“Hâlâ anlayamadınız değil mi? Önemli olan haklı ya da haksız olmak değil! Kavganın kazananı yoktur. Ya kaybedersiniz ya da daha çok kaybedersiniz. Önemli olan kalp kırmamak. Önemli olan yargılamadan, karşılıksız sevebilmek ve iyilik yapabilmek. Haklı bile olunsa özür dileyecek kadar asil olmak, bilge olmaktır. Egonuzu kontrol edemediğiniz sürece, o sizi kontrol etmeye devam edecek. Böyle olduğu sürece tüm dünya sizin bile olsa asla mutlu olamazsınız.”
Albert Einstein
Globalleşen dünya her gün yeni sorunlar üretmektedir. Toplum içinde gelişen insan, yaşarken nice sorunlarla karşı karşıya kalmaktadır. Bu sorunlarla başetmenin yolu sosyal ve kültürel gelişmeyi tamamlamaktan geçmektedir.
İnsanın, diğer insanlarla birlikte, rahat, huzurlu ve barışçıl bir ortamda yaşayabilmesi ancak anlaşmazlık olarak karşılaştığı sorunlarla “başedebilme tekniklerini” öğrenmesi ile mümkündür. Bu öğrenme, anlaşmazlıkları “yıkıcı çatışmaya dönüştürmeden” gerçekleştirmek şeklinde olmalıdır.
Kuşkusuz her çatışma kötü değildir. Ancak çatışmanın değişime öncülük etmediği ya da çözüme dönüşmediği durumlarda “yıkım” vardır. Mesela, öfke de bir yerde faydalıdır. Ama Aristo’nun dediği gibi, “Herkes öfkelenebilir. Ne var ki; Doğru insana, doğru derecede, doğru zamanda, doğru maksatla, doğru biçimde öfkelenmek, işte zor olan budur!” Bizim kültürümüzde de öfkeye hakim olmak çok önemlidir ve sınır belirleyicidir: “Yiğit tek yiğit, öfkesini yenendir. Gücünü, kuvvetini, gönlünü, başını öfkesinden arındıran, benliğinden sıyırandır, tek yiğit!” Şeyh Edebali
Öyleyse anlaşmazlıklar uyuşmazlıklara dönüşüp de çatışma durumuna gelince, “öfke kontrolsüzlüğü ve yıkıma sebep olan çatışma” bizler için önemli bir sorun teşkil etmektedir. Çatışma nasıl çözülecektir? Elbette çatışmayı oluşturan etkenlerden haberdar olarak…
Avusturya’lı Profesör Freidrich Glasl, “çatışmanın tırmanma şeridini” bizlere tanımlamış gibidir: “Anlaşmazlık söz konusu olduğunda, taraflar farklı düşüncede olduklarını bilirler. Bu halde iken tartışma başlar ve birbirlerini kendi düşüncelerine ikna etmeye çalışırlar. Anlaşmazlık uyuşmazlık şekline büründüğünde ise, birbirlerine konum alıp, zıtlaşmaya başlarlar. Bu tartışma atmosferinde tarafların birbirlerini anlama, empati kurma ve sorunu çözme odaklı bakışları kaybedilmeye başlanmıştır. Uyuşmazlık tarafları, birbirini ikna edemedikçe, aralarında ciddi bir hayal kırıklığı doğar. Kendilerinin iyi niyetli olduğunu, karşı tarafın ise “inatçı, mantıksız ya da kötü niyetli” olduğunu düşünürler. Tartışmanın faydasız kalacağı düşüncesi, artık iletişimi bozmuştur. Söz bitmiş ve karşı eyleme geçmenin zamanı gelmiştir. Kendinin “haklı olduğuna” dair “taraftar” bulma aşaması ile bu kişilerden “konumunun haklılığına” vurgu yapılması istenecektir. Diğer kişiler bu noktada, tuttukları kişileri haklı, karşı tarafı haksız görmelidirler. Aslında çatışma içinde kalan herkes acı çekmektedir. Acı öfkeyi beslemekte ve taraflar itibar kaybı yaşadığını düşünerek, oluşan “tehdit algısıyla” baş etmeye çalışmaktadır. Şimdi sorun, tehditle baş edebilmeye dönüşmüş haldedir. Açıkça iki kamplaşma vardır: Doğru/hakikat olanlar ve yanlışta/batılda kalanlar… Karşı tarafı ikna etmek için “baskı taktiklerine” başvurulur. Ve son bölüm: Savaş! Önce koruyucu önlemler alınır, sonra yasal işlemler başlatılır ve tüm eylemlerin zorunlu olduğu düşünülür. İletişim kurmak “faydasız, hatta zarar verici” olarak tanımlanır. Çünkü bu bir “ölüm-kalım mücadelesidir” ve kendini korumak gereklidir. Taraflarda korku ve karşılıklı birbirlerinden uzaklaşma refleksi egemendir. Husumet duyulan artık bir kişi değil, “yok edilmesi gereken bir düşmandır”. Onu cezalandırmak bile yetmez, “bitirmek” için her şey yapılmalıdır. İntikam duygusu yüzünden, kendi zarar görse bile, ötekine daha fazla zarar vermek, mutluluk vericidir. Bu yolda bütün erdemler kaybedilir. Gerekirse “delil uydurulup, yalan da söylenecektir”. Hapse girmek bile önemli değildir, yeter ki öteki taraf mahvedilebilsin! Netice; her iki tarafın birlikte kaybetmesi ve tükenmesidir…”
İşte bu serüven, bir uyuşmazlığın iletişim engelleri yüzünden ne hale geldiğini ve kaçınılmaz kayıplarla sonuçlandığını bize göstermektedir.
O halde, arabuluculuk kültüründe iletişim dilinin yeterince kullanılmadığı, psikolojik ve sosyolojik gerçeklikler bilinmediği durumda, sorunlarla mücadelemiz, hep “eksik” ve bir o kadar “kaybeden taraf” niteliğine dönecektir. Anlaşmazlığa düşmüş taraflar, daha ilk aşamada sağlıklı iletişim kurabilseler ve birbirlerinin kaygı ve tehdit algılarını azaltmış olsalardı, bu “yıkıcı sonla” karşılaşmamış olurlardı…
Her şey bu noktada düğümlenmektedir ve arabulucular bu “düğümü çözmek” için vardır: Husumete düşmüş insanların birbirlerini anlamalarını kolaylaştıracak, iletişim eksikliğini giderecek ve her iki tarafın da menfaatlerine uygun “ortak bir çözüme gitmenin yolunu bulmaya” yardımcı olacaklardır.
Denilir ki, “en kötü sulh, en adil savaştan bile daha iyidir”. Gerçek şu ki; “En zayıf bir barış, en güçlü şiddet yönteminden daha değerlidir.” Şu halde, arabulucular “sulh” taraftarı olarak, uyuşmazlık yaşayan insanların arasını bulan, iletişim engellerini kaldıran ve toplumsal barışa katkı sağlayan kişiliklerden oluşur. Ancak hakem veya hâkim gibi karar verici olarak değil, onların birbirlerini anlamalarını ve çözümü kendilerinin üretmesini sağlayacak şekilde davranır.
Ben arabuluculuk kültürünü bir “iyilik hareketi” olarak algılama eğilimindeyim. Yeryüzünde sevgi ve saygıdan uzak kalmış, içlerine kin, nefret, öfke ve intikam duyguları girmiş insanlara, birer “sulh elçileri” olarak “barış eli” uzatacak ve “çatışan insanları uzlaşı kültürüne yaklaştıracak” olan ara/bulucular, herkesi iyiliğe ve mutlu olmaya davet edeceklerdir.

Bu düşünce ile her birimizin “Âdem’in çocukları olarak toprak olup, Yaradana geri döneceğimizin” bilinci içerisinde, tüm anlaşmazlıkları, barış içinde çözmesini arzu ve niyaz ediyorum.
Metin KAZAN

Son Yorumlar