2026 Ocak Ayı’nda “Yaşadığımız Evler” adlı romanınız yayımlandı. Hayırlı olsun, okuru bol olsun. Son dönemde yayımlanan öykü ve romanlarda olumlu ve olumsuz manada “ev” çok işleniyor. Hatta bazı kitap adlarında da “ev” kelimesi yer alıyor. Bu hususta neler düşünüyorsunuz? Sizin “ev”i konu edinme maksadınız neydi? Neler söylersiniz?
Öncelikle güzel dilekleriniz için teşekkür ederim. Romanda ev yalnızca bir mekânı değil hafıza alanını temsil ediyor. İnsanın kendisiyle, geçmişiyle ve dünyayla kurduğu ilişkinin en somut hâli. Bu yüzden toplumsal kırılmaların, göçlerin, yalnızlaşmanın, aile içi çatışmaların ya da aidiyet arayışının yoğunlaştığı dönemlerde edebiyatın gözü ister istemez eve dönüyor. Çünkü ev, bütün bu gerilimlerin hem başladığı hem de yankılandığı ilk odadır.
Benim “ev” i merkeze almamdaki maksat, mekânı anlatmaktan çok, insanın içindeki o görünmez odaları yoklamaktı. Çünkü çoğu zaman bir ev, duvarlarıyla değil, içinde biriken hatıralarla kurulur. Bir sandalyenin boşluğu, bir odanın sessizliği, bir mutfağın kokusu, insanın kendi geçmişiyle kurduğu ilişkiyi ele verir.
“Yaşadığımız Evler”i yazarken, evleri birer mimari yapı olarak değil, hafızanın ve duyguların taşıyıcısı olan canlı varlıklar gibi düşündüm. Dolayısıyla “ev”i konu edinmek, benim için bir mekânı anlatmaktan çok, insanın kendine nerede ve nasıl rastladığını araştırmak anlamına geliyordu. Çünkü bazen insan en çok kendi evinde yabancılaşır, bazen de hiç tanımadığı bir odada kendine kavuşur.
Romanın temel meselesi de tam olarak bu gerilimin etrafında şekillendi.
Romanınızın dikkat çeken yönlerinden biri de müzik. Kurguya müziği yedirerek devam eden bir anlatım var. Kahramanımız Cihan’ın annesi İlhan İrem dinliyor ve annenin hayatı İrem’in şarkılarıyla örtüşüyor. Anne İlhan İrem baba ise Zülfü Livaneli dinliyor. Özellikle anne İrem’in “Yazık Oldu Yarınlara” şarkısını baba ise Livaneli’nin “Ada” kasetini dinliyor. Ferdi Tayfur, Müslüm Gürses ve bunların dışında klasik batı müziği plakları ve gramofon var. Kitabınızın sonuna da kitaptaki şarkıları okuyucuların dinlemesi için QR kodu eklenmiş. Neden bu kadar çok müzik var romanınızda? Müzik ne ifade ediyor sizin için?
Benim için müzik, hatıranın en kalıcı biçimlerinden biri. İnsan, bir evi, bir yüzü unutabilir ama bir şarkıyı duyduğu anda yıllar önceki bir odaya, bir bakışa geri dönebilir. Romanda müzik, karakterlerin ruh hâlini anlatan ikinci bir dil gibi işliyor.
Yalnızca bir eşlik unsuru değil; hafızanın taşıyıcısı, duyguların arşivi gibi işlev görüyor.
“Rüya” öykülerinizde yer alan önemli kavramlardan. Hatta Cihan bir rüyasında yavru ceylan görüyor. Yavru ceylan metaforu hassasiyet, zarafet, saflık, güzellik gibi anlamalara geliyor. Sizin rüyalara kitabınızda yer vermenizin ve kahramanınızın rüyasında yavru ceylan görmesinin açılımı nedir? Neler söylersiniz?
Roman boyunca Cihan, geçmişle, kayıplarla ve içsel boşluklarla yüzleşen bir karakter. Günlük hayatın içinde bunu açıkça ifade edemiyor, çünkü hayat çoğu zaman insanı katılaştırır, duyguları geri plana itmeye zorlar. Rüyada beliren ceylan, onun içindeki kırılgan tarafın hâlâ canlı olduğunu gösteriyor. Bu, bir bakıma insanın kendine dair sakladığı son inceliğin, son saflığın işareti.
Rüyalar bu nedenle romanda yalnızca gerçeküstü bir unsur değiş; karakterin iç dünyasının doğrudan anlatım biçimi. Çünkü bazı duygular ve ifade biçimleri gündüzün diliyle değil, ancak rüyanın sembolik ve şiirsel diliyle ifade edilebilir.
O rüyada aslında gördüğü şey, dışarıdaki bir hayvan değil, kendi içindeki en korunmasız varlıktır. Sonrasında dedesinin hatıralarını kuşandıkça Sadi Bey ile özdeşleştirir ve kendi ile Sadi Bey’i de ceylan üzerinden sembolize eder.
Affan, Müyesser, Erdi, Evren, Ferda… gibi roman kahramanlarınızın adları ilgi çekici. Kahramanlarınıza ad verirken nelere dikkat edersiniz?
Aslında kiminde ironik kimindeyse tamamlayıcı anlamlar mevcut. Her karakterin ismi bu niyetle belirmedi elbette ama bilhassa Affan, Evren, Cihan veya Ferda isimleri taşıdıkları anlamlar itibariyle hikâyeye birer küçük çentik atıyorlar. Bu tür ilişkileri kullanmaktan hoşlanırım
“Siktir ulan sen de, köftehor, uyuz it, ibne, kart yosma, sidiği durasıca, sikindirik, gerzek…” gibi küfür, halk deyimleri, argo romanınızda yer alıyor. Küfür ve argo kullanmanızın nedenleri nelerdir?
Bu soruyu, ”Neden kullanmayayım ki?” şeklinde kestirip atmamak adına tane tane yanıtlayayım: Ben dili, karakterlerin dünyasından doğan canlı bir varlık gibi görüyorum. İnsan nasıl konuşuyorsa, nasıl düşünüyor ve tepki veriyorsa, metnin dili de o hayatın içinden çıkmalı. Aksi hâlde anlatılan dünya ile kullanılan dil arasında yapay bir mesafe oluşuyor.

Ayrıca hayatın dili, çoğu zaman edebiyatın steril cümlelerinden çok daha pürüzlü ve keskindir. Ben romanı yazarken bu pürüzleri törpülemek yerine olduğu gibi bırakmayı tercih ettim.
Çünkü insanın içindeki karanlık, kırılgan ve öfkeli taraflar da hayatın bir parçası ve edebiyatın bu alanları görmezden gelmesi bana eksik bir anlatım gibi geliyor.
Roman kahramanınız Cihan’ın annesi, babası, anneannesi ve dedesi farklı karakterlere, ruh hallerine sahipler. Özellikle dedenin farklılığı çok çabuk hissediliyor. Neler söylersiniz dede karakteriyle ilgili?
Sadi Bey, hikâyenin doğrudan hiçbir sahnesinde yer almayıp, yalnızca kahramanların hatıralarında yer bulan bir karakter olmakla birlikte anlatıda kapladığı alan bir hayli geniş ve belirleyici. Cihan için Sadi Bey, bir bakıma geçmişle kurulan en somut bağlardan biri. Onun geçmişteki varlığı, romanda yalnızca bir karakter olarak değil, aynı zamanda zamanın ağırlığını temsil eden bir unsur gibi işliyor.
Anlatıda, belli bir zaman sonra Cihan’ın dedesi ile kendini özdeşleştirdiğini, onun alışkanlık veyahut hatıralarını kuşanıp kendine bir yol aradığını fark ediyoruz. Hakkında yalnızca bir sabah denize doğru yürüyüp kaybolduğunu bildiği dedesine dair, onun odası, plakları ve kitapları ile derin bir ilişki kurarak sağladığı bir keşif süreci bu.
Sadi Bey, deyim yerindeyse, geride bıraktıklarıyla Cihan için bir rehber. Romanın sonuna kadar el yordamıyla ilerleyen bu süreç, onun macerasını öğrendiğinde önemli bir boyut kazanıyor.
Sadi Bey, bu hikâyenin görünmeyen fakat belli bir aşamadan sonra hissedilen merkezi.
Romanın anlatıcısı ben anlatıcı. Romanda ben anlatıcının bir daha dönmem dediği kasabaya gelişi ve anneannesiyle geçirdiği çocukluğunun yedi günü işleniyor. Bu günler romanda sırayla yer almasına rağmen bölümlerde geri dönüşler var. Zaman düz bir çizgide ilerlemiyor. Geçmişe dönüşler söz konusu. Neden böyle bir anlatım tarzı tercih ettiniz. Neden ben anlatıcı?
Geçmişle bugün, özellikle de çocukluk söz konusu olduğunda, birbirine sürekli karışan iki katman hâlinde yaşanır. Cihan’ın kasabaya dönüşü aslında fiziksel bir yolculuktan çok, zihinsel ve duygusal bir geri çağrılma hâli. Oraya bir daha dönmem dediği yer, belleğinde hiçbir zaman tamamen terk edemediği bir mekân. Bu yüzden kasabaya dönüşüyle birlikte zaman da çözülmeye başlıyor. Bazı yerlere dönmek, aslında zamana dönmek demektir. Romanın yapısı da bu hissi taşısın istedim. Ben anlatıcı, okurla karakter arasında daha yakın, daha mahrem bir bağ kurma imkânı sağlıyor. Okur, yalnızca olan biteni izleyen biri olmaktan çıkıp, Cihan’ın düşüncelerine, hatıralarına ve tereddütlerine ortak oluyor. Kısacası zamanın kırık ilerleyişi de ben anlatıcı tercihi de aynı yerden doğuyor. Bu roman, dışarıdaki olayları değil, içerideki hatırlama ve yüzleşme hâlini anlatıyor.
Böyle bir hikâyede zamanın da sesin de doğrusal ve mesafeli olması bana karakterin iç dünyasını eksik bırakacak bir tercih gibi geldi. Bu yüzden anlatı, hafızanın ritmine ve iç sesin doğallığına daha yakın bir biçimde kuruldu.
Büyük yerleşim yerlerine, kentlere göre küçük yerler, kasabalar daha güvenli, daha tekin yerler olarak bilinir. Romanda kasaba tekinsiz, insanların çoğu özellikle de Affan karakteri hesapçı ve bencil 0larak işleniyor. Kahramanlarınızı oluştururken neleri dikkate aldınız?
Kasabalar, insanların birbirini yakından tanıdığı, sınırların daha dar olduğu, hafızanın daha uzun sürdüğü alanlardır. Bu durum, aidiyeti ve yakınlık hissini arttırırken bastırılmış gerilimleri de büyütebilir.
Romanda kasabayı kurarken bu sıkışmışlık hissini merkeze aldım. O kasaba, dışarıdan bakıldığında sakin ve düzenli görülebilir; ama içeride hesapların dolaştığı bir atmosfer vardır. Bu tekinsizlik, kasabanın kendisinden çok, orada yaşayan insanların iç dünyasından doğuyor. Yani mekân, karakterin ruh hâlinin bir yansıması gibi işliyor.
Karakterleri kurarken de onları bu atmosferin içinde, kendi yaraları ve korkularıyla var olan insanlar olarak düşünmek benim için daha sahici bir yol oldu.
Roman kahramanımız Cihan’ın annesi ve anneannesi Onun çocukluk gelişiminde baskınlar. Anladığımız kadarıyla bu kadınlar mutsuz ve otoriterler. Cihan’ın travmalarında, çocukluk trajedilerinde bu kişiler etkili. Cihan’ın sonraki hayatındaki olumsuzluklarda, pasifliğinde ve evliliğini devam ettirememesinde çocukluğunun etkisi hakkında neler söylersiniz?

Cihan’ın annesi ve anneannesi, kendi hayatlarının yükünü taşıyan, mutsuzlukla ve hayal kınlıklarıyla yoğrulmuş karakterler. Onların otoriter ya da baskın tutumları, doğrudan bir kötücüllükten değil; yaşadıkları hayatın onları getirdiği yerden kaynaklanıyor. Ama bu durum, çocuk olan Cihan için duygusal açıdan zor bir ortam yaratıyor. Çünkü çocukluk, insanın koşulsuz kabul görmek istediği, korunmaya ihtiyaç duyduğu bir dönem. Bu ihtiyaç yeterince karşılanmadığında, çocuk kendi içine çekilmeyi, duygularını bastırmayı ya da görünmez olmayı bir savunma biçimi olarak öğrenebiliyor
Cihan’ın pasifliği, kararsızlığı ya da ilişkilerinde tutunamama hâli, tam da bu erken dönem deneyimlerinin izlerini taşıyor.
Çocuklukta sürekli kontrol altında hisseden, kendini ifade edecek alan bulamayan birinin yetişkinlikte de kendi arzularına güvenmekte zorlanması, hayatın içinde daha geri planda kalmayı tercih etmesi oldukça doğal bir sonuç gibi görünüyor.
Bu, karakterin zayıflığından çok, geçmişte kurulan ilişkilerin onda bıraktığı izlerle ilgili.
Romanın bu yönüyle, bir karakterin bugünkü hâlini anlamak için onun çocukluk odalarına bakmak gerektiğini düşündüm. İnsan, ev değiştirir, şehir değiştirir; ama çocukluğunda kurduğu o evin içinden tam olarak çıkamaz. Cihan’ın hikâyesi de biraz bu evin içinde yankılanan sesleri dinleme çabası aslında.
Son olarak neler söylersiniz?
Döndüğümüzde bizi bekleyen her şey için…
Sevgiyle…
Teşekkür ederiz.
Muaz ERGÜ
Başar YILMAZ
- Doruklardan uzak, kendini ve geçmişiyle kurduğu ilişkiyi anlamaya çalıştığı sessiz bir alanda – buna, bağlam gereği, bir patika da denebilir – yürümek isteyen bir yazı işçisidir.
- Beni Hatırla, Kara Kışın Gün Işığı ve Yaşadığımız Evler kitaplarını yazmıştır.
- Bilhassa yer verilmesi gereken bilgi de şu ki: Mahir Doruk’un babasıdır.
- Onunla oyun oynarken bile isteye yenilir.
- Elde ettiği ya da edebileceği hiçbir galibiyet, o yenilgilerden birine bile denk değildir.

Son Yorumlar