Bayat: “Şah İsmail, Türk Tarihinin Tartışmasız En Karizmatik Liderlerinden…”

Şah İsmail’le ilgili söyleşimize başlarken öncelikle Onun ailesi hakkında konuşalım isterim. Çünkü Şah’ın ailesi hem dinî hem siyasi açıdan tarihsel öneme sahip. Ailesini tanımadan Şah İsmail’i anlamak neredeyse imkânsız. Şah İsmail’in babasının dedesi Şeyh Safiyü’d-din İshak (1252-1334), Erdebil Dergâhı ve Safeviyye tarikatı hakkında neler söylersiniz? İlk dönem Şeyh Safiyü’d-din ve tarikatının yapısı nasıldı?

Bir tarikat kurucusu olarak Şeyh Safiyüdin Erdebili (Ebü’l-Feth Safiyyüddin İshak b. Eminiddin Cebrail b. Salih b. Kutbiddin Erdebili) kendi döneminin en ileri görüşlü ve Türk irfanı açısından en önemli şeyhidir. Şeyh Zahid Gilani’nin (1216-1301) Zahidiye tarikatına intisap eden ve şeyhi tarafından “Pir-i Türk” diye adlandırılan (babası Eminiddin Cebrail’e  de “Türk genci” denildiği bilinmektedir.) Safiyüddin daha sonra şeyhin kızı Bibi Fatıma ile evlenmiş, kayınpederinin ölümünden sonra Erdebil’e dönmüş, burada yeni bir tarikatın temellerini atmıştır. Kurduğu tarikat kendisine izafeten Safeviye diye adlandırılmıştır. Ancak onun kurduğu tarikat Azerbaycan’da ve yakın çevrelerde kurulan diğer tarikatlardan hem yapısı hem yolu hem de irfanı ile daha öne çıkmıştır. Nitekim Azerbaycan’da kurulan Sühreverdiye de Ebheriyede, Halvetiyede Zahidiyede ve Orta Asya’da kurulan Kübreviyede, Yeseviyede vb. tarikatlarda şeyhten sonra posta oturanın şeyhle kan bağı olsun veya olmasın ilk halife olduğu halde Safeviyede tarikat liderliği babadan oğula geçmiş, tıpkı bir devlet yapılanması gibi sülale önem arzetmiştir. Şeyh Safiyüddin döneminde İlhanlı hükümdarları ve dahi İlhanlı ordusu Safeviye tarikatı üyesi olmuş, kısa bir sürede Şeyh Sadreddin zamanında da tarikat hızlı bir gelişme göstererek etraf yerlere, özellikle de Anadolu’ya yayılmıştır. O dönemde Anadolu beylikler arasında paylaşılmıştı.

Safeviye tarikatı başlangıçtan itibaren bir devlet yapılanması şeklinde kurumsallaştığından vahdet-i vücuda dayalı irfan öğretisi de mutlak varlığı kabul etmiş, halik ve halk kavramında diğer sufi tarikatlarından ayrışmıştır. Daha sonra Kızılbaşlıkta da görülen halik halk münasebeti ikincinin varlığını aynaya yansıyan bir tecella gibi değil de halkı yaratılmış olarak kabul etmiştir. Bu tarafı ile Safevi irfanı Kızılbaş ve daha önceki Muğ ezoterizmi ve İsmaili öğretisi ile bağdaşmıştır.

Safeviyenin ortaya çıktığı muhit eski Muğ/Mag ezoterizminin İslam kılığına girdiği bölgedir ve Kızılbaşlığın şekillenmesinde bu bilgilerin rolünün büyük olduğu bilinmektedir. Hatta Şeyhin yedinci (veya beşinci) atası olarak bahsedilen ve Horasan’dan Erdebil’e gelen bir Türkmen olan Firuzşah Zerrinkülah veya Firuzşah Altunkülah, yani Firuzşah Kızılbaş olmuştur. Bazı kaynaklara göre Firuzşah’ın oğlu Evez (Avaz), Avaz’ın oğlu Muhammed, Muhammed’in oğlu Salahaddin, Salahadin’in oğlu Eminiddin ve Eminiddin’in oğlu Safiyüddin olarak bir şecere de sunulmaktadır. Soyu yedinci İmam Musa Kazım’a bağlanarak da seyyidlik şeceresi oluşturulmuştur:

Şeyh Safiyüddin ibn Şeyh Eminiddin Cebrail ibn Kutbiddin Erdebili ibn Selahiddin ibn Muhammed el-Hafız ibn Evez ibn Firuzşah Zarrin Kolah ibn Muhammed ibn Şerefşah ibn Muhammed ibn Hasan ibn Seyyid Muhammed ibn İbrahim ibn Seyyid Cafer ibn Seyyid Muhammed ibn Seyyid İsmail ibn Seyyid Muhammed ibn Seyyid Ahmed Arabi ibn Seyyid Kasım ibn Seyyid Ebulkasım Hamza ibn Musa el-Kazım ibn Cafer el-Sadık ibn Muhammed Bağır ibn Zeynelabdin ibn Hüseyin ibn Ali ibn Ebu Talib.

Özellikle Safvetü’s-safada Safiyüddin Erdebili züht ve takva ehli olduğu, Gilan, Urumiye, Mekke, Şiraz, Tebriz, Zencan vb. gibi birçok şehri gezdiği, Reşidüddin Fazlullah tarafından Tebriz’de yapılan Hanekâh (tekke)’ta yaklaşık iki bin müride irşad yaptığı kaydedilmiştir. Ayrıca ona intisap eden müritlerin yaklaşık on üç bin kişi olduğu ve seyyid olmasından dolayı tarikata akın akın katılımların olduğu bildirilmiştir.

Safiyüddin Erdebili’nin tarikatı Kızılbaş irfanı üzerinde kurulmuştur. Kızılbaşlıkla Safeviye ve her ikisinin de Muğ ezoterizmi ile farklı yönlerinin olmasına rağmen temelde yaratan ve yaratılan, dolayısıyla tevhid inancı bağlamında yaratanın vacib’ül vücud olarak kabul gördüğü bilinmektedir. Şah İsmail bu öğretiyi hazırlayan Hoca Ali, Şeyh Cüneyd, Şeyh Haydar ekolünde yetişmiş, dedelerinin ilimle ördüğü devlet yapılanmasını tamamlamıştır. Kısacası Safeviye tarikatı başlangıçtan itibaren devlet kurmak için kurulmuştur. Süreç olarak Safeviye, tarikattan devlete, amaç olarak da devlet düşüncesinden fiili devlete doğru bir yol katetmiştir.

Şeyh Safiyü’d-din’den sonra dikkat çeken iki isim var: Şeyh Cüneyd ve Şeyh Haydar. Cüneyd İsmail’in dedesi Haydar da babası… Bu iki ismin tarikatı dönüştürdükleri ve siyasallaştırdıkları iddia ediliyor. Siz bu iki isimle ilgili neler söylersiniz? Bunlar döneminde neler oldu?

İlk önce Şeyh Safiyüddin’den sonraki bütün tarikat şeyhlerinin önemli roller üstlendiklerini belirtmek gerekir. Şeyh Sadeddin, Hoca Ali, oğlu İbrahim, torunu Cüneyd, torunun oğlu Haydar vb. Tarikat ilk siyasileşme emarelerinin, ki bunlar başlangıçtan vardı, açık şekilde Hoca Ali zamanında göstermeye başladı. Emir Timur’la ilişkileri, esir alınan Anadolu Kızılbaş Türkmenlerini azadedip yeni bir yapılanma kurması, ilk silahlı desteler vs. Cüneyd’in Karakoyunlularla arasının açılması tarikatın siyasi yönünün öne çıkmasına neden oldu. Şeyh Cüneyd bir devlet kimliğiyle ortaya çıkarak, yeni bir yapılanma için mücadeleye başlayan ilk tarikat şeyhidir. Rum Trabzonu’nu kuşatması, Azerbaycan’ın birleşmesi ve yeni bir devletin kurulması uğruna Şirvanşahlar’la mücadelesi ve bu yolda şehid olması, oğlu Şeyh Haydar’ın aynı yolu takip ederek amacına ulaşmadan öldürülmesi Safeviye tarikatının siyasi otorite olarak varlık gösterdiğini kanıtlamaktadır. Dolayısıyla ne Cüneyd’in ne de oğlu Haydar’ın tarikatı dönüştürdüğü veya siyasallaştırdığı söz konusu değildir. Tarikat nihai amacına doğru gitmekteydi ve bunu açığa vuran Şeyh Cüneyd oldu. Bu kadar, fazlası yoktur.

Burada Şeyh Haydar’ın askerlerine oniki dilimli taç giydirmesi, Kızılbaşlığın ortaya çıkması da eksik bir bilgidir. Kızılbaşlık bir akide, bir yol, bir irfan olarak vardı. Hatta Safiyüddin’in ulu babası Firuzşah’a Kızılbaş (Altın külah, Kızıl börk denilmesi) olması bu kanıtı doğrulamaktadır. Başlarına oniki dilimli taç giymekle bu Türkmen zümreleri Kızılbaş olmadılar, Kızılbaş olarak tanımlandılar.

Özetle siyasallaşma adım adım ilerleyerek Cüneyd ve Haydar dönemlerinde devletleşme siyasetine dönüştü. Kimse tarikatın yönünü, amacını değiştirmedi; var olanları daha da ileriye götürdü. Bu ise devlet kurmanın artık farz olduğunun gün yüzüne çıkmasından başka bir şey değildir. Devlet kurmayı ise şartlar belirlemekteydi ve Cüneyd zamanında bu şartlar var idiyse de tam olgunlaşmamıştı.

Safevi Devleti’nin Sınırlarını Gösteren Bir Harita

Şeyh Cüneyd’in dikkat çeken bir Anadolu yolculuğu var. Erdebil’den sürülünce Orta Anadolu, Kuzey Anadolu ve Halep bölgesindeki Türkmenler arasında uzun zaman yaşıyor. Hatta Safevi-Türkmen kaynaşmasını burada temellendirdiği söyleniyor. Tarikatın yapısının dönüşümü olarak bu gezi görülüyor. Şeyh Cüneyd Anadolu’da görüştüğü Türkmenlerin inanç anlayışını tarikata dahil ettiği söyleniyor. Siz bu konuda neler düşünüyorsunuz?

Şeyh Cüneyd’in Anadolu macerası gerçekten de tarikatın devletçilik politikası açısından önemlidir. Onun Anadolu gezisi ezilen, etrâk-ı bî idrâk diye adlandırılan, dışlanan Kızılbaş Türkmenlere bir umut oldu; kendi devletlerini kurmanın elzem olduğunu hatırlattı; ikinci sınıf zümre olmaktan kurtulmanın tek yolunun kendi devletleri olacağını aşılaması oldu. Ancak onun Türkmenlerin inanç anlayışını Safeviye tarikatının yapısına uyarlaması doğru sayılmaz. Safevi tarikat üyeleri zaten Şeyh Safiyüddin zamanından Türkmen’diler, Anadolu Türkmenleri coğrafi bir anlayış olarak vardı. Bugünkü terimle Azerbaycan ve Anadolu Türkmenliği, o zamanki anlayışla Türkmenlik temelde aynıydı. Anadolu’nun büyük bir kısmı Akkoyunlu Devleti’nin kontrolü altındaydı, bir kısmı da beyliklerin (Eretna, Dulkadiroğulları, Erzincan) topraklarıydı. Nitekim akide olarak Safevilik, Kızılbaş irfanı ile aynı amaç, aynı yol, aynı erkanda birleşmişti. Şeyh Cüneyd var olanı pratiğe döktü, olayları hızlandırdı. Osmanlı bu yerleri kendi toprakları olduğu için değil, Safevilerin batıya genişlemesini önlemek için kullanmaktaydı.

Modern tarih bilimi Sultan Yavuz Selim’den (1514 Çaldıran Muharebesi) sonraki Osmanlı sınırları üzerinden konuşur, Safevilerin Osmanlı topraklarında propaganda yaptıklarını anlatırlar. Bu ise tarihi çarptırmaktan başka bir şey değildir.

Şah İsmail’in Babası Şeyh Haydar döneminden ve Onun ortadan kaldırılmasıyla birlikte ailenin içine düştüğü durumdan bahseder misiniz? Neler oldu bu dönemde? Şah İsmail ve ailesi neler yaşadı?

Akkoyunlu Devleti’nin zayıflama döneminde Şeyh Haydar, Azerbaycan yöresindeki boşluktan yararlanarak ve dedelerinin Kızılbaş Türkmen devleti kurma yoluna sadık kalarak düşmanları olan Şirvanşahlar Devleti’ne saldırmış, Derbent şehrini kuşatmış, Şirvan hükümdarı Ferruh Yasar da Gülüstan kalesine sığınmıştır. Ancak Akkoyunlu hükümdarı ve Ferruh Yasar’ın damadı olan Sultan Yakup 1488’de Ferruh Yaşar’a yardım etmiş ve Tabersaran yakınlarında yapılan savaşta ablasının kocası Şeyh Haydar öldürülmüş, başı kesilerek Tebriz’e getirilmiş ve iki gün sokaklarda gezdirildikten sonra köpeklere atılmıştır. Bundan sonra Sultan Yakup ablasını ve oğullarını İstahr kalesine hapsetmiştir. Ancak Sultan Yakup’un ölümü üzerine başlayan taht kavgasında Rüstem Bey, kardeşi veya amcaoğlu Baysungur’a karşı mücadeleyi kazanmak için Şeyh Haydar’ın oğullarını ve eşini serbest bırakmıştır. Kısaca Şeyh Haydar’ın büyük oğlu Sultan Ali, Kızılbaş müritleri ile Baysungur’u yenip muzaffer kumandan gibi Erdebil’e dönmüştür. Bundan tedirgin olan Rüstem Bey, Sultan Ali ile kardeşlerini Tebriz’e getirterek göz hapsinde tutmuş ve daha sonra öldürtmeye karar vermiştir. Sultan Ali öldürüleceğini anlayınca tarikat şeyhliğinin simgesi olan tacını kardeşi İsmail’in başına koyarak İsmail ile İbrahim’i gizlice Erdebil’e göndermiştir. 1494 yılında Erdebil civarında yapılan savaşta Sultan Ali öldürülmüştür.

Ancak Akkoyunlular bununla yetinmemiş Şeyh Haydar ailesini tamamıyla yok etmek için takibe başlamıştır. Annesi ve kardeşi ile beraber İsmail ev ev gezdirilerek öldürülmekten kurtulmuş, daha sonra Gilan Valisi Karkiya Mirza Ali’nin davetiyle Lahican’a götürülmüştür. Burada İsmail, Kadı Şemseddin Lahici’nin yanında önce Farsça ve Arapça dillerini öğrenmiş, daha sonra Kur’an, tefsir ve İsnaaşeriyye Şiası usulünü benimsemiştir. Burada o, Lahican sufilerinden Safeviye tarikatının esaslarını, vahdet-i vücudu, tarikat erkanını öğrenmiştir. Sonuçta bin türlü meşakkatli bir yolculuğun sonunda Safevi Kızılbaş Devleti’ni kurmak şerefi ailenin son üyesi olan İsmail’e nasip olmuştur.

Şah İsmail Kızılbaşlar tarafından çok seviliyor, kitleler Onun için gözlerini kırpmadan ölüme yürüyorlar. O çocuk yaşta Kızılbaşların başına geçiyor. Şeyhlikten Şahlığa geçiş süreci başlıyor. Şah İsmail Türkmen, Kızılbaş zümreler üzerinde neden bu kadar etkili olabiliyor? İsmail’in kişisel özellikleri hakkında neler söylersiniz? İsmail’i bu kadar büyük, tartışmasız lider yapan olgular nelerdi?

Avrupalılara göre Büyük Sufi, Türkmen Kızılbaş dünyasının ve dönemin şair ve âşıklarının Mürşid-i kâmili, ibadetini aksatmayan inançlı bir Müslüman, ahlaki ve manevi zenginliğiyle örnek bir şahsiyet, sadeliği ve tevazuuyla insanlığın üzerinde duran ender şahsiyet, imparatorluk kuran, adil ve merhametli bir hükümdar Şah İsmail, Türk tarihinin en büyük şahsiyetlerinden biridir.

Şah İsmail, Türk tarihinin tartışmasız en karizmatik liderlerinden biridir. Yetiştiği muhit, soy itibarı ile Hz. Ali ve Peygamber ailesine bağlanması, ata taraftan soylu bir aileden gelmesi, ana tarafından ninesinin Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan’ın ablası olması, anasının Uzun Hasan’ın kızı olması da etkili olmuştur. Aldığı eğitim, savaşçılık yeteneği, küçük yaşta ölümden çekinmeden Lahican’dan beş-altı kişilik bir deste ile ayrılmış, Erzincan’a gelmiş ve oradan 6-7 binlik bir ordu ile 20 binlik Şirvanşah ordusunun üzerine yürümüş ve orduyu darmadağın etmiş, Akkoyunlu Elvend Mirze’nin ordusunu yine de küçük bir ordu ile yenmiş, 14 yaşında Azerbaycan tahtına çıkarak şah olmuş, şairlere, âlimlere, şeyhlere, âşıklara himayedarlık yapmış, Caferiliği devletin esas mezhebi ilan etmiştir. Emir Mahmud Handemir “Tarih-i Şah İsmail ve Şah Tahmasb” adlı kitabında: “… Müzeffer padişah amacına ulaştığına göre saltanat bayrağını dalğalandırdı, Akkoyunlu Türkmenlerinin zulmünü memlekette ortadan kaldırdı. Uzun süre gölgede kalan İmamiyye mezhebini yeniden yücelterek zahire çıkardı ve masum İmamların (as) isimlerini yeniden yücelterek onları süsledi… Bu dönemde Azerbaycan ülkesi gazilerin kılıcının hesabına cahillerden ve yobazlardan temizlendi, Hak dini ve Oniki İmam mezhebi revaç ve rövnek buldu. Şah taht-taca ulaşmakla zulüm ve esareti aradan kaldırdı ve edalet ve ihsan kapılarını onun sakinlerinin yüzüne açtı.” 

Şah İsmail döneminde Tebriz merkez olmakla Azerbaycan ve İran’da Türk dili, musiki, mimari, resim, hattatlık sanatı vb. sanatlar altın çağını yaşamıştır. Tüm bunlar onu Kızılbaşların gözünde yüceltmiş, yoluna baş koymaya sevketmiştir. Kızılbaşların gözünde gulata varacak kadar yüceltilen, hatta zamanın Mehdisi adlandırılmaktan da çekinilmemiş, bu insanların sevgisi adeta onu kutsallaştırmıştır. İster sarayda ister orduda ister divanda konuşulan dil Türkçe olmuş, Kızılbaş Türkmen’e kendi diliyle müracaat etmiştir.

Bir diğer önemli husus da onun oldukça samimi ve sade yaşamıdır. Kaynaklara göre Şah İsmail, hem mütevazi hem inatçı; hem mülayim hem sitemkar; hem şefkatli hem çok cömert; hem hakkı bilen hem çok öfkeli; hem büyük hatalar için ceza vermekten çekinmeyen hem de affedici olmuştur. Cesur bir savaşçı olması yanında, siyasi alanda ve tedbirli politikalar izleyememiş, engeller karşısında ani tepki vermiştir. Seyyahların, diplomatların ve tarihçilerin verdiği bilgilere göre o, güçlü, geniş omuzlu, açık tenli ve kalın bıyıklı olmuştur. Dönemin tarih yazarları onu kestane saçlı, beyaz yüzlü, koç bakışlı bir genç olarak tasvir etmişlerdir. Çok sade ve mütevazı olup, bundan dolayı Kızılbaş Türkmenler tarafından çok sevilmiş, her zaman az miktarda yemeğe razı olmuş, hiçbir zaman yemekten dolayı kimseyi sorgulamamıştır. Savaşa normal kıyafetleri ile katılmış, düşmana karşı çok sert olmuştur. Yine anonim Safevi tarihine göre Şahın gözünde sıradan bir taşla değerli bir mücevher arasında hiçbir fark olmamıştır. Katıldığı tüm savaşlarda ordusunun önünde gitmiş, bahadırlık örneği göstermiştir. Savaşlarda hiç yaralanmamış, her zaman Allah (cc) tarafından korunmuş ve kollanmıştır. Çoğu zaman şahsi hazinesinde tek bir dinarı bile olmamıştır.

Şah İsmail’in 17. Yüzyılda Cristofano dell’Altissimo Tarafından Yapılmış Portresi

Fiziki cihetten çok güçlü olmuş, çaldığı kılıçla düşmanı ikiye parçalamıştır. Osmanlı tarihçileri de onu “Afrasiyab-i marake-yi girudar” (savaş alanının Afrasiyab’ı) adlandırmışlardır.

Bir meseleye de dikkat etmek gerekir. Dönemin tarihi kaynaklarına göre Şah İsmail, asla mağlup ordunun peşine düşüp onları kovalamamış, sağ salim kaçmalarına izin vermiştir. “Merhamet göstermek imandandır” diyen Şah İsmail, teslim olanları affetmiş, hatta ordusuna kabul etmiştir. Şah İsmail, askeri operasyonların yapıldığı bölgelerde sivillerin zarar görmesine asla izin vermemiştir.

Böylesine bir hükümdarı kim sevmez ki…

Osmanlı yönetimi altında yaşayan Türkmenler neden Şah İsmail’i kendilerine yakın hissettiler ve Şah’ın yanında yer aldılar? Osmanlı ne yaptı ki kendi sınırlarında yaşayanları Şah İsmail’i daha çok sevdiler?

Bir defasında Erzincan’dan Diyarbakır’a, Erzurum’dan Karsa kadar olan topraklar Osmanlı yönetimi altında değildi. Bu topraklar kesin şekilde Osmanlı topraklarına 1514 olaylarından sonra katıldı. Vurgulanması gereken bu mesele önemlidir. Çünkü Şaha gidenlerin çoğunun aslında Osmanlı Devleti sınırları içinde yaşayanlar olmadığı bellidir. Ancak Osmanlı güçlendikçe kendi sınırları içinde olmayanları da kendisininki gibi görmeye başladı ve bu topraklar Osmanlı Devleti’nin terkibine Çaldıran Muharebesi’nden sonra katılmış oldu.

Osmanlıyı, tıpkı Selçuklularda olduğu gibi Türkmenler kurdu. Ancak zamanla ulema sınıfının güçlenmesi, devşirme vezirlerin ve paşaların, din adamlarının ve şairlerin kurucu unsura yukarıdan aşağı bakması, Türkmen Kızılbaşların yönetimden dışlanması ve daha sonra da etrâk-ı bî idrâk olarak adlandırılması, Müslüman olmalarına rağmen eski inançlarını korumaları da koyu bir Sünnilik siyaseti yürüten devletin onlara kötü muamele etmesine neden olmuştur. Kurucu unsurun devletin tutumu karşısında yavaş yavaş muhalif duruma getirilmesi onların kendi devleti içinde yabancılaşmalarına ve ötekileştirilmelerine ve zaman zaman ayaklanmalarına (Babailer isyanı, Şeyh Bedreddin ayaklanması, Düzmece Mustafa isyanı, Şah Kulu isyanı, Celaliler harekâtı vb.) neden oldu. Kızılbaş Türkmenler onlar gibi konuşan, onlar gibi düşünen, onlar gibi eski inançlarına bağlı olan Şah İsmail’e yöneldiler. Çünkü Şah onları ikinci derece vatandaş olmaktan kurtarıp Safevi Devleti’nin aristokrasisine çevirdi. Kızılbaşlık bir utanç kaynağı olmaktan çıkıp bir gurur kaynağı oldu. Kızılbaş Türkmenler dini inançlarını (halk İslam’ını) özgürce yaşamağa başladılar.

Osmanlı yönetiminin Safeviler’in Anadolu’daki toplumsal tabanına ve Şah İsmail bağlılarına tavrı nasıldı? Safeviler’in Anadolu’da dikkate değer bir kitlesi vardı. Bu kitleye karşı Osmanlı’nın tutumu ve aldığı tedbirler hakkında neler söylenebilir? Safeviler’in ve Osmanlıların tarihinde bir dönüm noktası olan Çaldıran Savaşı’na giden süreç ve Çaldıran Savaşı hakkındaki değerlendirmelerinizi alabilir miyiz?

Önceki soruda da değinildiği gibi Osmanlı Anadolu’ya tam hâkim değildi ve toprakların çoğu kontrolleri altına girmemişti. Osmanlının Anadolu’da Safevilerin toplumsal tabanını kendi tabanı görmesi doğru değildi. Selçuklu Devleti’ni ve de Osmanlıyı kuranların kurdukları devletten yüz çevirmeleri düşündürücüdür. Her nedense devlet merkezîleştikçe Türkmenlere karşı tutumunu değiştirmiştir. Bu Selçuklularda, Osmanlılarda ve hatta Safeviler’de de böyle olmuştur. Bir müddet sonra kurucu unsur devletin merkeziyetçi siyasetine tehlike olarak görülmüştür. Türk tarihi bu tür olaylara şahitlik yapmaktadır. Burada bir taraflı şekilde devleti suçlamak da doğru değildir. Devletin yerleşme siyaseti, ordu ıslahatı, yönetime arkasında büyük bir güç olmayan devşirmelerin veya gayri-Türklerin getirilmesi devletin bekası ve uzun ömürlülüğü bakımından da ele alınmalıdır. Her halde suçu yüz çevirenlerde aramakla beraber kitleleri buna zorlayan sebeplere de dokunmak lazımdır ve bu oldukça ciddi bir meseledir.

Şah İsmail, Kızılbaş Türkmenlerin beklenen kurtarıcı kahramanıydı. Bu görev Şeyh Cüneyd’le Şeyh Haydar ve Sultan Ali’nin üzerine yüklense de başarılı bir sonuca ulaşılamadı. Nihayet Erzincan’ın Sarıkaya yaylasının Höbek Dağı’nda yapılan Büyük Türkmen Kurultayı’na yetmiş iki Türkmen obası ve kırk Dede Ocağı katılarak bir karar alındı: Kızılbaş Türkmenlerin kendi devletini kurması. Kurultay, Türkmenlerin uzun yıllar geliştirdikleri Kızılbaşlık akidesine ve irfanına bağlı bir devlet kurmak için hazırlandıklarını ve üzerinde derin hesaplar yaptıklarını kanıtlamaktadır. Kurultay, İsmailin Lahican’dan alınıp Azerbaycan’ın Muğan yöresinden Höbek Dağına getirilmesinin bir tesadüf olmadığının delilidir. Artık Osmanlı devşirme devlet ve din adamlarının mezhep siyaseti, ezilen ve dışlanan aslı unsurun yeni bir devleti kuracak tek gücün Erdebil Ocağı olduğunu ortaya koydu.

Osmanlı yönetimi, ilk yıllarda bu oluşumları izlemekle yetinmiş, daha sonra Yavuz Sultan Selimin hâkimiyeti babasından almasından sonra fiili harekete geçmiştir. Nitekim göçürmeler, sürgünler ve Çaldıran Savaşı öncesi dönemin önde gelen tarihçisi İdris-i Bitlisi’ye göre 40 bin Kızılbaş Türkmen’in öldürülmesi (son dönemin bazı tarihçileri bu rakamın abartılı olabileceğini yazmaktadırlar. Sanki öldürülenler 30 bin olsa veya daha az olsa iyiymiş gibi bir izlem yaratılmağa çalışılır.) buna örnek olabilir. Osmanlının aldığı tedbirler oldukça sert ve oldukça acımasızca idi.

Nihayetinde Yavuz Selim’in Çaldıran Savaşı’nı başlatması, Safevi ordusunun yenilmesi, ancak Safevi Kıızlbaş Devleti’ni ortadan kaldırmak planlarının gerçekleşmemesi Osmanlı Safevi ilişkilerinde dönüm noktası oldu ve yüzyıllara yayılan çekişmeler ortaya çıktı. Ancak Çaldıran Muharebesi kaçınılmazdı. Olması gerekendi. Cihan hâkimiyeti davasına kalkmış Osmanlının aynı zamanda ticaret yollarını kontrolde tutması, doğuda emniyeti sağlaması gerekirdi. Bahane vardı – bir Şii Devleti kurulmuştu. Peygamberi hak, Kur’an’ı kutsal kitap bilen, Ehl-i Beyt’in yolunu takip eden eski bir mezhep (İmamiyye) bu defa doğuda güçlü bir devlet halinde ortaya çıkmıştı. Kızılbaş-Alevi temelli Safevi Devleti kurulana kadar Azerbaycan ve İran coğrafyasında İsmaili, İlhani Şiiliği, Akkoyunlu Aleviliği ve Karkoyunlu Şii itikadı mevcut idi.

İran coğrafyasında küçük Şii devletleri de vardı. Bu coğrayfyada Şiilik anlayış ve Şii esaslar üzerine hüküm süren seyyidlerin kurduğu devletlerden Kirman ve Horasan bölgesinde İlhanlı Devletinin yıkılmasından sonra Şeyh Halife tarafından kurulan 1) Serbedar (Serbedaran) Devleti (1336-1381), Mazenderan bölgesinde kurulan 2) Maraşîler (Maraşiyan) Devleti (1359-1392), 3) Gilan Seyyidler Devleti (1400-1422) gibi bölgesel devletler de kurulmuştur. Bunlardan en uzun ömürlüsü 4) Zeydiler Devleti (864-1526) Taberistan, Deylem ve Gilan’da hüküm sürmekteydi. Küçük yaşlı İsmail de bu devletin sınırları içinde altı yıl yaşamış, dini ve irfani, askeri ve idari eğitimini burada almıştır. Ancak onların hiçbiri Safevi Devleti kadar kısa bir zamanda sınırlarını 2.9 milyon kilometrekareye çıkaramamıştır. Osmanlı ise Yavuz Sultan Selim’e kadar topraklarını 2.3 milyon kilometrekareye ulaştırabilmişti. (Yavuzdan sonra 3.8 milyon kilometrekare) Dolayısıyla çaldıran Muharebesine kadar Osmanlıdan daha büyük bir Safevi Kızılbaş Devleti vardı.

Doğusunda böylesine büyük bir devletin varlığını kabullenmek Osmanlı için imkânsızdı. Yoksa gerçeğin mezhep olduğu, kimin Arap usulüne kiminin de Türk usulüne göre ibadet yapması devlet işlerinde o kadar da önemli olmasa gerek. Ancak kılıf din, mezhep olunca insanları manipüle etmek kolaylaşır. Osmanlı da bu kılıftan fazlasıyla yararlandı.

Çaldıran’da Şah İsmail neden yenildi? Yavuz Sultan Selim neden kazandı? Neler söylersiniz?

Şah İsmail, savaştan son ana kadar kaçmak istese de Yavuz Selim, Safevi Devleti’ni ortadan kaldırmak fikrinden vaz geçmemiştir. Bu savaş bir mezhep görüntüsünden daha ziyade Basra körfezine hâkim olmak, ticaret yollarının kontrolünü sağlamak ve daha başka nedenlerden dolayı ortaya çıkmıştı. Yoksa kimse kendini Allah’ın (cc) yerine koyup hangi meşrebin veya mezhebin doğru, hangisinin doğru olmadığı iddiasına kalkışmaz. Kalkışması da bir küfürdür zaten. Ehl-i Beyt’in yolunu Sahabelerine yolundan daha aşağıda görmek de bir küstahlıktır. Kendi soylarını Hz. Ali ve Hz. Peygamber’e bağlayanların yoluna Rafızi, sapık demek aslında bunu söyleyenlerin kendi sapıklığının dışa vurmasıdır. Olacaklara çare yoktur mantığına dayanarak Çaldıran Savaşı baş verdi ve Şah İsmail yenildi.

Çaldıran Muharebesi’nde Şah İsmail’in yenilmesinin birkaç sebebi vardır:

  • Çaldıran Savaşı’na kadar hiç yenilgi bilmeyen Şah’ın kendine aşırı güvenmesi,

  • Durumun vahametini kavrayamaması,

  • Sayıca çok ve 500 kadar topla ve fitilli tüfeklerle silahlanmış orduya karşı kılıçla savaşması,

  • Savaşı eski Türk usulüne göre yapması, kendisi at belinde savaş meydanuna atılması,

  • Osmanlı ordusu hakkında iyi bir istihbarata sahip olmaması.

Şah İsmail’in bu muharebede şecaat gösterip Rumeli Beylerbeyi Hasan Paşa’yı, Malkoçoğlu Ali Bey ve Malkoçoğlu Tur Ali Beyi öldürmesi de durumu değiştirmedi.

Prof. Dr. Fuzuli Bayat

Osmanlı ordusu, bu savaşta son teknolojiyi kullanmıştır ve büyük bir zafer elde etmiştir. Savaş 23 Ağustos 1514 yılında Çaldıran ovasında başladı. 100 binlik Osmanlı ordusuna karşı Şah İsmail 40 binlik eli kılıçlı Kızılbaş çıkartmıştı. Çünkü tarihçilerin de (O. Efendiyev) yazdığı gibi “Şah I. İsmail zamanında Safeviler ateşli silah kullanmayı insanlığa karşı bir davranış, korkaklık ve cesaretsizlik işareti olarak görüyorlardı.” Savaşı kazanan I. Selim, Osmanlı ordusunun başında 6 Eylül 1514’te Safevi Kızılbaş Devleti’nin başkenti olan Tebriz’e girdi.

Bu savaşta asıl kazanan Batı dünyası oldu. Tırmanan Sünni-Şii düşmanlığı iki Türk devleti arasındaki ilişkileri daha da gerginleştirdi. İki Müslüman ve Türk devletini çeşitli bahanelerle birbirine karşı savaşa tahrik eden Avrupa her halde amacına ulaştı: Yavuz Selim padişahlığı boyunca Avrupa’ya, özellikle de Güneydoğu Avrupa’ya değil, Müslüman Türklere karşı savaştı ve Memluklerin Mısır’da kurduğu devleti yıkmakla Türklerin Mısır’daki hâkimiyetine son verdi.

En büyük olumsuzluk da 1514-1555 tarihleri arasında fasılalarla gerçekleştirilen Osmanlı Safevi çatışmaları oldu.

Çaldıran Savaşı yenilgisinin Şah İsmail ve Safeviler açısından sonuçları nelerdir? Ne oldu bu yenilgiden sonra? Şah İsmail yenilmezlik vasfını Çaldıran Savaşı’yla kaybediyor. Bunun yarattığı psikolojik durum hakkında neler söylersiniz? Şah İsmail’in bu yenilgi sonrası Safevi Devletine bakışı ve davranışları nasıl?

Çaldıran meydan muharebesi, Kızılbaş Türkmenlerin ve özellikle de Şah’ın tüm kahramanlıklarına bakmayarak eski usul savaşın son teknolojiye ve sayıca defalarca çok olan orduya yenik düştüğünün kanıtıdır. Özetle Çaldıran Muharebesi’nden sonra Osmanlılar güç kazandılar, oysa Safeviler Anadolu’daki kontrollerini ve doğudaki güçlerini kaybettiler. Şah İsmail yenilginin hesabını yaptı, hatası olanlar cezalandırıldı, ancak bu neye yaradı ki… Kısa ancak hareketli hayatında tüm savaşları zaferle sonlandıran ve ilk defa yenilgiye uğrayan Şah İsmail ve Kızılbaşlar uzun süre bu psikolojik yenilgiyi kaldıramadılar. Bundan sonra Şah, harp meydanına çıkmamış, kendini her şeyden soyutlamış, bir köşeye çekilerek sakin bir hayat sürmüştür. Derdin büyüklüğü, sarsıntının unutulamaması Şah İsmail’i erken yaşta hayattan koparmıştır.

Asıl adı Ebu’l-Muzaffar İsmail ibn Haydar es-Safevi 1502 yılında Akkoyunluları devirip Şirvan, Karabağ, Nahcivan, Güney Azerbaycan topraklarını hâkimiyeti altında birleştirmiştir. 1503-1504 yıllarında Şah İsmail’in ordusu Mazandaran, Yezd, İran Irak’ı, Kirman, Farsistan gibi şehir ve ülkeler Safeviler Devleti’ne katmıştır. 1506 yılda Maraş, Diyarbakır vilayetlerini, 1508 yılında Bağdat ve Arap Irağını fethetmiştir. 1510 yılında Horasan, Herat, Merv, Belh şehirleri Safevi Devleti’nin terkibine katılmıştır. Şah İsmail kısa bir zamanda Bağdat, Horasan, Kabil, Orta Asya Safevi Kızılbaş Devleti altında birleştirmiştir.

Çaldıran meydan muharebesinde amacına ulaşamayan Yavuz Selim’in Safevilere karşı kini ölümüne kadar dinmemiştir. Nitekim Şah İsmail, Osmanlılar ile barış yapabilmek için Yavuz Sultan Selim’e elçiler göndermiş ancak bu çabaları bir netice vermemiştir. Bir türlü avunamayan Yavuz, Kızılbaş Devleti’ne son vermek için barıştan her zaman vazgeçmiş, halefleri de barıştan yana olmamışlardır.

Bütün Türk devletlerinde devletin kuruluşunda önemli roller üstlenen Türkmenler devlet merkezileştikçe devletten uzaklaştırılıp ötekileştiriliyorlar. Aynı olayı Çaldıran yenilgisi sonrası Safeviler’de de görüyoruz. Devlet yönetiminden Türkmenler uzaklaştırılıyor. Bürokrasiye Tacikler egemen oluyor. Neler söylersiniz bu hususlarla ilgili? Bu neden böyle oluyor?

Osmanlının kurucu unsuru olan Türkmenlerin, özellikle de Kızılbaş inancında olanların dışlandığı, yönetimden kenarlaştırıldığı, hatta haklarında akla mantığa sığmayan suçlamalar ileri sürüldüğü dönemlerin arkasından Safevi Kızılbaş Devletini kuran Türkmen sufileri bu kez de Şah İsmail’in ölümüyle yavaş yavaş eski yönetici ve söz sahibi konumlarını kaybetmeye başladılar. Safevi Devleti’nde Kızılbaş etkisinin azalması II. İsmail (1576-1577) döneminden görülmeye başlar. Muhammed Hudabende (1577-1587) zamanında saraya Fars akınının başlaması ile Kızılbaşlar gözden düştüler. Anası Fars olan I. Şah Abbas (1587-1629) ise Kızılbaşları saraydan uzaklaştırıp devletin uçlarına sürmekle dedelerinin kurmuş olduğu Kızılbaş Devletini İran Devleti’ne çevirmiş oldu. I. Şah Abbas döneminde Kızılbaşların merkezden çevreye sürülmeleri, içlerine kapanmış olmaları, egemen Şii akidesinin mezhepsel düşünce biçimine muhalif bir inanç yaşamaları ve sonuçta kurdukları devletten soyutlanmış bir hayat tarzı yaşamaya mecbur bırakılmaları olmuştur. Çünkü kurulan Safevi Kızılbaş Devleti çok geçmeden Kızılbaşların asi militanlığı ile ve en önemlisi de Farslarla Türkler arasındaki çekişme, eklektik Kızılbaşlar ile kentsel Şii ulemanın şeriat geleneği arasındaki bölünme vb. sonuçta Farsların ve Şii ulemanın zaferi ile sonuçlandı. Bu zafer anında olmasa da yavaş yavaş başverdi. İç çekişmeler I. Şah Abbas’a kadar kazanılan toprakların (Osmanlılara 1534’te Bağdat’ı, doğudaki toprakları da Özbeklere) kaybedilmesi ile neticelendi. I. Şah Abbas, Safevi topraklarını Osmanlılardan geri aldı, devletin sınırlarını korudu, ancak Kızılbaşları da devlet yönetiminden uzaklaştırdı.

Kızılbaş Türkmen dervişleri aynı dini mezhebe, irfani, felsefi yola kail ve aynı amaca hizmet eden göçebe Oğuzlardı. Bu dervişler Fars kültürünün esiri olmuş Selçukların, Alevi-Batıni inançlı konar-göçerlerle iyi geçinmeyen Osmanlıların, evvelki amaç ve gayesini kaybedip Farslaşan Safevi şahlarının (özellikle Şah Abbas’tan sonraki Safevi hanedanı) katı ve korkunç düşmanlarıydılar.

Şah İsmail güçlü bir şair. Etkili şiirleri var. Hâlâ dilden dile dolaşıyor. Şah Hatai adıyla yazıyor şiirlerini. İsmail’in Şah Hatai tarafından bahseder misiniz? Şiirleri hakkında değerlendirmeleriniz nasıl?

Şah İsmail klasik divan şiirinin söz sarraflarından biri olmasıyla beraber aynı zamanda Alevi-Bektaşi geleneğinde yedi ulu ozandan biridir. Üç dilde şiirler yazsa da bize kadar Türkçe Divanı ulaşmıştır. Aruzda yazdığı şiirlerinin konusu aşk, âşık, maşukla beraber vahdet-i vücud, Allah-Muhammed-Ali üçlüsü vs.dir.

Diyarı aşka sultanam dila men de zamanımda
Vezirimdir gam u gussa oturmuş iki yanımda
Men ol şahbaz-ı kühsarem başeğmem gülle-i Kafe
Nice Anka kimi yavru uçurdum aşiyanımda

İsmail’in Divan’ının Milli Şura Meclisi Kütüphanesi’nde (İran) Bulunan Bir Yazma Nüshasından Bir Sayfa

Devrin saz şairleri ve tarikat erbapları tarafından mürşid-i kamil”, şiir üstatları tarafından da “sâhib-i seyf ü kalem” diye nitelendirilmiştir. Dehname, Nasihatname gibi mesnevileriyle beraber üç yüze yakın gazel, kaside, rubai, dörtlükler vs. yazmıştır. Bugün elimizde onun hecede yazdığı şiirleri vardır ki lirik olmakla beraber propaganda ağırlıklıdır ve Kızılbaşlık akidesi bu şiirlerde daha çok sezilmektedir.

Hatai şiirlerindeki Kızılbaş irfanını anlamayan ve gazilik, erenlik, abdallık ve kalenderlik propagandası yapan şiirleri ve genelde tasavvuf ehlinin coşkulu şiirlerini dinsizlik gibi yorumlayan birçok (hem Batılı hem de Türkiyeli) bilim adamları Şah İsmail’in kendini Allah’ın mazharı, tecellası ve beklenen Mehdisi adlandırdığını düşünmüşlerdir. Ancak ehl-i tarikin şiirlerinde Allaha yaklaşmanın tek yolunun sevgi ibadetiyle olduğudur. Hatai, Türk divan edebiyatında samimi şiirleri, içten deyimleri ile adeta bir çığır açmıştır:

Yüregi dāg olmayınca bagrı kanlu la‘l tek
Hīç kiminüñ haddi yohdur kim Kızılbaş olmağa
Küntü kenzüñ sırrı devrinde Muhammed nūrıdur
Kırmızı tāc ile geldi ‘āleme fāş olmağa
İsmi İsma‘īl ü hem ẕātı emīrül-mü’minīn
Yüzini görgeç havāric rāzıdur daş olmağa

Son olarak neler söylersiniz?

Yaşadığımız coğrafyada var olan devletin/devletlerin taassupkeşliğini, hele hele mezhep bağnazlığını öne çıkararak hizmet ettiğine inanılan şahsiyetlere kıymet vermek Türk birliğine, Turan ideolojisine ters düşmektedir. Geçmişte olanlara göz yummayacağız. Hem tarihimizle yüzleşeceğiz hem de olaylara bir Türk gözü ile objektif bakacağız. Avrupa derebeylik döneminin savaşlarını, çekişmelerini, utanç verici engizisyonu, ırk, mezhep katliamlarını bir tarafa bırakarak Avrupa Birliğini oluşturabildi. Türk Devletleri Teşkilatını güçlendirmek istiyorsak, ki istiyoruz, kısır tartışmalardan, önyargılardan, mezhepsel bağnazlıktan kurtulmalıyız, en azından kurtulmaya çalışmalıyız. Kültürel (daha sonra siyasi, askeri ve ekonomik) birliğimiz tarih birliğinden, kader birliğinden, herkesin uzlaşabileceği tarih bilincinden geçmektedir.

En sonda dibace.net dergisine, Muaz Ergü’ye ve okurlara teşekkür ederim.

Biz teşekkür ederiz.   

Muaz ERGÜ

Fuzuli Bayat

  • 1958’de Azerbaycan’da doğdu.
  • 1984’te Azerbaycan Yabancı Diller Üniversitesi Fransız-İngiliz Dili Bölümünü üstün başarıyla ve yüksek lisans derecesiyle bitirdi.
  • 1987-1990 yıllarında Özbekistan Bilimler Akademisinin Dil ve Edebiyat Enstitüsünde doktora çalışmalarına başladı.
  • 1990’da doktora tezini savunarak “Doktor of Philosophie” unvanını aldı.
  • 1990–1992 yılları arasında Azerbaycan Bilimler Akademisinin Edebiyat Enstitüsünde ilmi araştırmacı olarak çalıştı.
  • 1993–1995 yıllarında Ortak Türk Edebiyatı Bölüm başkanlığı görevini yaptı.
  • 1996–1999 yılları arasında Dede Korkut Ansiklopedisi hazırlama kurulunda başkan yardımcılığı ve yazarlık görevlerini yaptı.
  • 1997’de Azerbaycan Yazarlar Birliğinin üyesi seçildi.
  • 1997’de üst aşama doktora tezini savunarak Filoloji İlimler Doktoru, “Doktor of Sciences” unvanını aldı.
  • 1999-2008 yılları arasında Gaziantep Üniversitesinde misafir öğretim üyesi olarak çalıştı.
  • 2012 yılından itibaren AMEA Folklor Enstitüsünde Muasır Folklor Bölümünün başkanıdır.         
  • Fuzuli Bayat’ın bugüne kadar yurtiçi ve yurtdışında 38 kitabı (Türkiyede 19, İran’da 1, Tataristanda 1) ve 190’dan fazla makalesi yayımlanmıştır.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir