Aşk olmayınca sadece meşk değil bilgi de olmuyor. Çünkü onların zembereğine yerleşmesi gereken arzu sürgün yemiş durumda. Bu sürgünün izlerini ve sonuçlarını Kore asıllı Alman düşünür Byung-Chul Han’ın fikirlerine müracaat ederek takip edeceğiz. Byung-Chul Han tipik bir Heidegger yorumcusudur. Heidegger`in öndeyilerinin şimdilerde nasıl tezahür ettiğini dile getiren bir yorumcudur da aynı zamanda. Kore asıllı olması da Alman kültür ve akademisi daha iyi görebilmesi için, mesafe koyma işlevini görür. D. Shayegan`ın İran asıllı olarak Fransa ve Çin`de eğitim almasının bir avantajı olarak, Doğu aklının Batı gözüyle gördüklerini algılaması neticesindeki kültürel şizofreniyi analiz etmesine benzemektedir, sözünü ettiğimiz avantaj.
Byung-Chul Han`a göre, bilgi negatiftir, seçicidir. Ve daima, Heidegger’in bahsettiği ayak basılmamış bölgede “bir farklılaşma patikası açar.” Bu alıntı ışığında ülkemizdeki bilgimsi yığıntıyı yorumlarsak veya bizim nakilci geleneği hatırlarsak, diyebiliriz ki, bizde bilgi pozitiftir, tekrarcıdır, dolayısıyla, çoktan kirletilmiş bölgeye bir yığın da o bırakarak yolu tıkar… Bilgi, âdeta kardelene benzer, oysa biz moloz yığınları içinde bilgi üretebileceğimizi sanıyoruz. Çünkü bilgi, tefekkürü tetikleyen mekânsız bâkir alanda, erosun tetikleyici gücüyle zuhur eder. Bu da demektir ki, mütefekkir olabilmek için yüce bakış veya görü zorunludur veya boyut kaybetmemiş olmak gerekiyor.
Byung Chul-Han, Aşkın/Erosun negatif bir güç olduğunu söylüyor. Yani bir zıtlık gücü bu. Aşkın nesnesi başkası ve başkalık olduğu için var bu negatif asal gerilim. Esasında inanma olgusunu da bu negatif gücün gerilimiyle okumak mümkündür. Çünkü doğmamış ve doğrulmamış bir güç karşında, özellikle ritüellerle inanan kendini yeniden güncellemektedir. Müslümanların Hac ibadetini bu kadar yüceltmelerinin gerisinde bu gerilimi, sıfır noktada yaşama isteği vardır. Bütün ihtişamıyla sade bir siyah karede yoğunlaştırılmış olan kutsalın etrafında, herkesin anadan üryan beyaz bir örtü etrafındaki döngüsü (tavaf) kutsal asal gerilimin bağrında doğma arzusudur.
Özellikle sufi gelenekte hüzne ve acıya dair olumlu vurgu vardır. Hatta Allah`ın sevdiği kuluna musibet verebileceği vurgulanır. Gerekçe olarak da dua etmeye yönelmesi gösterilir. Ancak bunun psikolojik temellerine inilmeden konu boşlukta bırakılır. İlkin, insan ruhu acı içindeyken daha çok görebilir gerçekleri, çünkü bilinç dışı, acıyla uyanık hale gelir… İkincisi, yukarıda sözünü ettiğimiz negatif güce yaralı bilinç daha çok koşar, asal gerilimin şiddeti artar ve kişi bu sayede güncellenir.
Yine Byung Chul-Han, “bugün sanatın ve edebiyatın içinde bulunduğu krizin, ‘Başka’nın ortadan kaybolmasına’ yani Eros’un sürgün edilmesine dayandığını söyler.” Demek ki sanat ve edebiyatın da krizde olmasının nedeni, tıpkı mütefekkir yetişememe nedenine dayanmaktadır: Ruhların dinamik ve güncelleyici gücü kaybolmuştur. Yaratıcılığın ve sanatın Eros’un enerjisinden, arzudan uzakta yaşaması mümkün değildir zira. O halde gerçekten ciddi bir şeyler oluyor. Bu büyük bir tehdit esasında… Heidegger bizi içine düştüğümüz durumdan sadece Tanrı kurtarabilir dediği durum bu olsa gerek. Bir ufuk daralması belki de en basit ifadeyle…
Aynı şekilde, Byung-Chul Han, Eros’la birlikte Logos’un da yukarıda ifade ettiğimiz gibi, krizde olduğunu söylüyor. Çünkü Başka’lığın çağdaş toplumdan yok edilişinin belki de en tehlikeli sonucu, Han’a göre, düşüncenin yanı teorinin de yok olmaya yüz tutmasıdır. Bu bağlamda Eros ile Logos’u ilişkilendirmeye örnek olarak, Martin Heidegger’in karısına yazdığı bir mektuptan alıntı yapmış Byung-Chul Han. Heidegger karısına duyduğu aşkı, arzunun dışa vurumu olarak Eros seklinde ifade ediyor. Ve bu “başka şeye” Eros adını veriyor. Nedir o şey? “Daha önce ayak basılmamış bir yere gitmek” Heidegger’e göre. Bu mecazi veya imgesel kullanılsa da, ruhun asal gerilimli coşkusal dinamik boyutunu sembolize etmektedir. Han’ın kullandığı terminolojiyle, “Başka”ya yönelmek, yönelebilmektir bu. Özetle, Han için teori, yani düşünce üretmek de, aynı bu şekilde, “Başka” olana bir yolculuk, böyle bir yolculuğu göze almak ve yepyeni, başka bir şeye ulaşmaya çabalamaktır. Nilüfer Kuyaş`ın Aşk yoksa, düşüncede yoktur başlıklı yazısı, tam da bu bağlantıyı göstermeyi hedefler. Heidegger, düşüncelerinde ne zaman ayak basılmamış bir yere gitmeyi göze alsa, yani kendini yeniliğe açsa, “bu tanrının (Eros’un) kanat çırpmaları” olarak işaret veriyor ve bu izlekleri bilge logos olarak devşiriyor. Sanatçı da bunu güzel olarak temaşa etmektedir.
Heidegger`e göre teori, “uzun zamandır hissedilen bir şeyin söze dökülebilen şeylerin bölgesine kaydırılmasıdır”… Byung-Chul Han için de bu, “dilsiz, atopik Başka’yı dile sokmaya çabaladığı anda düşüncenin, Eros’un kanat çırpmasından güçlü ve tekinsiz bir şekilde etkilemesidir.” Han’a göre, bunun tekdüze, “aynı”lik içinde sürdürülen çalışma edimiyle bir ilgisi yok, bu tamamen yaratıcı bir şeydir. Dolayısıyla Byung-Chul Han, günümüzü aynılık cehenneminin krizi olarak görmesi de, güncelleyici ve tazeleyici güç olarak Başka`nın/yücenin tedavülden kalkması olarak görür.
Âşık Veysel`in “güzelliğin on para etmez, bu bendeki aşk olmasa” dediği sevgiliyi başka kılan bakışın manipüle edildiğini söylemek istiyoruz. Her şey birbirine benzer neredeyse aynı, çünkü her şeyi satın alabiliyoruz sanki… Bu da aynılık krizi ve kapitalizmin zaferidir. O kadar ki kapitalizm, insanı bir çalışma ve performans çarkına çekerek, insanın çeperine sürekli koşuşturmayı, kazanıp harcamayı yerleştirmiştir. Ne var ki, bu insan sermayeden, yani kendinden çalmaktadır gün be gün. Biz buna kişinin performansla/çalışmayla kendini sömürmesi diyebiliriz ki, günümüzdeki tükenmişlik sendromu ve ya yanmak (burn out) tam da budur.
Han’ın deyişiyle, başkalık deneyimi “Başka” olandan mahrum edilince de, insanın sevmesi imkânsızlaşır, insan aşık olamaz, sadece tüketir. Arzu süresiz tatile çıkarıldı, bunun yerine istek yerleştirildi. Bu korkunç bir manipülasyondur. Çünkü arzu, çok boyutlu yaşam coşkusudur. Sonuç, Han’ın “Aynılık cehennemi” dediği, tatminsizliğin ve depresyonun hâkim olduğu bir kısır döngü olarak zuhur etti.
Özetle, günümüz insanı, aşkı aynılık cehenneminde aramakta, sosyal ilişkiyi ise teknolojide, dijital ortamda deneyimlemektedir. Mahremiyet bütün gizemini yitirmekte, aşkın ise Han’ın deyimiyle, N. Kuyaş`ın vurgusuyla, “anlatısallığı” yok olmaktadır. Her şeyin çıplak, görünür, şeffaf ve tüketilir olduğu bir çağdayız. Tam da bu bağlamda İbn-i Hazm`ın Güvercin Gerdanlığı kitabını anımsayabiliriz. Orada aşığın tek derdinin dinleyecek birini bulmak istemesi ve saatlerce sevdiğini yücelterek, biricik olarak anlatmak istemesini şimdilerde, bulmak/aramak anlamsızdır. Sevgilinin biricikliği âşığı tarumar ettiği için, bu dağınıklığı, onu tasvir ederek ifşa etmektedir. Ancak şimdinin sadece istek çağında ve aynılık cehenneminde dahası gizemin buharlaştığı zamanlarda, `biriciklik` anlamsız bir nostalji olarak kalmıştır. Biricik ve Başkayı/Yüceyi, Ütopyaya evrilmesi de nereyse imkânsız bir nostalji olarak yitirdik…
Aliye Çınar KÖYSÜREN

Son Yorumlar