden kişi buranın kutsal mekân olduğunu ve ziyaret sonrası ‘Hacı’ sayılacağını düşünüyor tabii ki. Bu inanışa elbette itirazımız yok, saygımız var yalnızca.

Türk Haçı Gravürü

Evet. Şimdi bir karar vermek durumundayım. Ya otele döneceğim ya da bir gizemi çözmeye çalışacağım. Sevgili Rebecca, Türk Madonna heykeliyle ilgilendiğimi duyunca çok az kimsenin bildiği bir başka eserden bahsetti: Türk Haçı. Bu bir sır değil ama unutulmaya yüz tutmuş bir gerçek. “Türk Madonna” meselesi Güney Almanya ve Avusturya’da az çok biliniyor. Ama “Türk Haçı” konusunu ilk kez duyuyorum. Aynı heyecanla kararımı verip otelde beni bekleyen karımı arıyorum. Vaktinde gelemeyeceğimi bildiriyorum. Dinî ve milli duygularını okşayıp izin alıyorum. Ben kendimi, İliada‘yı okuyup inceledikten sonra, Homeros‘un anlattığı Truva’nın yerini aramaya çıkan amatör arkeolog Heinrich Schliemann gibi hissederken, eşim beni Osman Hamdi Bey’in izinde yürüyor sanıyordu. Hâlbuki ben Pargalı ile hısım değildim. Olmak da istemiyordum. Birden Gar’ın karşısında yolcu bekleyen otobüse doğru koştum. Hat numarasını uzaktan fark etmiştim çünkü. Ne mutlu ki bu kez şöför erkek ve yabancı. Bir taşla iki kuş vurduğumu çabuk anlıyorum! Otobüs yine öğrencilerle dolu. Bu kez kimsenin umurunda değilim. Şehirli duyarsızlığından çok bireysellik egemen otobüste. Her çocuk sanal aleme gömülmüş vaziyette otobüsün hareket etmesini bekliyor. Şoföre Grafschaft Belediye Binası önüne gelince beni uyarmasını rica ediyorum. Ama o biletimi kontrol etmeyi tercih ediyor. Yeni yabancıların kraldan çok kralcı olma psikolojisini göz önünde bulundurduğum için kafama takmıyorum. Maksadım bir an evvel Beller Köyüne ulaşmak. Elimdeki ‘navi’ de açık. İnternet bağlantısı ara sıra kesiliyor ama. 15 dakika sonra Belediye’yi geçtiğimizi fark ediyorum. Yabancı şöför çeyrek Almanca ile ‘dur butonuna bassaydın’ diyor. İnip karşıdaki durağa geçiyorum. İlk gelen otobüse binip, ilk durakta iniyorum. Kimseye birşey sormak istemiyorum artık. Kendi aklımı kullanmalıyım. Bildiğim tek şey aradığım şeyin ana cadde üzerinde ve çıkışta bulunduğu. Köy yerinde ana cadde arayacak halimiz yok tabii ki!

Ringen Kilisesi

Önce Ringen Kilisesi‘ni görüyorum. Önünden geçen caddeyi -istikamet gözetmeksizin- yürümeye başlıyorum. Altı üstü altıyüz metre nasıl olsa. Ama yol yürü yürü bitmiyor. Yada bana öyle geliyor. Çünkü hedef meçhul, yön belirsiz… Gözlerimle etrafı bir güzel tarıyorum. Çok matah bir muhit olmadığı belli. Önüme birden koca bir haç anıtı çıkıyor. Hah, işte buldum, diyorum. Çok geçmeden oranın yatır olduğunu sönmüş mumlardan çıkarıyorum. Umut kesmek yok. Yine kendimi kendimle konuşur buluyorum: “Kadın yalan söyleyecek değil ya!” Artık sağım solum boş arazi. Tarla dememiz daha doğru olur. Umudumu tam yitirmek üzereyken yeşillikler arasında bir karartı beliriyor. Dikkat kesilince “işte bu” diye bağırıyorum. Merak etmeyin; ortalıkta çığlığımı benden başka duyacak kimse bulunmuyor. Yorgunluğun karşılığının olması ne harika bir duygu anlatamam. Ancak o taşın yol kenarına dikilmesine anlam veremiyorum. Havsalam almıyor. Bir iki saat önce Kirchensahr‘da Aziz Martin Kilisesinde gordüğüm ‘Türk Madonna’ heykelinin silüeti haç şeklindeki taş üzerine işlenmiş. Hem de tıpkısının aynısı… 17. yüzyılda tüm Orta Avrupa’yı bir savaş alanına çeviren Otuz Yıl Savaşı, nam-ı diğer Din Savaşları yaşanmış. Nüfusun yarısı neredeyse din uğruna helak olmuş; ölen de Hıristiyan, öldüren de…

Ahrweiler Tahta Türk Madonna Gravürü

Neyse ki Osmanlı Devleti bu yüzyılda derin uykuya dalmış. Kendi içimize kapanmışız. Batılı tarihçiler Türklerdeki bu yorgunluğu hem şükranla anıyorlar hem de stratejik düşüncenin yok olmasına bağlıyorlar. Ancak Avrupa’da cereyan eden korkunç ve kanlı iç savaş bittikten ve Batı kendini toparladıktan sonra Osmanlı’nın aklına Viyana’yı kuşatmak(1683) geliyor. Esasen Papa’nın savunma cephesi inşa etmesi Kara Mustafa Paşa’nın işini bozdu. Polonya Kralı Johann Sobieski yönetimindeki ordu, 12 Eylül’de Viyana yakınlarındaki Kahlenberg’de karargâh kuran Osmanlı Ordusu’nu arkadan sararak öldürücü darbeyi vurdu ve şehri kurtardı. Burada kimseye tarih dersi vermiyoruz. Avrupa milletlerin hafızasında yer eden ve ziyaret etmekte olduğumuz bölgeyi de saran bir anlayışa, hatta şuura işaret etmek istiyoruz. 7 Ekim 1571 Lepanto Harbi‘nde olduğu gibi, bu zaferde de Cennet Kraliçesi‘nin, yani Hz. Meryem‘in yardım elini uzattığı iddia edildi. Taa o günlerden beri tüm Avrupa ülkelerinde 7 Ekim “Meryem Bayramı” olarak kutlanır.

1683 Viyana kuşatmasında Osmanlı‘nın gücü kırıldı. Ancak muharebeler devam etti. Sonraki yıllarda Almanya ve Avusturya‘da ulusal kahraman ilan edilecek Prens Eugen 1697’de Zenta‘da ve 1716’da Petrovardin‘de yeni zaferler kazandı. Kiliselerde sürekli tespih duaları okundu: “Regina sacratissirni Rosarii – ora pro nobis!” İşte Madonna kültünün izi o devrin mezar taşlarında bile bulunabilir. Ve şimdi ‘Türk Çağı’nın anılarını çağrıştıran bir dini anıtın tam önündeyim. Üzerimden sert rüzgârlar esiyor. Kirchsahr’daki “Türk Madonna”dan sonra Beller‘deki “Türk Haçı” gözümün önünde duruyor. Biraz ilerdeki Walldorf köyünde aynı yıl Meryem‘in göründüğüne dair söylentiler hâlâ halk arasında unutulmuş değil. Ringen‘den Beller‘e doğru ilerlerken Tespih Kraliçesi imgesiyle bilinen mezar taşından bahsediyorum. Eskiden kilise bahçesinde yer alıyormuş. Ne olduysa olmuş ve buraya getirilmiş. Nedenini bilen yok…

Beller Köyündeki Türk Haçı

Bu mezar taşına Alman bir usta Barok dönemden kalma bir şekil öneriyor. Oval bir pencere içinde tespih taneleriyle çerçevelenmiş, oğlu İsa‘yı sol kolunda taşıyan taçlandırılmış Cennet Kraliçesi‘ni görüyoruz. Geniş alevler her ikisinin arkasında parıldıyor. Hz. Meryem sağ elinde bir kılıç tutarken oğlu da sol eliyle bir Türk’ün kesik başını tutuyor. Türk şalvarı giymiş Hz. Meryem muzaffer bir eda ile karizmatik duruş sergiliyor. Haçın dibinde bir kafatası sırıtıyor. Altında çapraz bacak kemikleri. Güzel kavisli volütler çapraz kirişlerin köşelerini süslüyor. Tespih çevresindeki tüm boş alanı yazı kaplamış. Tarihe kayıt düşmek için kitabeyi gelin birlikte okuyalım:

“A(NN)O 1725 OBIIT 23. 8. OCTO) – BRIS AMALIA NETTEKOVENS. – A(NN)O 1728 OBIIT 16. JA(NU)ARY ZACHEEVS SCHEFVELGEN. – CAROLUS SCHEVFFEL-GENS. -MARIA SYBILLA WOLBERS. GE(N)A(NN)T SCHEVFELGENS.

G(OTT) G(NADE) D(EN) S(ELBEN).”

En alttaki G G D S kısaltması ‘Tanrının Rahmeti Üzerlerine Olsun’ manasına geliyor. Ölüler, Beller’deki çiftlikte oturan zengin bir ailenin üyeleri. Büyük olasılıkla soylu kimseler. Mezar taşı 1725 yılında yapılmış. Prens Eugen‘e karşı Silahtar Ali Paşa‘nın yenildiği 1716 Petrovaradin Savaşı ile Meryem Bayramı‘nın resmiyet kazandığı bir zamana yakın olması “Türk Haçı”na ayrı bir anlam kazandırıyor. Tarihi değeri yüksek bir anıt umarım yok olmaya terk edilmez. Zira çevre köylerde olduğu bilinen pek çok “Türk Madonna” heykelinin zamanla tahrip olduğunu duyuyoruz…

Derkenar: Seyahat sonrasında “Türk Madonna” rölyefleri de olduğunu öğrendim. Walldorf Kilisesi rahibinin evinde bakır rölyef, Ahrweiler‘de yaşayan Bayan Gertrud‘un elinde tahta rölyef bulunmaktadır. İkisi de yaklaşık 40.cm. boyundalar. Buradan şunu anlıyoruz: “Türk Meryem” resimleri 19. yüzyıla dek halk arasında yaygın bir kullanımdaydı ve dara düşen insanlar o resimleri evlerinin duvarına asarak Hz. Meryem‘den tıpkı Türklere karşı olduğu gibi yardım diliyorlardı! Amen.

Walporzheim Bağbozumu Şenliği

Alaattin DİKER

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir