Yıllardır ayrılık hikâyeleri dinliyorum. Kimini terk edilenden dinlerim, kimini ilişkiyi bitirenden; anlatan değişse de bazı hikâyelerde aynı düzeneğin izi çıkar karşıma. Bazı insanlar bir ilişkiyi kendileri bitiremez; karşı tarafı, o ilişkiyi bitirmek zorunda bırakırlar.
İlişkiyi kendisi bitiremeyen kişi artık o ilişkide kalmak istemez, fakat “senden ayrılmak istiyorum” cümlesinin sorumluluğunu da alamaz. Bunun yerine yavaş yavaş değişir. Daha ilgisiz, daha soğuk, daha tahammülsüz biri olur; küçük meselelerden tartışma çıkarır, daha önce anlayışla karşıladığı davranışlara öfke duymaya başlar. Sonunda karşı taraf dayanamaz ve ilişkiyi bitirir. Ayrılık böylece gerçekleşmiş olur; fakat ayrılığı isteyen ile ilişkiyi bitiren aynı kişi değildir.
Bir adam düşünelim. Birkaç aydır ilişkisini sürdürmek istemediğini biliyor; sevgilisiyle bir gelecek hayal edemiyor. Fakat ayrılık konuşmasına bir türlü oturamıyor. Onu üzmekten korkuyor, yalnız kalmaktan korkuyor, vereceği kararın yanlış çıkmasından da korkuyor.
Bu yüzden ne gidiyor ne de gerçekten kalıyor.
Eve daha geç geliyor, telefonuyla daha çok ilgileniyor, konuşmaları kısa kesiyor. Sevgilisinin küçük hatalarını büyütüyor; daha önce sevdiği özellikleri artık rahatsız edici buluyor.
Zamanla yalnız geri çekilmiyor, sertleşiyor da. Kadının sözlerini kalabalık içinde düzeltiyor, onunla ince ince alay ediyor, onu başkalarıyla kıyaslıyor. Kadının işinde yaşadığı sıkıntıları, ailesiyle ilişkisini, hassas olduğunu bildiği ne varsa lafın arasına sıkıştırıyor. Derken sözle de kalmıyor. Bir iş arkadaşıyla yakınlaşıyor; mesajlaşmalarını gizlemek için de pek çaba göstermiyor.
Kadın, ilişkinin neden değiştiğini anlamaya çalışıyor. Daha fazla ilgi gösteriyor, konuşmak istiyor, sorunu çözmeye uğraşıyor. Adam ise her konuşmayı yeni bir tartışmaya çeviriyor. Bir akşam kadın, “Bana böyle davranan biriyle kalamam” diyor ve ilişkiyi bitiriyor. Adam üzülüyor; belki gerçekten üzülüyor. Fakat bir yandan da rahatlıyor. İlişki bitmiştir ve ayrılık kararını veren kişi kendisi değildir. Nitekim bir süre sonra arkadaşlarına, “Kararı o verdi” diye anlatıyor.
Adam boşuna rahatlamamıştır; ayrılığın en ağır işinden kurtulmuştur. Çünkü bir ilişkiden ayrılmak istemek ile terk eden olmayı göze almak aynı şey değildir. İlki bir duygudur, içimizden geçer ve kimseye görünmez. İkincisi bir iştir ve bedeli vardır. Terk eden, karşısındakini inciten kişi olmayı kabul eder. Ortak geçmişin artık sürmeyeceğini yüzüne karşı söyler; ailelere, arkadaşlara, bazen çocuklara açıklama yapar. Kararının yanlış çıkma ihtimalini de sırtında taşır. Bir de suçluluk vardır. “Beni seven birini nasıl bırakırım”, “bu kadar emek verilmişken nasıl giderim”, “ya daha sonra onun gibi birini bulamazsam”, “ya herkes beni suçlarsa” gibi sorular ayrılığı her zaman engellemez; çoğu zaman yalnızca ayrılığın biçimini değiştirir.
Ben bu ayrılma biçimine “ayrılığı ihale etmek” diyorum. Kişi ayrılmak istediğini söyleyemez; söyleyemedikçe ilişkinin içinde kötüleşmeye başlar. Kötüleşme kimi zaman sessiz bir geri çekilmedir; ilgi azalır, şefkat kısılır, yakınlıktan kaçılır, ortak planlar aksatılır. Kimi zaman da kişi sertleşir; eleştiriyi sıklaştırır, inceden alay eder, hassas yerlere dokunur, bazen sadakat sınırlarını zorlar. Sonunda “senden ayrılıyorum” cümlesini, kişinin aylardır kuramadığı o cümleyi, karşı taraf kurar. İş görülmüştür; üstelik başkasına gördürülmüştür.
Bütün bunlar için bilinçli bir plan gerekmez. Kimse sabah kalkıp “bugün biraz daha kötü davranayım da benden ayrılsın” diye düşünmez; kişi kendini yalnızca öfkeli, sıkılmış ya da bunalmış hisseder. “Artık her şeyine sinirleniyorum” der, “ne söylesem kavga çıkıyor” der, “beni hiç anlamıyor” der. Bazen bunların hepsi doğrudur. Fakat bazen kavga, kişinin farkında olmadığı bir işe yarar: Söylenemeyen ayrılık cümlesinin yerini tutar.
“Kararı o verdi” cümlesi bütünüyle yanlış sayılmaz; kararı gerçekten kadın vermiştir. Fakat gerçeğin tamamı bu değildir. Adam ayrılık kararını ona bırakmış, o kararın verileceği koşulları ise aylar boyunca kendisi hazırlamıştır. Böylece karşı tarafa yalnızca ayrılığın işi kalmaz, vebali de kalır. Çevreye hesap veren o olur, “bırakıp gitti” diye anılan o olur. Kalan ise kendini terk edilmiş sayar ve buna çoğu zaman kendisi de inanır. Fakat ilişkiyi, terk edilmesi gereken bir yere adım adım dönüştüren de odur.
Şu itiraz akla gelebilir: İlişki nasılsa bitiyor; kimin bitirdiğinin ne önemi var? Fark, ayrılıktan sonra ortaya çıkar. Son cümleyi kurmak zorunda bırakılan taraf, her hatırlayışta “sen bitirdin” cümlesiyle karşılaşır; üstelik bu cümleyi ona en çok, ilişkiyi bitirilecek hâle getiren kişi söyler. Kötüleşerek ayrılan ise elinde kendisini haklı çıkaran bir hikâyeyle kalır. Çünkü kendini mağdur bilen kişi, ayrılıktaki kendi payını görmez.
Bu süreçte en ağır bedeli çoğu zaman karşı taraf öder; çünkü ne olduğunu anlayamaz. Sevilen biriyken neden birdenbire tahammül edilemez hâle geldiğini çözmeye çalışır. Kendinde kusur arar, daha çok çaba gösterir, daha anlayışlı olmaya uğraşır, bazen ilişki eski hâline dönsün diye kendi sınırlarından vazgeçer. Kusuru ise çoğu kez boşuna arar; sorun her zaman onun yetersizliği değildir. Bazen karşısındaki kişi gitmek istiyor, fakat gitmenin sorumluluğunu alamıyordur.
İşin acı tarafı şudur: Bu kaçış, kaçana çoğu zaman incelik gibi görünür. Kişi doğrudan ayrılmayı zalimlik sayar, kimseyi incitmeden çıkmak ister o ilişkiden. Fakat ayrılık konuşmasından kaçarken çok daha uzun ve yıpratıcı bir yol açar; bir defalık dürüstlüğün suçluluğundan kaçarken karşısındakine aylar süren bir belirsizlik yaşatır. Acıyı bir kerede ödemeyi göze alamayan, onu karşısındakine taksit taksit ödetir.
Üstelik bu yol yalnızca karşı tarafı bozmaz. Ayrılabilmek için kötüleşen kişi kendi karakterine de yabancılaşır. Normalde yapmayacağı şeyleri yapar; kırıcı olur, küçümser, ihmal eder, bazen sadakatsizleşir. Sonra bütün bunları, ilişkinin zaten kötü olduğuna kanıt diye kullanır. Bu kanıtta neden ile sonuç birbirine karışır. İnsan, ilişki kötü olduğu için kötüleşmiş olabilir; fakat bazen ilişki, insan kötüleştiği için kötüleşir.
Şiddetin veya tehdidin olduğu ilişkiler ise bu anlattıklarımızın dışındadır; böyle bir ilişkiden sessizce uzaklaşmaya çalışmak sorumluluktan kaçmak değil, kendini korumaktır.
Olgun bir ayrılık her zaman acısız değildir; bazen büyük bir keder yaratır, bazen karşı tarafı öfkelendirir, bazen suçluluğu da beraberinde getirir. Yine de ayrılık cesareti, yalnızca gitmeye cesaret etmek değildir.
Karşımızdakini bizi terk etmek zorunda bırakmadan gidebilmektir.
Murat BEYAZYÜZ

Son Yorumlar