Salgın hastalığın korkuları, yasakları, ayrılıkları kendini gösterince hemen türkülere sarılmaya başladım. Nedense insan yabancı ülkede, gurbette daha ürkek olur. Bir şeylerden kaçayım derken kendi kendine sarılır ve daha da korkar. O korku anlarında Köln’de hep Anadolu’nun sesini, soluğunu ararım. Yalnız başıma uzun yürüyüşlerden sonra kulaklarıma taktığım kulaklıktan sanki Anadolu’dan bir “hu” sesi yükselir ve beni biraz olsun kendime getirir. Bir Âşık Veysel, bir Neşet Ertaş, bir Mahzuni Şerif türküsü dinlemek adetâ Anadolu’yu rengiyle, kokusuyla, sesiyle, sevdasıyla yanıbaşınıza getirmeye yetmektedir.
Yazar Muaz Ergü‘nün Ötüken Neşriyat’tan yayınlanan “Anadolu’nun Kadim Sesleri” kitabı elime ulaştığında sanki uzakta kalmış türkülerim yeniden canlandılar ve yepyeni bir umut getirdiler bana. Muaz Ergü bu kitabında günümüzde tanıdığımız ses ve türkülerden ziyade geçmişin türkü ustalarını yeniden canlandırarak, onların melodilerini bize sunmasa da gönüllerinden kopan satırları bir merhem gibi yaralı yüreklerimize sürmüştür. Hoyrat ustası Abdülvahit Küzecioğlu‘ndan Zaralı Halil‘e kadar sözlere aşk tohumları eken türkülerin üstatları Muaz Ergü’nün usta kalemiyle yeniden filiz vermişlerdir.
Türkülerimiz alın yazımız gibidir. Hatta hâtıralarımız, umutlarımız, acılarımız ve sevinçlerimizdir türküler. Hepsinin ayrı bir hikâyesi, ayrı bir ağız tadı, ayrı bir söyleyiş tarzı vardır. Asya’dan Balkanlara, hatta Avrupa’ya kadar Türk, gittiği her yerde türkü yakmış ve avazını rüzgârlarla birlikte soydaşlarına, dildaşlarına duyurmaya çalışmış. Aşk, ayrılık, ölüm türkülerimizin ana temaları olmuştur.
“Yarim İstanbul’u mesken mi tuttun
Gördün güzelleri bizi unuttun,” diyen gelinle, bazen vefasız olmuş bir sevgili türküyle söyleşmişlerdir:
“Ben yarıma söz veremem,
Ya gelirim, ya gelemem.”
Kulaklarımızdaki, gönüllerimizdeki türküler çoğunlukla Anadolu koksa da, Anadolu’nun renklerini, seslerini, dağlarını, obalarını, çaylarını hatırlatsa da atalarımız tâ Asya’dan bu yana türkü çağırmışlardır. Sekizinci yüzyılda Bilge Kağan, kardeşi Kül Tigin’in ölümü üzerine ağıdını/türküsünü taşa yazdırmıştır:
“Görür gözüm görmez gibi,
Bilir aklım bilmez gibi..”
Yine Türk destanlarının en eskilerinden Dede Korkut her olay üzerine obada, çadırda beylerle, yiğitlerle, hatunlarla, çocuklarla karşı karşıya oturur ve soy soylardı, yani türkü ile sohbete son verirdi:
“Hani öğdüğümüz bey erenler?
Dünya benim, diyenler?
Ecel aldı, yer gizledi,
Fani dünya kime kaldı?
Gelimli gidimli dünya
Sonucu ölümlü dünya.”
Sadece destanlarımızda mı? Başka milletlere, ana sütümüz gibi temiz dilimizi öğretmek için yazılan sözlüklerde bile türkülerimize rast geliriz. Kaşgarlı Mahmud 11. yüzyılda meşhur “Divan-i Lügat it Türk” isimli eserinde ne güzel bir aşk türküsü kayda almıştır:
“Köngli köyüp kanı kurıp ağzı açıp katgurar
Sızgurgalır üdikler essiz yüzi burkurar.”
Yani:
“Gönlü yanar, kanı kurur; ağzını açıp güler;
Aşktan erimek üzredir, vah yazık, yüzü solar.”
Türküler sadece hâl bildirmez. Feryat-figan etmez. Türkülerle darbı meseller, atasözleri, öğütler, nasihatler da söylenir. Hatta türkülerle haberler de gönderilirdi bir uçtan bir uca. Dilden dile, gönülden gönüle yayılan türküler Türk dilinin yayıldığı geniş coğrafyalarda adeta posta güvercini vazifesi görür ve köyden köye, şehirden şehire yayılır ve bir Türkmen obasındaki bir kızın yürekten dökülen sözlerini her yere ulaştırırdı. Türkü söyleyenler türkü söyleyenlerle bir dayanışma sergilenirdi adeta.
Muaz Ergü bu türkü ve ritim coğrafyasını kitabında çok güzel anlatır:
“Yüzlerce makam: Hüseyni’den Muhayyer’e, İbrahimiye’den Bayati’ye, Nevruz’dan Versak’a, Beşiri’den Muhalif’e, Saba’dan Nihavent’e… Osmanlı saray müziğine kaynaklık eden bir özellikte. Ağır, oturaklı… Cümbüşün, gırnatanın, udun, meyin, kavalın dehşet verici uyumu.
Fuzûlî’den Urfalı Nabi’ye, Nedim’den Rıfat Dede’ye, Rasih’ten Nesîmî’ye, Nevres’ten Harputlu Hacı Hayri Bey’e, adını sayamadığımız yüzlerce büyük adamların, engin insanların şiirlerinin, bestelerinin kaynaklık ettiği bir müzik deryası. Taşına, toprağına İslam ikliminin sindiği Harput.” (1)
Türkü coğrafyası ve makam çeşniliği sadece Asya ve orta Doğu ile sınırlı kalmadı. Türkler ve Türk dili Avrupa’ya geldikten sonra Avrupa’da da gurbet üzerine, ayrılık ve ölüm üzerine türküler yakıldı ve o yakılan türküler Anadolu’nun her köşesine hızla yayılarak Almanya’dan oralara haberler götürdü.
“Zalim Almanya” nidası dilden dile, gönülden gönüle ulaştıkça oradaki insanların dramları da yürekleri dağladı. Giden yar, gelmeyen eş, hastalanıp ölen işçi hep türkülerle dile geldi:
“Trenin yolları demir değil mi?
İşçiye verilen emir değil mi?
Sılaya kavuşmak nasip değil mi?
Mezarım yad elde kaldı neyleyim?”
Veya
“Meisterin yüzü gülmez
İşçinin derdini bilmez
Yabancıyı Alman sevmez.”
Muaz Ergü kitabında yozlaşmanın önce türküleri vurduğunu, sonra da gönülleri bulandırarak toplumsal karmaşa doğurduğunu vurucu ve şiirsel bir dille anlatır:
“Bu topraklar popüler kuşatmanın, ruhsuz sanatın, türedi uygarlığın esaretine girdiğinden beri kendi değerlerimizi tanıyamıyoruz. Yoz, yozlaşmış bir gürültü müzik diye dayatıyor kendini. Varlığımızın birinci ağızdan yorumlanması olan sözlü kültür ürünlerimizi yitirdikçe kayboluyoruz başka denizlerde. Demirbağ, bizi çağırıyor her dem varlığımızın gerçek mekânına. İçinde çırpınıp durduğumuz gurbetin, gamın içine medeniyetimizin ipini sarkıtarak yukarıları işaret ediyor. Bu sese kulak vermeli.” (2)
Yazar, 25 türkü ustasını yöresi, dili, etkisi ve günümüzdeki yankıları ile ustaca, anlaşılır bir şekilde, çok içten satırlarla anlatmıştır. Yazar Alaattin Diker‘in de önsöz yazdığı bu kitap aslında öğretmenler tarafından bütün okullarda okutularak genç kuşakların yüreklerinin türkülerle yeniden kültürümüze bağlanmasının yolu açılmalıdır.
Aşk olsun sana Muaz Ergü, aşk olsun!
Orhan ARAS
Dipnot
1-Muaz Ergü, Kadim Anadolu Türküleri, Ötüken Yayınları, s. 55
2-Aynı yer, s.57

Son Yorumlar