Mezhep Dili ve İslamcılık Ekseninde ABD/İsrail-İran Savaşı

Ehl-i Sünnet, bir etiket ya da mezhep ismi olmadan önce bir istikamettir. Ehl-i Sünnet; Kur’an’ı merkeze alan, Hz. Peygamber’in sünnetinin ahlâkını ve yolunu ölçü kabul eden, aklı inkâr etmeden ama onu vahyin önüne de geçirmeden yürüyen bir denge çizgisidir.

Metin–akıl dengesi: Ehl-i Sünnet “sadece akıl” diyen felsefî savrulmaya da, “aklı tamamen susturan” katı literalizme de mesafelidir. Aklı araç, vahyi ölçü görür. Akıl hüküm koymaz; sadece anlamaya çalışır.

Peygamberi merkeze almak: Sünnet burada şekilcilik değildir. Sakalın boyundan önce adaleti, kıyafetten önce emaneti, ritüelden önce ahlâkı esas alır. Hz. Peygamber’i sadece anlatan değil, onu model alan bir anlayıştır.

Tekfir yerine ihtiyat: Ehl-i Sünnet çizgisi farklı düşüneni hemen “dinden çıktı” diye damgalamaz. İhtilafı küfür sebebi değil, beşerî sınır olarak görür. Bu yüzden tarih boyunca en uzun soluklu ve geniş kabul gören damar olmuştur.

Siyaset ve güç karşısında mesafe koymak: Gerçek Ehl-i Sünnet dini iktidarın emrine sokmaz, İktidarı da “kader” diye kutsamaz. Zalim yöneticiyi meşrulaştırmak sünnet değildir; sabır başka şeydir, kutsama başka bir şey.

Bugün Müslümanların çoğu “Ehl-i Sünnetim” der ama adaleti değil itaati, ahlâkı değil kimliği, hakikati değil tarafı savunur. Ancak şu bir gerçektir ki, sünnet seni daha merhametli, daha adil, daha dürüst yapmıyorsa; orada Ehl-i Sünnet değil, sadece güce ve menfaate dair alışkanlıklar vardır.

Ehl-i Sünnet donmuş bir gelenek değil, canlı bir ahlâk, kimlik savaşı değil, istikamet arayışı, bağıran değil, tartan ve sorumluluk alan bir yoldur. Eğer bugün bunlardan eser kalmamışsa bu dünyanın sonuna kadar kalpleri ve zihinleri istila etmesindendir. Geriye sadece bir etiket kalmıştır.

Başlangıçta Ehl-i Sünnet bir denge arayışıydı, aşırılıklara karşı orta yoldu. “Ben haklıyım” değil, “hak nerede?” sorusu etrafında şekillenmişti. Ama zamanla savunma psikolojisi oluştu, siyasi, mezhepsel ve fikrî çatışmalar arttıkça Ehl-i Sünnet bir hakikat yolu olmaktan çıktı ve tamamen bir cephe kimliğine dönüştü. Biz Ehl-i Sünnetiz, gerisi sapık, diyen söylem böylece oluştu. Oysa bu cümle sünnet dili değil, iktidar dilidir.

İçerik boşaldı, etiket kaldı; ahlâk, adalet, emanet, liyakat konuşulmaz oldu; yerine kıyafet, şekil, başörtüsü, sakal bıyık, celleba, teşbih, mezhep aidiyeti ve diğer görüntülerin konuşulduğu boş bir dindarlık geldi. Yani sünnet yaşanmadı, tabelaya yazıldı.

Eleştiri haram sayıldı, ehl-i Sünnet, bir muhasebe geleneğiyken eleştiriye kapalı, soruya tahammülsüz, böyle gelmiş böyle gider diyen bir yapıya dönüştü. Bu noktada slogan doğdu: Sorgulama, fitne olur dediler. Piyasada sakallı cübbeli, ilahiyatçısı, diyanetçisi, tarikatçısı ve cemaat hocası geçinen hatta prof ünvanı olan birçok aklı zelil bu tür ehli sünnetçiliğin şampiyonluğunu yaptılar. Oysa asıl sorgulama bitince bid‘at başlar ve başladı da. Tüm zulümlere ve ahlaksızlıklara, tüm yolsuzluk ve hırsızlıklara, tüm adaletsizliklere ve yandaşlıklara kılıf dikenler bunlar oldu.

Şunu da belirtelim. Selefilik ve ehli sünnet de bugün tamamen şaibeli ve anakronik bir durumdadır.

Selefilik metni tarihinden koparır, aklı neredeyse şüpheli görür. İlk nesli kutsallaştırır, ama neden öyle davrandıklarını anlamaz. Onlar ne yaptıysa aynısını yapalım der. Ama bu ahmaklık değişen dünyaya aynı cevapları dayatmanın mümkün olmadığını bilmez. Aziz bir cehalet içindedir. Ahmaklığını ve akledemezliğini kutsallaştırmıştır. O yüzden de işlerinde sertleşir, merhameti değil doğruluğu silah yapar. Selefilik kör gelenekçilik çizgisinde metni değil alışkanlığı savunur aslında. Büyüklerimiz böyle demiş”i delil sayar. Hataları bile kutsallaştırır. Bizimkiler ne dediyse doğrudur. Bu aziz cehalet çürümeyi fark etmez, adaletsizliği “imtihan” diye geçiştirir ve Dini tamamen müze eşyasına çevirir.

Gerçek Ehl-i Sünnet, metni bağlamıyla anlar, aklı hizmetkâr yapar ve geleneği elekten geçirir. Asla ona tapınmaz, onun üzerinde asırlar boyu tepinmez de. Sorusu şudur: Peygamber bugün burada olsaydı, bu durumda nasıl davranırdı? Bu soru yoksa, Ehl-i Sünnet de yoktur.

Bugün Ehl-i Sünnet adına yapılan en büyük hata, adalet yerine itaati kutsamak, fitne çıkmasın bahanesiyle zulme ses çıkarmamak ve hakkı söyleyeni susturmaktır. Bu sünnet değil, konfor dindarlığıdır. Oysa Hz. Peygamber güce değil hakikate sadıktı.

Bugün ahlâk yerine kimlik savunulur. Bizden ise sorun yoktur. Bugün her yerde yalan söyleyen “bizden” diye korunur, adil olan “öteki” diye dışlanır. Bu noktada din ahlâk öğretmez sadece kabile aidiyeti üretir. İşte bu Ehl-i Sünnet’in ruhuna ihanettir.

Bugün din korku aracı haline getirilmiştir. Sürekli Cehennem, Sapıklık ve helâk dili öne çıkarılmaktadır. Bu dilde umut, merhamet ve vicdan yoktur. Oysa Hz Peygamber insanları korkuyla değil, güvenle dönüştürmüştü. 

Bugün Sünnet tamamen şekle indirgenmiştir. Sünnet sakalda, elbise boyunda, ritüelde arandı; ama ticarette yalan, yönetimde zulüm, sosyal hayatta kibir normalleşti. Bu şekil dindarlığıdır, sünnet değil.

Özetle, Ehl-i Sünnet; seni daha merhametli, daha adil, daha ahlâklı yapmıyorsa; sadece aidiyet üretmiştir, hidayet değil.

Sünni Monarşilerin Varoluşsal Gerçekliği

Günümüzde “Ehl-i Sünnet ülkeler” diye bir blok aslında yoktur. Bugün “Ehl-i Sünnet ülkeler” diye hareket eden ilkesel bir yapı yoktur. Var olan şey Sünnî nüfuslu devletlerdir. Ama bu ülkelerin kararlarını mezhep değil, rejim güvenliği belirliyor.

Körfez monarşileri ve diğer Türk ve Arap rejimleri ABD ve İsrail’in yanında konuşlanmış ve kendi rejim güvenlikleri ile çıkarlarını öncelemektedirler. Sünnilik diye bir gündemleri yoktur. Yani İran’a karşı tutumları Sünnîlikten değil, iktidarı koruma refleksinden kaynaklanıyor.

İran meselesi mezhep değil, tehdit algısıdır. Birçok Arap rejimi için İran Şiî olduğu için değil, bölgesel nüfuz kurduğu için tehdittir. Irak’ta etkili, Suriye’de belirleyici, Lübnan’da vekil güçleri olan ve Yemen’de denge bozucu bir İran istemiyorlar. Bu rejimler “İran büyürse, sırada biz varız” diye düşünüyor. Bu yüzden mezhep dili sonradan giydirilmiş bir kılıftır sadece.

Bu rejimlerin ABD ve İsrail’e yaslanmaları ahlâktan değil, garanti arayışından kaynaklanır. Bu noktada ABD ve İsrail devreye giriyor. Birçok rejim açıkça halkına değil, dış güce yaslanıyor. Meşruiyeti içeriden değil, dış korumadan alıyor. Bizi İran’dan da halktan da ABD korur, diye düşünüyor ve ona göre pozisyon alıyorlar. Bu, siyasal bir bağımlılık sözleşmesidir.

Filistin meselesi tam da bu yüzden gözden düşürüldü. Çünkü Filistin davası halkları mobilize eder, rejimleri rahatsız eder ve hesap sorulmasına yol açar. Bu yüzden İran “Filistin’i konuştuğu” ölçüde tehlikeli, İsrail “statükoyu koruduğu” ölçüde tolere edilebilir görülüyor. Bu, ahlâkî değil; çıplak bir iktidar hesabıdır elbette. Kimsenin ahlak gündemi yok, kimse Gazzeli çocukların ölmesine üzülmüyor. Herkes gücünü koruma derdinde.

“Fitne” söylemiyle üretilen dinî meşruiyet bu sözde Sünni ülkelerin başvurduğu en alçakça araçlardan biridir. “Şiî fitnesi”, “İran yayılmacılığı” ve “daha büyük tehlike” diyerek İsrail’le iş birliklerini görünmez kılmak istiyorlar. Hatta İran’a İsrail ile danışıklı dövüş yapıyor diye alçakça iftira ediyorlar. Ülkelerindeki ABD üsleri sorgulanmıyor ve zulüm asla konuşulmuyor. Bu, Ehl-i Sünnet değil, zalim saray fıkhıdır.

Bugün İran’a karşı ABD ve İsrail safında duranlar, Ehl-i Sünnet’i değil; kendi iktidarlarını savunuyor. Ehl-i Sünnet zalim kim olursa olsun karşısında durmayı, mazlum kim olursa olsun yanında olmayı gerektirir. Geri kalan her şey jeopolitik makyajdır. Bir ülkenin tutumunu anlamak için “Kime karşı ses çıkarıyor, kime karşı susuyor?” ona bakmanız yeterli. Eğer İsrail’e susup, İran’a bağırıyorsa orada mezhep değil, çıkar konuşuyordur.

Mezhep dili sömürge haline getirilmiş ve adı Ortadoğu konmuş bu coğrafyada ideolojik bir silahtır. Bu dili kullanan herkes katıksız bir şekilde Siyonizm’in hizmetkarıdır.

Mezhep tarihsel olarak itikadî yorum, fıkhî farklılık ve kültürel aidiyet demektir. Ama sömürge Ortadoğu’sunda mezhep “Kim dost, kim düşman?” sorusunun cevabı hâline getirilmiştir. Bu dönüşümle birlikte Sünnî = “bizim alan”, Şiî = “tehdit” şeklini almıştır. Mezhep artık hakikat arayışı değil, tehdit haritası üretme aracıdır.

Bu devletler mezhebi kimlik olarak değil, alarm olarak kullanır. Burada kritik aktörler var. Bir yanda İran, öte yanda Sünnî nüfuslu rejimler. İran Şiiliği ideolojik mobilizasyon aracına çevirdi ve “Direniş ekseni” söylemiyle nüfuz kurdu. Karşı blok ise Şiiliği varoluşsal tehdit gibi sundu. Kendi halkını “korunması gereken” kitleye indirgeyerek tamamen güvenlikçi bir algıyla mezhep kimliğini ahmaklığa kadar aşağı çekti. Sonuçta mezhep, iman değil güvenlik dili oldu.

ABD–İsrail ekseni zaten mezhebi fay hatları üzerine oynamaktadır. Bu aktörlerin temel amacı Müslümanların birbirini tehdit olarak görmesidir. Filistin’in ikincil meseleye düşmesi ve bölgenin sürekli çatışmalı kalması. Asla huzur ve istikrar, refah ve adalet olmaması. Mezhep dili burada ortak düşmanı unutturuyor, ortak ahlâkı parçalıyor ve İsrail’i “taraflardan biri” gibi gösteriyor. Bu, klasik böl–yönet siyasetinin mezhepleştirilmiş hâlidir.

Medya ve vaaz dili korku üretim hattı olarak çalışıyor. Silah sadece tank değildir; dil de silahtır. Vaazlarda sürekli “fitne”, medyada sürekli “mezhep tehdidi” ve sosyal medyada sürekli “öteki” söylemi vardır. Bu dil insanları düşünmeye değil, reflekse iter. Ahlâkı susturur ve şiddeti normalleştirir. Bir süre sonra “öldürülüyorsa vardır bir sebebi” denir. İşte dilin silah haline getirilmesi tam burada tamamlanır

Bunlar propaganda ağlarıyla zihinleri iğfal ederek mazlumluğu da mezhepleştirirler. Eskiden soru şuydu: “Kim zulme uğruyor?” Bugün soru şu: “Bizden mi?” Bu değişimle Filistinli Sünnî değilse görünmez, Yemenli Şiî ise hak etmiştir, Suriyeli “yanlış taraftaysa” susulur. Bu, İslâm ahlâkının çöküşüdür. Ahlaksızlığın zaferini ilan anıdır.

En tehlikeli sonuç da ümmet fikrinin imhasıdır. Mezhep silaha dönüşünce Ümmet romantik bir masala indirgenir. Kardeşlik slogan, adalet taraf meselesi haline gelir. “Önce bizim mezhep, gerisi sonra” demek artık normalleşir. Bu cümle söylendiği anda da İsrail rahatlar, ABD rahatlar ve tüm zalimler rahat bir nefes alır.

Özetle mezhep dili, adaleti askıya alıyorsa; o dil İslâmî değil, siyasî bir silahtır. Çünkü mezhep, iman ve fıkıh alanında kalırsa rahmettir, ama iktidar alanına taşınırsa sadece zulüm, kan ve ahlaksızlık üretir.

Savaşın Şimdiye Kadar Söyledikleri

Şu ana kadar ABD/İsrail- İran çatışmasında ortada klasik bir savaş değil; çok katmanlı bir çatışma var. İran hala tam olarak doğrudan savaşmıyor, vekil güçler, caydırıcılık ve psikolojik baskı üzerinden yürüyor. ABD de doğrudan İran’la savaşa girmiyor. İsrail’i koruyor, İran’ı sınırlıyor, bölgeyi kontrol altında tutmaya çalışıyor. İsrail en kırılgan ama en agresif aktördür. Caydırıcılığını kaybetmemek için sürekli sertlik üretmek zorundadır. Bu yüzden sahada gördüğümüz şey sınırlı saldırılar, vekil aktörler ve kırmızı çizgi testleridir. Ama bilinçli olarak geçilmeyen eşikler var.

Aslında söylenenle hedeflenen aynı şey değil. İran gerçekten İsrail’i yok etmek ister ama bunu fiili olarak yapmaz ve yapamaz. İran’ın resmî dili çok serttir; “İsrail yok olacak” söylemi sıkça kullanılır. Ama stratejik gerçek İsrail’in fiilen yok edilmemesidir. Çünkü İsrail’i yok etmek ABD ile doğrudan savaş demektir. Bu, İran rejimi için çok külfetli olur. İran bunu askerî ve ekonomik olarak kaldıramaz. İran, İsrail’i sürekli baskı altında tutmak, “Güvenli ada” algısını kırmak ve bölgesel pazarlıklarda vazgeçilmez aktör olmak istiyor. Yani hedef İsrail’i yıkmak değil, rahat bırakmamaktır. Bu yüzden vekiller var, sınırlı misillemeler var ve kırmızı çizgiler aşılmıyor. İran için İsrail yok edilmesi gereken düşman değil, kullanışlı bir tehdit nesnesidir de.

Öte yandan ABD de İran’ı yıkmak istemiyor. Dışarıdan bakınca garip görünür ama ABD için İran’ın varlığı, yokluğundan daha işlevseldir. Çünkü kontrollü düşman, kaostan iyidir. ABD bilir ki, İran yıkılırsa Irak’tan daha büyük bir kaos çıkar. Milyonlarca mülteci hareket eder ve radikal yapılar güçlenir. ABD kaosu değil, kontrol edilebilir gerilimi sever. İran, Körfez rejimleri için de bir sigortadır. İran tehdidi sayesinde körfez ülkeleri ABD’ye bağımlı kalır, silah alımları sürer ve buralardaki ABD üsleri sorgulanmaz. İran giderse “bize neden ABD lazım?” sorusu doğar. ABD bu soruyu istemez.

İran, aynı zamanda İsrail’i dizginleme aracıdır. Paradoksal ama gerçek budur. İran tehdidi, İsrail’i ABD’ye muhtaç kılar. İsrail’in tek başına hareket etmesini sınırlar. Yani İran ABD için faydalı bir düşmandır.

Türkiye Bu Savaşta Nerede Durmalı

Burada kritik aktör Türkiye’dir. Türkiye için bu kriz tehdit de olabilir, fırsat da. En büyük risk tabi ki mezhep tuzağıdır. Türkiye Sünnî–Şiî saflaşmasına girerse İran karşıtlığını mezhep diliyle kurarsa bölgesel arabuluculuk biter, iç gerilim artar ve Türkiye taraflardan biri hâline gelir. Bu, stratejik intihar olur. En büyük fırsat denge ve arabuluculuktur. Türkiye’nin avantajı hem İran’la hem de Batı’yla konuşabilir olmasıdır. Arap dünyasıyla da konuşabilir ve hatta tesir edebilir. Bu noktada doğru pozisyon “Kim olursa olsun zulme karşı, kim olursa olsun savaşın karşısında” durmaktır. Bu çizgi Türkiye’yi hedef olmaktan çıkarır ve ona bölgesel ağırlık kazandırır.

Türkiye’nin asıl gücü mezhep ve etnisite değil ahlâkî tutarlılık olur. Eğer Türkiye İran’a eleştirel, İsrail’e net, ABD’ye mesafeli ama savaş karşıtı bir dil kurabilirse bölgede nadir ve değerli bir pozisyon elde eder.

Özetle İran, İsrail’i yok etmek değil, baskı altında tutmak istiyor. ABD, İran’ı yıkmak değil, kontrol etmek istiyor. Türkiye, bu oyunda taraf olursa kaybeder, ama denge kurarsa kazanır.

Türkiye’nin duruşu ne “tarafsızlık” ne de “tarafgirliktir”; kontrollü dengedir. Türkiye şimdiye kadar İran–ABD–İsrail geriliminde üç çizgiyi aynı anda yürüttü. Savaşa girmeden pozisyon aldı ve İsrail’in Gazze politikalarına sert siyasal bir ret yaptı. ABD ile köprüleri atmadan mesafeli bir ilişki sürdürdü ve İran’la çatışmayan, ama tam örtüşmeyen temaslarda bulundu. Yani ne İran eksenine girdi ne de ABD–İsrail hattına bağlandı. Bu, bilinçli bir tercihtir.

Türkiye şuna özellikle “Şiî–Sünnî” dili kurmadı, İran karşıtlığını mezhepleştirmedi ve Filistin meselesini ahlâkî zeminde tutmaya çalıştı. Bu sayede iç kamuoyu korunurken bölgesel arabuluculuk ihtimali açık kaldı.

Türkiye askerî olarak da mesafeli kaldı. Doğrudan çatışmaya girmedi, üslerini aktif savaş platformu hâline getirmedi ve caydırıcılığı sessiz tutmaya çalıştı. Türkiye bu aşamada “savaşa değil, sonuçlarına hazırlanıyorum” dedi.

Türkiye’nin asıl planı bir “savaş kazanma” planı değil, kriz yönetimi planıdır. Ana hedef oyunun dışında kalmadan oyuna kapılmamak ve bölgesel denge gücü olmaktır. Türkiye şunu hedefliyor: İran’la konuşabilen, Batı’yla kopmayan ve Arap dünyasında meşruiyeti olan tek ülke olarak kalmak. Bu rol savaş uzadıkça değer kazanır ve taraf olanları tüketirken Türkiye’yi büyütecek bir roldür.

Türkiye’nin en güçlü kartı askerî ve mezhebi değil ahlâkî tutarlılık siyaseti olacaktır. İsrail’e net, ABD’ye eleştirel, İran’a mesafeli ama çatışmasız duruş, Türkiye’yi “haklı itiraz” pozisyonuna koyuyor. Bu, yumuşak güçtür ama kalıcıdır.

Türkiye iç güvenliğini ve ekonomisini korumak istiyor. Türkiye’nin kırmızı çizgisi büyük mülteci dalgası, enerji hatlarının kesilmesi ve mezhep temelli iç gerilim olmalıdır. Bu yüzden savaşın genişlemesi Türkiye’nin kâbus senaryosu olmalıdır.

Türkiye bu çizgiyi inşa eder ve koruyabilirse arabulucu ve denge aktörü olur. Savaş sonrası masada taraf olmayan ama herkesle konuşabilen güvenilen aktör haline gelir. Bu, bölgesel ağırlık demektir. Ama Türkiye yanlış adım atar ve mezhep safına girerse, İran’la doğrudan gerilim yaşarsa iç kutuplaşma ve bölgesel yalnızlık kaderi olacaktır. Tabi ki bu, stratejik hata olur.

Türkiye ABD–İsrail hattına fazla yaklaşırsa, Filistin meşruiyeti çöker, halk nezdinde güven kaybı oluşur ve bölgesel liderlik iddiası biter. İran eksenine kayarsa da Batı ile sert kopuş, ekonomik baskı ve askerî risk artışı yaşar.

Özetle Türkiye bu savaşta kazanmak için değil, kaybetmemek için oynuyor. Ama doğru oynarsa savaştan yıpranmış bir bölgeden daha güçlü bir denge aktörü olarak çıkabilir. Yanlış oynarsa da taraf olur, hedef olur ve yalnızlaşır.

Türkiye için en kötü senaryo tek bir olayla değil, zincirleme kırılmalarla oluşur. Bugün çatışma vekiller, sınırlı misillemeler ve kontrollü gerilim üzerinden yürüyor. En kötü senaryo, şu eşik aşılırsa başlar: İran’a doğrudan büyük bir saldırı olur, İran’ın İsrail’i doğrudan hedef alması söz konusu olur ve ABD açık savaş pozisyonuna geçerse artık bu andan itibaren kontrol değil, yayılma konuşur.

Türkiye’ye doğru yeni mülteci dalgaları oluşur. İran–Irak hattı ve Suriye’nin yeniden karışması ile Lübnan çöküşü söz konusu olur. Bu durumda Türkiye’ye yönelecek milyonlarca insanın baskısı sınır güvenliğini zora sokar ve iç kamuoyunda ciddi gerilimler oluşur. Bu, Türkiye’nin kaldıramayacağı ilk yüktür. Türkiye sınır ötesi saldırılar, provokasyonlar ve mezhep temelli hücrelerle karşı karşıya kalır. Yani Türkiye’yi taraf olmaya zorlarlar.

Ekonomi ve enerji şoku, Hürmüz’ün kapanması, petrol ve doğalgaz fiyatlarının patlaması, tedarik zincirlerinin kırılması sonucu Türkiye’de enflasyon artışı, cari açık büyümesi ve haliyle sosyal huzursuzluk had safhaya çıkar. Finansal baskı Türkiye’yi bitirir. Türkiye “Bir tarafa yakın” görülürse sermaye kaçışı, kredi kanallarının daralması ve döviz baskısı ile karşı karşıya kalacaktır. Bu, savaşmadan zayıflatılma yöntemidir.

Ama Türkiye için en tehlikeli aşama iç cephedir. Mezhep ve kimlik kışkırtması olur da savaş büyürse sosyal medyada vaaz dili ve medya manşetleri üzerinden “Bizden olan – olmayan” “Tarafını seç” fikri tetiklenir. “Susmak ihanettir” Bu dil yayılırsa Türkiye’nin en büyük gücü olan iç barışı zarar görebilir. Tabi devletliler bunun hesabını yapıyordur. Çünkü bu, askeri yenilgiden bile daha tehlikeli bir durumdur.

Türkiye’nin kâbus noktası, en kötü senaryonun zirvesi Türkiye’nin taraf olmasıdır. Taraf olduğu için hedef olur, hedef olduğu için daha fazla taraf olmak zorunda kalır ve bu sarmala kapıldığın anda diplomasi biter, ekonomi ağır yara alır ve uzun süreli yıpranma başlar.  Yani “asıl savaş cephede değil, iç dengelerde kaybedilir.”

Türkiye’nin bu savaşta en büyük düşmanı ne İran’dır ne de İsrail’dir. En büyük düşman, savaşı içeri taşıyacak dil ve aceleci taraflaşmadır. Türkiye bu dili kurmaz ve bu tuzağa düşmezse büyük bir savaşa rağmen ayakta kalır, savaş sonrasında sözü olan az ülkeden biri olur.

Türkiye İslamcılarının Duruşları

Türkiye İslamcılarının İran–ABD–İsrail gerilimine bakışı üç ana hatta toplanıyor. Hepsinin de güçlü ve sorunlu yanları var.

Anti-emperyalist hatta İran’a yakın duranlar için asıl düşman ABD ve İsraildir. İran, tüm kusurlarına rağmen direniş cephesindedir. Mezhep ikinci planda, emperyalizm birincil plandadır. Bu hat İsrail’e karşı net ve tutarlıdır, Filistin meselesini merkeze alır ve Batı hegemonyasına karşı zihinsel bağımsızlığa sahiptir. Ama İran’ın Suriye’deki zulmü, otoriter yapısı ve mezhepçi politikalarını da çoğu zaman görmezden gelir. Bu noktada ahlâk, taraf lehine askıya alınır.

Mezhepçi güvenlik hattı dediğimiz İran karşıtı olanlara göre İran, tarihsel ve mezhepsel olarak büyük bir tehdittir. Onlara göre Şiî yayılmacılık, Sünnî dünyayı kuşatıyor. İran zayıflarsa bölge rahatlar. Bunlar İran’ın reel politik hamlelerine ve bölgesel nüfuz mücadelesine odaklanıyorlar. Ama ABD ve İsrail’le aynı safa düşerek Filistin meselesinin geri plana itilmesine neden oluyorlar. Düşmanımın düşmanı dostumdur kolaycılığı bu Sünni-selefi hattın temel yaklaşımıdır. Bu çizgi, farkında olmadan İsrail’i tehdit olmaktan bile çıkarıyor.

Ahlâk merkezli hat çok az ama tutarlı bir hattır. Bu grup sayıca az ama zihnen berraktır. İsrail’e net karşıdırlar, ABD’ye mesafeli durular ve İran’a eleştirel bakarken, savaş karşıtı bir tavır sergilerler. Mezhep diline kapalıdırlar. Temel cümleleri “Zalim kimse ona karşıyız; mazlum kimse onun yanındayız.”dır. Bunlar ilkesel tutarlılık sahibi, çifte standartları olmayan ve toplumsal barışa katkı sağlayan bir duruşa sahiptir.

Bütün bu İslamcı yaklaşımların ortak problemi devlet–ümmet ayrımı yapamıyor olmalarıdır. Türkiye İslamcılarının büyük kısmı devletleri ümmetle, rejimleri İslam’la ve jeopolitiği itikatla karıştırıyor. Sonuçta da devlet eleştirisi “ihanet” mezhep eleştirisi “düşmanlık” ve ahlâk çağrısı “saflık” olarak görülüyor. Bu durum, düşünceyi kilitliyor ve zihinleri uyuşturarak manipüle ediyor.

Bu dağınık bakışlar elbette toplumsal dili sertleştiriyor, mezhep kutuplaşmasını besliyor ve devletin denge politikasını zorlaştırıyor. Oysa Türkiye’nin çıkarı mezhepçi bağırış değil soğukkanlı, ahlâkî, dengeci bir dildir.

Türkiye İslamcılarının krizdeki asıl sınavı, kimin yanında duruyorsun değil, kime karşı susuyorsun? sorusudur. İsrail’e susup İran’a bağıran da, İran’a susup Suriye’ye susan da aynı ahlâk krizini yaşıyor.

Türkiye İslamcılığı ilke üretemiyor çünkü devletle aşırı özdeşleşmiştir. Türkiye İslamcılığının önemli bir kısmı zamanla devleti korunması gereken kutsal alan ve eleştiriyi de nicedir tehdit olarak görmeye başlamıştır. Sonuçta ilkeler, güce göre eğilip bükülmüş ve devlet yanlış yaptığında zamanı değil, dış güçler var veya şimdi susma zamanı denilerek tüm ilkeler ahlaksızlığa feda edilmiştir. İlkeler, ertelenen bir şeye dönüşmüştür artık. Oysa ilke şunu gerektirir: “Kime karşı olursan ol, aynı ölçüyü uygula.” Ama pratikte olan şudur: “Bizden” olan mazlumsa konuş, “Bizden” olan zalimse sus. Bu, ilke değil aidiyet ahlâkıdır.

Türkiye İslamcılığı düşünce yerine slogan üretmektedir. İran–ABD–İsrail meselesinde direniş, emperyalizm ve Şiî tehdidi gibi sloganlar dolaşımda olmasına rağmen somut ilkeler seti yoktur.

Savaş ne zaman meşru olur?

Sivil ölümü hangi durumda kınanır?

Devletlerin vekil savaşları meşru mudur?

Bu sorulara cevap yoksa, ilke de yoktur. Çünkü mazlumluk mezhebe bağlanamaz. İlkeler, kimlikten önce gelmelidir. Zalim kim olursa olsun karşısında olmalısın, mazlum kim olursa olsun yanında bulunmalısın. Şiî–Sünnî değil, zulüm–adalet eksenli olmalısın. Aksi hâlde mezhep, siyasi silah olmaya devam eder. Devlet eleştirisini ihanet saymamalısın, çünkü islami siyaset devleti kutsamaz, aksine devleti sorumlu tutar. Peygamberi çizgi gücün yanında değil Hakkın yanında durmaktır. Devleti eleştirmek düşmanlık değil, adalete sadakat demektir.

Özetle ilke üretemeyen İslamcılık, sonunda ya devlet dili olur ya mezhep sloganı. Türkiye’de olan budur. Yeni bir dil istiyorsak daha az bağıran, daha çok ölçü koyan ve daha çok ahlâk hatırlatan bir çizgiye ihtiyaç vardır.

Adaleti ve hakkı ayakta tutanlara selam olsun…

Reşat CENGİL

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir