Her bayramda içimdeki gurbet hüznü bir kat daha derinleşir ve yüreğimde dinmez sızılara dönüşür. Evde duramam, bir yerde oturamam, bir şeyler düşünemem hemen sokaklara çıkar, kalabalıkların içinde kaybolmaya, kendimi ve geçmişimdeki güzel bayram günlerinin hatıralarını unutmaya çalışırım ama başaramam. O psikolojiyi ne kadar anlatmaya çalışsam boşuna. Gurbet bayramları anlatmakla anlaşılamaz ancak yaşanınca acısı hissedilebilir.
Köydeyken bayram gelip çattığında daha akşamdan heyecan başlardı. Rahmetli babam en yoksul vakitlerinde bile bizleri hediyesiz bırakmazdı. Önceden gider, anneme ve bizlere arzu ettiğimiz hediyeleri alır, bir yere saklardı. Bunu bildiğimiz için akşam yatağa girer girmez alacağımız hediyenin hayaline dalar ve bir an önce sabah olsun, bayram gelsin diye dua ederdik.

Sabah olduğunda erkenden uyanır en yeni ve temiz elbiselerimizi giyer, babamın bizi çağırmasını beklerdik. O, her zamankinden daha tatlı ve sevecen bir sesle bizleri değil, annemi çağırır, ona bizim uyanıp uyanmadığımızı sorardı. Sonra ondan cevabı beklemeden, “Ben camiye gidiyorum, uyanmışlarsa gelsinler,” der, yürür giderdi. Aceleyle peşinden koşardık. O küçük adımlarımız ve büyük hevesimizle onun arkasınca büyük adamlar gibi yürür, onun yanında caminin bahçesindeki çeşmede onu taklit ede ede abdest alır ve onunla birlikte camiye girerdik.
Köyün camisi kerpiçten yapılmıştı ama çok iyi bir ustanın elinden çıkmıştı. Tavanı hiç bir yerde görmediğim bir düzen içinde tahta ile işlenmiş ve çok ilginç bir görüntü verilmişti. Tahtaların ustaca iç içe geçirilmesine ve mavi rengine hayranlık ve gururla bakardık. Köyün hocası o sıralar yoktu. Bazen Molla Kurban isimli yaşlı bir adam gelir, güzel dini anektodlar anlatır, küsülüleri barıştırır, giderdi. Erivan’da okumuş bu tür âlimler çok hoşgörülü, güleryüzlü ve insana büyük güven veren insanlardı. Herkes onları sever, sayardı.
Babamın Molla Kurban’la ilgili çok güzel bir hatırası vardı. Anlatınca hepimiz gülerdik. Molla Kurban çok yaşlı olduğu için onu ata arabasıyla babam etraf köylerdeki camilere götürürmüş. Babamın sesi güzeldi. Tarlada yalnız kaldığında veya bir ağaca çıkıp da ağaç budağında yanık türküler, uzun havalar söylerdi. Babam, Molla Kurban’dan da çekinmez, O, at arabasının içinde yastığına yaslandığında babam hemen türkü söylemeye başlarmış.

Hacı Hasan Güraras
Molla Kurban da onun gönlü kırılmasın diye müdahele etmez, tesbihini çekerek onu dinlermiş. Bir gün yine babam, Molla Kurban’ı bir köye götürürken türkü söylemeye başlamış.
Köye vardığında bir de bakmış ki araba boş. Yolda türküye o kadar dalmış ki, Molla Kurban’ın yastığıyla birlikte dereye yuvarlandığından haberi bile olmamış. Babam bu olayı anlatırken hem bıyık altı güler hem de utanır, esmer yanakları kıpkırmızı olurdu. Kadir bilen, dostluk için ölen, yürekten türküler söyleyen, utanan, kızaran insanlara sahiptik o zamanlar…
Bir ramazan bayramında yine babamın peşisıra camiye koştum. Daha caminin önünde Hacı Hasan amca önümü kesmişti. Kısa boylu, sevecen, nur yüzü, beyaz sakallı, tatlı mı tatlı dilli bir insandı. Elini cebine daldırıyor, gelen çocuğun avucuna şeker koyuyordu.
Bereketli eller, bereketli cepler bitmez, tükenmez bir hazine gibiydi. Benim de avucuma şekeri koydu, saçlarımı okşadı, alnımdan öptü. Sonra babama döndü, “Hacı Eyüp gelmiş,” dedi.
Babam “Hacı Eyüp” ismini duyunca sevindi. Kirvesi, akrabasıydı. Onu çok sever ve sayardı. Sonradan ben ortaokula başladığımda beni ona emanet edecekti.
Rahmetli Hacı Eyüp Amca güzel sesli, güzel yüzlü bir adamdı. Ezan okuduğunda komşu köylerden bile insanlar gelir onun melodili sesini dinlerdi. Şehre yerleşmişti. Ama arada bir sürpriz yapar, köye gelir, o güzel sesiyle herkesi mest eder giderdi. O namazı kıldırdığında ara duaları Sultanali Amca okurdu.
Ne yanıklı sesi vardı Allah’ım! Belki de dünyada babamdan sonra en fazla onun sesini dinlemiştim. Bütün ramazan boyu akşamları bize Muhtarname’den bölümler okurdu. Bizler de hayalimizde onun anlattığı yiğitlere özenir, birer İbrahim Ejder olur, Yezid’in ordusunun üzerine atlarımızı sürerdik.

Molla Hamza Sarak
Namazdan sonra sarılmalar, el öpmeler başlardı. Bayramın en canlı ve güzel adeti hediyeleşme ve ev ziyaretleriydi. Evde hediyeler alındıktan sonra büyükleri ziyarete giderdik. Benim ilk gittiğim yer dedem Molla Hamza‘nın yanı olurdu. Biz ona “koca baba” derdik. Annemin dedesiydi. O sıralar 90 yaşlarındaydı, sağlıklıydı. Fuzuli‘yi, Nizami‘yi bilirdi. Ezberden gazeller okur, kafasını sallayarak herkesin anlayacağı şekilde izah ederdi.
Yirmi beş yıl önce Kerbela‘ya giderken kaza geçirmiş, eşini kazada kaybetmişti. Yalnız ve yüreği yaralıydı. Ama gözlerinde hep ümit, dudaklarında dua olurdu. O yaşına rağmen eve gelenleri hep ayakta karşılardı. Cebinde sürekli şeker olurdu. Elini öpünce cebinden şekeri çıkarır avuçlarımıza koyardı. Tabii biz torunları olduğumuz için bize para da verirdi. Ama köyün bütün çocuklarına şefkatle davranır, onlara zaman zaman dersler verirdi.
Hediye faslı bittikten sonra en baş köşeye geçer, kalın minderinde oturur sırtını büyük yastığa dayardı. Herkes odadaki yerini aldıktan sonra ezberden Kur’an’dan kısa bir ayet okur, sonra bizlerin anlayacaği bir şekilde açıklardı. İyi insan olmaktan, dürüstlükten, dünyanın geçiciliğinden bahsederdi. “Herkes özüne (kendisine) sahip olsun,” derdi . O zamanlar, “özüne sahip olmanın” ne olduğunu bimezdik, sadece saygı ile dinlerdik. Sonraları bu sözün, Hz. Ali’ nin, “Eline, beline, diline sahip olmak” sözünün bir tefsiri olduğunu öğrendik.
Onlar sohbetlerinde, öğütlerinde kimseyi kınamaz, direkt cehenneme göndermez, sert çizgiler çizmez, yargılmaz, insanları küstürmezlerdi. Hani Ahmed Yesevi‘nin, “Başına sarık sarar, ilmi yok neye yarar, dünyaya kucak açar, zoru görünce kaçar, her yere küfür saçar, ahir zaman şeyhleri,” gibi tasvir ve tarif ettiği gibi şeyhlerden, hocalardan değillerdi. O nedenle herkes dini, ümit olarak, bağışlanma, şefkat, şefaat ve merhamet olarak anlardı. “Merhametin olsun, müslümanız,” derlerdi. İbadetleri göstere göstere yapmazlardı. Onların dinde ölçüleri şekilden ve hükümden daha çok edep ve adeletti. Bu yüzden de çekinmeden önlerinde dikilir, gülerek sorularımızı sorar, edeple ellerinden öper, cennete bir adım yaklaşmış gibi huzur duyardık.

Molla Eyüp Demirtekin
O “iyiler” güzel ve bereketli bayramlar gibi geçti gittiler. Onlarla birlikte geçirdiğimiz bayramların tadı damağımızda kaldı.
Bugün yine bayrama bir adım kala evde duramadım. Hava kapalı olmasına rağmen telaşla dışarıya koştum. Evin karşısındaki kocaman çınar ağacına tünemiş kuşlar beni görür görmez ötmeye başladılar. Belki de Koca Baba’mın, Hacı Hasan Amca’nın, Molla Eyüp Amca‘nın ruhları buraya kadar gelmişti. Belki de onlar yine hayalimde küçük adımlarla babamın peşine takılacağımı hissetmişlerdi. Ellerimi ceplerimden çıkardım.
Edeple kuşlara selam verdim. Gözlerimi beyaz bulutlara diktim. Uzaklarda bir yerlerde beni bekleyenler vardı. Toprağı, suyu, rüzgarı, ağacı, kuşu tanıdık bir yer…
Oraya doğru yürüdüm. İçimde bir gurbet hüznü ve bayramın insanı sarıp saramlayan coşkusu vardı. Kimbilir belki de ileride bir yerde merhum Molla Eyüp‘un sesine benzer bir ses duyacak yine huşu ile dinleyecektim.
Orhan ARAS

Son Yorumlar