Atatürk’ü Anlamak…

“Ben 1919 senesi Mayıs ayı içinde Samsun‘a çıktığım gün, elimde maddi hiçbir kuvvet yoktu. Yalnız büyük Türk milletinin asaletinden doğan ve benim vicdanımı dolduran yüksek ve mânevi bir kuvvet vardı. İşte ben bu ulusal kuvvete, bu Türk milletine güvenerek, işe başladım” diyerek, büyük bir kurtuluş tasarladı, Mustafa Kemal… Yalnız bu savaş, ülkenin düşman işgalinden kurtuluşunu esas alan, sadece maddi bir savaş değildi. Daha fazlası, manevi bir savaşın başlangıcını oluşturuyordu.

“Milleti uzun asırlar gaflette bırakan esbabı mütenevvia (çeşitli sebepler) arasında hakikî noktayı, bir kelime ile ifade etmiş olmak için diyebilirim ki, bütün sefaletlerimizin sebebi kat‘isi zihniyet meselesidir. İnsanlar ve insanlardan mürekkep olan cemiyetler her şeyden evvel bütün fertleriyle salim bir zihniyete sahip olmalıdırlar. Zihniyeti zayıf, çürük, sakîm (bozuk), sehîf (zevke düşkün) olan bir heyeti içtimaiyenin bütün mesaisi hebadır (boşa gitmedir). İtiraf mecburiyetindeyiz ki, bütün İslâm âleminin cem‘iyatı içtimaiyesinde hep yanlış zihniyetler hüküm sürdüğü içindir ki, şarktan garba kadar İslâm memleketleri düşmanların ayakları altında çiğnenmiş ve düşmanların zinciri esaretine geçmiştir.”

Onun gösterdiği hastalık, önce zihniyette başlayan, zamanla tüm davranışları esir alan bir salgın gibiydi: “Anladık ki kabahatimiz, kendimizi unutmamızmış. Dünyanın bize hürmet göstermesini istiyorsak, evvelâ bizim kendi benliğimize ve milliyetimize bu hürmeti hissen, fikren, fiilen bütün ef‘al (eylemler) ve harekâtımızla gösterelim; bilelim ki millî benliğini bulmayan milletler, başka milletlerin şikârıdır (avıdır).”

Öyleyse kurtuluş savaşını önce kendi “milli benliğimiz” de verecektik. Daha sonra her yerde özgürlüğün ateşini yakacaktık: Samsun’dan başlayarak, Amasya, Tokat, Erzurum, Sivas’ta tüm milli kuvvetleri birleştirerek, ruhumuzun zaferine eriştirecektik: “Zafer ‘zafer benimdir’ diyebilenindir; muvaffakiyet, ‘muvaffak olacağım’ diye başlayanın ve ‘muvaffak oldum’ diyebilenindir.”

Böylece yurdun dört bir tarafında, hürriyet ateşiyle kavrulmuş insanların varlığı belirdi. Mustafa Kemal, bu mücadelenin kurtuluş meşalesini yaktı ve önderi oldu: “Hürriyet olmayan bir memlekette, ölüm ve izmihlal vardır. Her terakkinin ve kurtuluşun anası hürriyettir.” Bu savaş, bir milleti kölelikten kurtaracak onur savaşıydı. Mustafa Kemal, halkın bilincini en yüksek seviyeye çıkardı: ”Sizi ya harb olunca, ya hazinelerini doldurmak lâzım gelince hatırlarlardı… Binaenaleyh çalışan sizdiniz; kazanan, ölen sizdiniz. Neticede siz sefalete mahkûm olurdunuz ve sizin faaliyetinizden, fedakârlığınızdan başkaları istifade ederdi… Artık bundan sonra böyle olmayacaktır. Artık her şeyden evvel kendinizi düşünecek, kendi evinizi mâmur kılacak, kendi refahınızı temin eyleyecek, ikinci derecede başkalarını düşüneceksiniz…Lâkin bundan sonra ‘asker oluşumuz’ artık eskisi gibi başkalarının hırsı, şan ve şöhreti, keyfi için değil; yalnız ve yalnız bu aziz topraklarımızı muhafaza etmek içindir” diyerek, milletin, kendi bağımsızlığını amaç edinmesini, asla başkalarına araç olmamasını istedi.

Memleket düşman elinden bu azimle kurtulacaktı ve de kurtuldu. Ama yüksek karakterli Türk milletinin bu zaferi, ilk aşamaydı. Kalkınma hamleleriyle, ülkenin ilerlemesi de gerekiyordu: “Süngü ile, silâhla, kanla istihsal ettiğimiz zaferden sonra, irfan, ilim, fen, iktisat gibi sahalarda muzaffer olmak için çalışacağız. Milleti refah ve ikbale götürecek bu sahalarda emniyetle, muvaffakiyetle yürüyebilmek ise, yalnız bir şarta mütevakkıftır (yapılması koşula bağlı). Bu şart bulunmazsa o sahalarda muvaffakiyetimiz imkânsızdır. Bu şart şudur: Milletin doğrudan doğruya kendi hâkimiyetine kendinin sahip olmasıdır.”

Millet, kendi hakimiyetini eline almış ve kendi kaderini kendisi tayin etme noktasına gelmişti: Memleketi, milleti kurtarmak isteyenler için, hamiyet, hüsnüniyet, fedakârlık elzem olan evsaftandır (niteliklerdendir)… Fakat bir heyeti içtimaiyedeki marazı görmek, onu tedavi etmek, heyeti içtimaiyeyi asrın icabatına göre terakki ettirebilmek için, bu evsaf kâfi gelmez; bu evsafın yanında ilim ve fen lâzımdır. İlim ve fen teşebbüsatının merkezi faaliyeti ise mekteptir. Binaenaleyh mektep lâzımdır. Mektep namını hep beraber hürmetle, tazimle zikredelim. Mektep genç dimağlara, insanlığa hürmeti, millet ve memlekete muhabbeti, şerefi istiklâli öğretir… İstiklâl tehlikeye düştüğü zaman, onu kurtarmak için takibi muvafık olan en salim yolu belletir… Memleket ve milleti kurtarmaya çalışanların aynı zamanda mesleklerinde birer namuskâr mütehassıs ve birer âlim olmaları lâzımdır. Bunu temin eden mekteptir. Ancak bu tarzda her türlü teşebbüsatın mantıkî neticelere îsali mümkün olur. Evet, milletimizin siyasî, içtimaî hayatında, milletimizin fikrî terbiyesinde de rehberimiz ilim ve fen olacaktır.

Yeni hedefler belirlendi. Okullar, Türk milletinin manevi kurtuluşu olacaktı: “Ellerimiz deniz kıyısında ve ellerimiz zincirlerle bağlı bir halde bulunuyor ve: ‘Ah bir kere hür olsak da şu denizde bir yüzsek’ diyorduk. İşte bugün hürriyetimizi aldık ve zincirlerimizi kırdık, denizde yüzmemize bir mani kalmadı. Fakat bir türlü suya giremiyoruz… Ayağımızı denize sokuyoruz, soğuk var. Dalsak da yüzme bilmediğimiz için batacak, boğulacağız. Demek, gaye hür olmaktan ibaret değilmiş. İş, yüzmeyi öğrenmekte ve kurtulmanın, çaresine bakmaktaymış. İşte meydan. Ordu vazifesini yaptı. Memleketin ilim ve irfan erbabı, memurları, mebusları, işadamları re‘sikâra (iktidara) geçtiler. Kendilerini göstersinler. Bu vatanı hür ve mesut bir hale getirsinler.”

Artık zorluklar aşılmaya başlanmıştı. Savaşta, askerin yerini, sivil hayatta bürokratlar ve işadamları almıştı. Eğitimli gençlik için daha fazla istihdam kapıları açılmalıydı. ”Milletimizin kat‘ına mecbur olduğu merhaleler büyüktür. Vâsıl olunması zaruri olan hedefler çoktur. Behemehal bu merahil (aşama) katolunacak, en nurlu hedeflere varılacaktır. Onun için birbirimize vereceğimiz işaret ileri! İleri! Daima ileridir.”

Fakat bir yandan da geriye dönüşlere karşı halkı uyarmak lazımdı. Cehaletin ne büyük bir düşman olduğu, tarihe bakılarak hatırlatılmalıydı: “Şayanı şükr ve mahmedettir (övünmek gerektir) ki, millet mezarı ademe girmeden evvel, silkinerek kendini topladı ve asırlardan beri tesahup etmediği (sahip çıkmadığı) benliğine bu defa azmi kat‘î ile, bütün şuur ve imaniyle sarılarak, sahai cihanda yeni ve herkese telkini hürmet eden bir mevcudiyet halinde tecelli eyledi. Milleti asırlarca aharın vasıtai hırsı teneffuu (hırs araçlarının fayda) kılan en büyük düşmanı, cehildir (bilgisizliktir); milleti kendi benliğine sahip yapmayan, milleti asırlarca kendi hakkında gafil bulunduran hep bu cehildir. Hükümdarların, şunun bunun milleti esir gibi, köle gibi istihdamları, bütün vatanı kendi hususî malikâneleri gibi telâkki eylemeleri, hep milletin bu cehlinden istifade edilmek sayesinde idi.”

O halde, tüm bu bilinç açıklamaları, insanı eğiterek verilebilirdi: “Bir millet, irfan (ilim ve  ahlak sahibi) ordusuna malik olmadıkça, muharebe meydanlarında ne kadar parlak zaferler elde ederse etsin, o zaferlerin payidar neticeler vermesi ancak irfan ordusuyla kaimdir. Bu ikinci ordu olmadan, birinci ordunun semeratı ufuleder (neticesi kaybolur). Milletimizi hakikî saadet ve selâmete isal etmek istiyorsak ve milletimize emin ve müstefîz bir âti bahşeylemek (kazançlı bir gelecek vermek) istiyorsak, bizi ölümden kurtaran ve hayata götüren bugünkü şekli idaremizin ebediyetini istiyorsak, bir an evvel büyük, mükemmel, nurlu bir irfan ordusuna malik olmak zaruretinde bulunduğumuzu inkâr edemeyiz.”

Millet ancak kültürel niteliklerle ayakta kalabilir ve bu şekilde kalkınarak yoluna devam edebilirdi. Bu yol, akıl ve bilim yolu olacaktı: ”Lâzım gelir ki, millet bir daha o cehle düşmesin, hepimize düşen vazife, dimağları bir daha bu cehle düşmemek için hazırlamaktır, bunu yapmak için aklen, mantıken, şer‘en hiçbir mâni mutasavver (düşünce engeli mevcut) değildir. Bu hususta muvaffakiyetimizi teshil edecek (kolaylaştıracak) çarelerin en başında tenvir (aydınlatma) ve irşad (doğru yolu gösterme) bulunuyor. Bütün İslâm âleminin medarı iftiharı olan İbni Rüşd‘ler, İbn-i Sina‘lar, İmamı Gazali‘ler, Farabi‘ler gibi yüksek düşünceli simaların milletimizin sınıfı uleması içinde nurlu dimağlarıyla arzı mevcudiyet edeceklerine (ortaya çıkacaklarına) eminim. Böyle adımların nasibi de, bittabi Allah’ın emrettiği, Allah’ın bu millete mukadder kıldığı zafer ve muvaffakiyet olacaktır.”

Erdemli bir millet, üzerine sinen uyuşukluğu atmış ve Cumhuriyet rejiminin fazileti altında, daha fazla özgür düşünceler üretmeye başlamıştı: ”Cumhuriyeti, onun icabatını (gereklerini) yüksek sesle anlatınız. Cumhuriyet prensiplerini sevdiriniz. Bunu kalplere yerleştirmek için hiçbir fırsatı ihmal etmeyiniz. Cumhuriyet sizden, ‘fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür’ nesiller ister.”

Ama bir taraftan da cehaletin eli boş durmuyordu… Atatürk’e karşı ‘din elden gidiyor’ altında yapılan saldırılar, yine onun derin tarih bilgisiyle çarpışıyor ve bu hücumlar da neticesiz kalıyordu: “Vaktaki Muaviye ile Hazreti Ali karşı karşıya geldiler, Sıffîn vakasında Muaviye’nin askerleri, Kur’an-ı kerimi mızraklarına diktiler ve Hazreti Ali’nin ordusunda bu suretle, tereddüt ve zaaf husule getirdiler. İşte o zaman dine mefsedet (ikilik), İslâmlar arasına münaferet (huzursuzluk) girdi ve o zaman hak olan Kur’an, haksızlığı kabule vasıta yapıldı. En mütehakkim (zorbalık eden) hükümdarlardan olan Muaviye’nin nasıl bir hile neticesinde, sıfatı hilâfeti de takındığını biliyorsunuz…Ondan sonra bütün müstebit (despot) hükümdarlar hep dini âlet edindiler; ihtiras ve istibdatlarını terviç için (yanında tutmak için) hep sınıfı ulemaya (hakimler ve üniversite hocalarına) müracaat eylediler. Hakikî ulema, dini bütün âlimler, hiçbir vakit bu müstebit tacidarlara inkiyad etmediler (taç giyenlere boyun eğmediler). Onların emirlerini dinlemediler, tehditlerinden korkmadılar. Bu gibi ulema, kamçılar altında dövüldü, memleketlerinden sürüldü, zindanlarda çürütüldü, darağaçlarında asıldı. Lâkin onlar yine o hükümdarların keyfine, dini âlet yapmadılar. Fakat hakikati halde, âlim olmamakla beraber, sırf o kisvede bulundukları için âlim sanılan, menfaatine düşkün haris ve imansız bir takım hocalar da vardı. Hükümdarlar işte bunları ele aldılar ve işte bunlar, muvafıkı dindir (uygun din) diye fetvalar verdiler. İcab ettikçe yanlış hadîsler bile uydurmaktan çekinmediler, işte o tarihten beri saltanat tahtında oturan, saraylarda yaşayan, kendilerine halife namı veren müstebit hükümdarlar, bu gibi hoca kıyafetli cerrarlara (kendine menfaat sağlayanlara) iltifat ve onları himaye ettiler. Hakikî ve imanlı ulema, her vakit ve her devirde onların mebguzu (düşmanı) oldu. Ulema içinde böyle hainleri himaye, şeni‘ hareketlerini şer’a tatbik, din kisvesi ve şeriat sözleriyle, milleti izlâl ve iğfal eden (aldatan) âlimlerin -onlar için bu tâbiri kullanmak istemem- böyle şerre âlet olan insanların yüzündendir ki, dört halifeden sonra, din daima vasıtai siyaset, vasıtai menfaat, vasıtai istibdat yapıldı. Bu hal Osmanlı tarihinde böyle idi. Abbasiler, Emeviler zamanında böyle idi.”

Bu sözle, ‘din satıcıları, dini siyasete alet edenler ve ulus sevgisi kisvesi altında menfaat temin’ edenler, cevabını aldılar. Bundan sonra bu kılıkta gelenlerin oyunlarını, Türk milleti, Cumhuriyet ilkeleriyle anlayacaktı: “Türkiye‘ de esasen mürteci yoktu ve yoktur. Vehim vardı, vesvese vardı… Artık Türkiye, din ve şeriat oyunlarına sahne olmaktan çok yüksektir. Bu gibi oyuncular varsa, kendilerine başka taraflarda sahne arasınlar. Mazinin gafletleri, paslı ataletleri, Türkiye halkının dimağından silinmiş olduğundan şüphe ve tereddüde mahal yoktur. Vâsıl olduğumuz mes‘ut vaziyetten, bir hatve geriye gitmek, kimsenin mevzuubahs etmeye dahi salâhiyettar olmadığı kat‘i bir hakikattir. Türkiye‘de Cumhuriyet vardır ve Cumhuriyetperverler vardır.”

Cumhuriyet, fazilet yönetimiydi. Açık bir toplum yapısı öngörüyordu. Geçmişte, menfaatlerini din ve vatan sevgisi altına gizleyenleri ve esasta kapalı bir toplumdan menfaat toplamaya devam etmek isteyenleri açığa çıkaracaktı: “İnsanlar daima yüksek, necip ve mukaddes hedeflere yürümelidirler. Bu tarz-ı harekettir ki insan olanın vicdanını, dimağını ve bütün mefhum-u insanisini tatmin eder. Bu tarzda yürüyenler, ne kadar büyük fedakârlık yaparlarsa, yükselirler ve bu tarz-ı hareket mutlaka açık olur. Çünkü nâsiyesi açık, dimağı açık, kalb ve vicdanı açık insanlar tarafından idare olunabilen heyet-i içtimaiyeler ancak bu mânada hareketlerin muakkibi (takip edilen) olabilirler. Efkâr (fikirlerini), hissiyat ve teşebbüsatını gizli tutanlar, gizli vesait tatbikine müteşebbis olanlar, mutlaka ar ve hicabı mucip, akıl ve mantığın haricinde hareket edenler olabilirler. Bu gibi müteşebbislerin akıbeti, evvel ve ahır, hüsrandır.”

Mustafa Kemal Atatürk’ün her cümlesi, ilim ve irfan doluydu. Buna rağmen düşmanları pusudaydı: “Bizim halkımız çok temiz kalpli, çok asil ruhlu, terakkiye çok kabiliyetli bir halktır. Bu halk eğer bir defa muhatablarının samimiyetle kendilerine hâdim olduklarına kani olursa, her türlü hareketi derhal kabule âmadedir” diyerek, halkın samimiyetine vurgu yapan Atatürk, diğer yandan da halkı, ‘okuyarak kalıplaşmış fikirlerin esiri’ olanlara karşı uyaracaktı: “Biz cahil dediğimiz vakit mutlaka mektepte okumamış olanları kasdetmiyoruz. Kasdettiğim ilim, hakikati bilmektir. Yoksa okumuş olanlardan, en büyük cahiller çıktığı gibi, hiç okumak bilmiyenlerden de bilhassa sizlerin içinizde görüldüğü gibi, hakikati gören, hakikî âlimler çıkar” diyecekti.

Toplumun içine düştüğü sıkıntıları anlatmak, hakikatleri halka bildirmek, her zaman en zor olanıdır. Osmanlı devletinin son dönemlerinde, ülkenin gerilemesine çare, taklit fikirlerde aranmıştı. Üstelik, bu taklitçi anlayış, yarardan çok zarar getirmişti. Bu sebeple aydınlarımızın, önce kendi milli değerlerini anlayarak bilinçlenmeleri, sonra halkı bilinçlendirmeleri gerekiyordu: ”Münevverlerimiz (aydınlarımız) belki bütün cihanı, bütün diğer milletleri tanır, lâkin kendimizi bilmeyiz. Münevverlerlerimiz ‘milletimi en mes‘ut millet yapayım’ der. ‘Başka milletler nasıl olmuşsa onu da aynen öyle yapalım’ der. Lâkin düşünmeliyiz ki, böyle bir nazariye hiçbir devirde muvaffak olmuş değildir. Bir millet için saadet olan bir şey, diğer millet için felâket olabilir…”

Öyleyse, ilerlemenin yolu, kendi varoluş esaslarını bilen toplumun, topyekun bilimsel ve kültürel kalkınmasındaydı: “Dünyada her şey için, medeniyet için, hayat için, muvaffakiyet için en hakikî mürşit ilimdir, fendir. İlim ve fennin haricinde mürşit aramak gaflettir, cehalettir, dalâlettir. Bugünkü memurlarımız, fen adamlarımız, ilmimiz ve kudretimiz de kâfi değildir. Galebe yavaş yavaş hâsıl olacak ve memleket, yetiştireceği memurlariyle, fen adamlariyle, aşariyle (ileri gidenleriyle) nihayet birçok sene sonra sulh ve ıslahat vadisinde muzaffer olacaktır.”

Atatürk, Türk Ulusu’na en doğru yolu göstermeye çalıştı. Ülke, bir baştan bir başa, demir ağlarla döşendi, fabrikalar kuruldu, sanayi hamleleriyle kalkınan bir ülke oldu. Yabancı ülke temsilcileri, bu yükselişi kutlamak için sıraya girdiler: “Milletimizi şimdiye kadar söylediğim sözlerle ve harekâtımla aldatmamış olmakla müftehirim. ‘Yapacağım, Yapacağız, Yapabiliriz’ dediğim zaman onların filhakika yapılabileceğine kail ve kani idim. Yalnız şunu bir hakiakt olarak biliniz ki, şeref hiç bir vakit bir adamın değil, bütün milletindir!”

Atatürk’ün yaşı ilerlemiş, bedeni bu yoğun çalışma temposundan yorulmaya başlamıştı. Bundan sonra söyleyecekleri, her zamankinden daha önemliydi: “Ben zannediyorum ki, efradı umumiyei (genel bireylerin) milletin hiçbirinden fazla yüksekliğe malik değilim. Bende fazla teşebbüs görüldüyse bu benden değil, milletin muhassalasından çıkan bir teşebbüstür. Sizler olmasaydınız, sizlerin vicdanî temayülâtınız bana noktai istinat (dayanma ve güvenme noktası) teşkil etmemiş olsaydı; bendeki teşebbüsatın hiçbiri olamazdı. Benim şahsen kuvvet ve kudretim, halkın bana gösterdiği emniyet ve itimattan ibarettir. Bu itimat devam ettikçe ben de bu itimada kesbi liyakat etmekte devam edecek ve âtiye bu mütekabil emniyetle hep beraber yürüyerek, inşallah, pek az zamanda, millete refah ve saadet verecek olan büyük gayemize varacağız…”

Ayrılış zamanı yaklaştıkça, Türk milletine son sözlerini söylüyordu: “Beni görmek demek, behemehal yüzümü görmek değildir. Benim fikirlerimi, benim duygularımı anlıyorsanız ve hissediyorsanız bu kâfidir…”

Evet, Cumhuriyet’ten bugüne yüz seneye yaklaşan bir süre geçti ama onun düşünceleri ve ileri görüşlülüğü yolumuzu aydınlatmaya devam etti…Öyle ki Mustafa Kemal ATATÜRK’ün düşünceleri, tüm insanlığa ışık oldu. Onu yanlış tanıyanlar, bilmeden bir hatanın içine düştüler ve gerçeği zamanla anladılar. Sözümüzü, onun insanlığa sunduğu bir ölçüyle bitirelim: “Biz kimsenin düşmanı değiliz! Yalnız insanlığın düşmanı olanların düşmanıyız…” Düşüncelerin sonsuza kadar yaşasın, ruhun huzur bulsun, Mustafa Kemal ATATÜRK…

Metin KAZAN

Yardımcı Kaynak: https:// atam.gov.tr/ wp-content/ uploads/ S%C3%96YLEV-ORJ%C4%B0NAL.pdf 

Not: Parantez içi sadeleştirmeler tarafıma aittir. 

One Comment

  1. Mesut ÖZÜNLÜ Reply

    Ne kadar samimi tespitler, ne kadar tefekkür remizli hakikatler, ne kadar aforizması yüksek ifadeler… Liderlik bazında bu samimiyetin, derinlik ve bilgeliğin rekoru henüz hiçbir lider tarafından kırılamadı. İşte Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü vazgeçilmez ve aşılmaz kılan nevişahsınamünhasırlığın gizi burada. Ama heyhat! Hüznüm o kadar büyük ki, böylesi bilge bir lider hâlâ gereği gibi anlaşılmıyor. Okumayanların, cahillerin, tefekkür fukaralarının, müfterilerin; bu ülkeye sömürü, uyutma ve istismardan başka hiçbir şey bırakmayanların sesi soluğu hâlâ rağbet buluyor. İnsan buna üzülüyor. Ülkenin büyük çoğunluğu farklı ve yeni şeyler, bilgiler, düşünceler okumak ve üretmek istemiyor, hep aynı şeyleri düşünmek, konuşmak ve dinlemek istiyor. Değişmiyor. Bu nedenle düşünce ufku gelişmiyor… Teşekkürler Metin Beycim, müthiş bir yazıydı; arı, duru, derin, düşünce dolu…

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir