Bilginin Kaynağı Meselesi: Yesevilik ve Maturidilik Arasında Teolojik Uyuşmazlık

Ahmed Yesevî’nin tasavvuf anlayışında aklı esas aldığı yolundaki görüşlerin Divân-ı Hikmet’teki beyanlara bakıldığında doğrulanamayacağını ifade etmek mümkündür. Ahmet Ögke (Prof. Dr.) Ahmed Yesevî’nin akıl değil, aşk yolunu tuttuğunu ifade eder:

“Divân ve Tasavvuf edebiyatlarında, mutlak hakikat olan Allah’a varmanın (vuslat) aşk ve akıl olmak üzere belli başlı iki yolundan söz edilir. Âşık aşkı, zâhid ise aklı temsil eder. Maksada en kestirme ulaştıran, fakat en çetin olan aşk yoludur ve bu daima akılla çatışma hâlinde ele alınmıştır. Aşk yolunda daha ilk adımda başı vermek lâzımdır. Aşk, dünya ilmiyle medresede kavranamaz. Fuzûlî’nin çok tanınmış, ‘Aşk imiş her ne var âlemde / İlim bir kıyl ü kâl imiş ancak’ beyti, bunun en meşhur ifadesidir. Akıl, gönlü aşktan ayırmak ister; gönül ise aşka koşar ve onu her şeye tercih eder. Bu yüzden âşık akla değil, aşka uyar; aklı ve aklın meselelerini bir tarafa bırakır.” (Ögke, 2016: 96); “Aşka adım atanlar Hakk’ın cemâlini görürler, Hz. Mûsâ gibi mahşerde Hakk’tan sual sorarlar, kendilerinden geçip vuslat-ı ilâhî ile Hû zikrini çekerler (18/9). Hakk’ın karşısında en üstün akıl bile duramaz, aşk şiddeti coşsa bir an bile durmaz.” (Ögke, 2016: 106).

Benzer şekilde Ünal Zal, Yesevî’nin tasavvuf anlayışında aklın ikincil durumda kaldığını şöyle ifade eder:

“Divan-ı Hikmet’te geçen akıl kavramının (…) gerçek aşk karşısında aciz kaldığı ve ona ulaşmak isteyenlerin akılla bunu başaramayacakları şöyle anlatılmaktadır: ‘Hakk önünde en üstün akıl bile duramaz, / Aşk şiddeti coşsa bir an (bile) duramaz, / Kelebek gibi kor hâline gelip kendin bilemez, / Bu sırları Sevgili’den duydum işte.’ (Hikmet no: 12), (…) Ahmed Yesevî’ye göre Allah’a kavuşmanın yolu, ancak tasavvuf halkası içinde yanıp tutuşmak, akıl ve şuurunu kaybetmekle mümkündür: ‘Âşıkları oynasa, bu halkanın içinde, / Hu-Hu diye can verse, bu halkanın içinde. / Aşk ateşinde kaynasa, akıl ve şuuru kaybetse, / Allah diye can verse, bu halkanın içinde.’ (Hikmet no: 160).” (Zal, 2024: 147-148).

Dossay T. Kenzhetay da Hz. Pir’in “akıl” karşısındaki duruşunu benzer şekilde ele almaktadır:

“Yesevî, hakikati akıl ile değil, ancak aşkla bulmanın ve müşahede etmenin imkânlarından söz eder: ‘İşk olmazsa, bulmak zordur, Mevlâm Seni’ (Hikmet no: 12)” (Kenzhetay, 2011: 45).

Ahmed Yesevî’nin “aşk”a ve “kalbe inen ilahî muhabbete” yaptığı vurgu, “aşksız” kişileri eleştiren, onları “şeytan kavmi” veya “hayvan” olarak niteleyen ve “ölü-cansız”, “hakikatten habersiz” sayan hikmetler söylemesine neden olmuştur:

Hikmet 59: “Aşksız kişi insan değil anlayın, / Bî-muhabbet, kavm-i şeytan dinleyin, / Aşktan başka sözü varsa söyleyin, / Elinizden İslâm gitmiş olmalı.” (Tosun-Eraslan, 2019: 202).

Hikmet 80: “Ârif, âşık cânını, nâr-ı cahîmde yakmaz, / Dertsizler aşk ateşi, çakmağını da çakmaz. / Dünya cilve eylese, dönüp yüzüne bakmaz, / Aşksız insan hayvandan beter olurmuş dostlar.” (Tosun-Eraslan, 2019: 238).

Hikmet 83: “Aşksızların cânı yok, hem de sağlam imânı, / Resul’ün sözün dedim, nerdedir ma’nâ hani? / Nice sözler söylesem, bilen var mı kelâmı? / Hakikatten habersiz, ne desem boştur dostlar.” (Tosun-Eraslan, 2019: 244).

Yukarıdaki hikmetlerde de görüleceği üzere Ahmed Yesevî, aşksız kişileri “imansız kişi” olarak niteleyebilmektedir. Yesevî’nin “iman topluluğu dışında kalanlar” hakkındaki hükmü, onların “şeytanla yoldaş” oldukları, “cehennem ehli” arasına girdikleri yönündedir:

Hikmet 232: “Her kime Allah adı olsa yoldaş, arkadaş, / Açılır göz, bulur yol, Hak ile olur sırdaş. / Zâkirlerden kaçanlar, olur şeytana yoldaş.” (Tosun-Eraslan, 2019: 504).

Hikmet 20: “Kul Hoca Ahmed! Kim ki aşkı yok divânedir. / Hak cemâlinden mahrum, her şeyden bî-ganedir. / Arş u kürsü, levh u kalem, her biri bizâredir. / Aşksızlara cehennem kapısın açıktır dostlar.” (Tosun-Eraslan, 2019: 143).

Hikmet 25: “Kul Hoca Ahmed Hak’tan kork, kim ki korkmaz imânı yok, / Cehennemin ateşi çok, uyanık ol seherlerde.” (Tosun-Eraslan, 2019: 151).

Ahmed Yesevî, ortaya koyduğu bu tasavvurla aklın üstüne Aşk’ı koymakta, aklın hedefinin “Aşk Ehli” olarak yaşamak olduğunu ifade etmektedir. Hikmet 159’da da görüleceği üzere Ahmed Yesevî “âşık tipi” olarak Kıtmir’i işaret etmekte, ancak AKIL (Taakkul) ile Tanrı’yı bulmuş Ashab-ı Kehf’in şeyhsiz/pirsiz/tarikatsız yolunu dikkate almamaktadır:

Hikmet 156: “Aşk ateşinde yanıp akıl-şuur oynasa, / “Allah!” diye cân verse, bu halkanın içinde.” (Tosun-Eraslan, 2019: 376).

Hikmet 159: “Akıllı mürid isen doğru yola sefer sal, Yiğitler sohbetinden nasiplen de behre (kısmet) al, / Ashab-ı Kehf’i görüp, Kıtmir’inden ibret al, / İbret alan has kullar, elbette cânân olur.” (Tosun-Eraslan, 2019: 381).

Hikmet 142: “Zâkir olan âşıklar, zikir ile yorulmaz, / Yoluna devam eder, asla geriye dönmez. / Zikir halkası görse, ondan da geri kalmaz, / Ashab-ı Kehf’in iti, ârif ardında (zikirsiz) kalmaz.” (Tosun-Eraslan, 2019: 345).

Ahmed Yesevî’ye göre “aşk yolunun yolcusu” olamayan nefsler şeytanla ahbab olup, cehenneme yuvarlanacağından, bu kötü gidişten kurtulmanın çaresine bakmalı ve aklı kullanarak “yola gelmeli”dir. Yol yürümenin koşulu ise “mürşide bağlanmaktır.” Mürşid, tarikat ehli olmalı ama şeriattan da ayrılmamalıdır. Şeriat ise, ibadet etmek, namaz kılmak, oruç tutmak ile belirlenmiştir. Mürşidsiz yol gitmek mümkün görünmemektedir. Zira kılavuzsuz yola çıkanlar “eşkıya” ile karşılaşacak, gaflete düşüp rezil olacaktır. Mürşid ise müridi ibadete ve tarikatta kemâli aramaya sevk etmektedir:

Hikmet 131: “O makam yollarının eşkıyası var, / Kılavuzsuz yola çıkanlar şaşar. / Şüphe verir şeytan dinini bozar, / Yoluna çevirir hem şaşkın eyler. / O makamı bildiren rehber gerek, / Tarikatta ön safta, safder gerek, / İş bu yola hükmeden server gerek, / Böyle mürşit cennetin hazır eyler.” (Tosun-Eraslan, 2019: 327).

Hikmet 135: “Âlemde rezil olup, kan ve zehir yutmazsan, / Şeriat, tarikatte kendine pîr tutmazsan, / Hakikate cânınla, teninle geçemezsen, / Gafletinden ne diye seni ârî eylesin?” (Tosun-Eraslan, 2019: 333).

Hikmet 78: “Alışkanlık eylesin mürşidine hizmeti, / Kendisinden sanmasın ulaşılan nimeti, / Tarikat yolunun var meşakkati, mihneti, / Kılavuzsuz bu yola sakın girmeyin dostlar.” (Tosun-Eraslan, 2019: 236).

Hikmet 64: “Zâhit ol namazın kıl, Hakk’a eyle ibâdet. / Âşıklar gibi ağla, gözyaşın olsun âdet. / Öz yurdunda gurbeti, bilesin câna minnet, / Mevlâ’m, Efendim dergâhına hiç kabul eder mi ki?” (Tosun-Eraslan, 2019: 214).

Hikmet 83: “Fisk u fücur işleyenler, ayakları yere basmaz, / Orucu yok, namazı yok, misvak ile işi olmaz. / Resul’ün sünnetlerini, işlemeyi göze almaz, / İşlediği günâhları günden güne artar dostlar!” (Tosun-Eraslan, 2019: 245).

Hikmet 109: “Oruç tutup namaz kıl, Rabb’ine tövbe eyle, / Seherlerde kalkarak, Mevlâ’ya kulluk eyle, / Şeyhlerin hizmetini noksansız tamam eyle, / Bu kullar Hak cemâlin, seyreder, görür imiş.” (Tosun-Eraslan, 2019: 291).

Ahmed Yesevî’nin yukarıdan beri naklettiğimiz hikmetlerinin temel vurgusu onun yolunun “tarikat” esaslı bir yol olarak belirlendiğini göstermektedir. Yesevî, bu yolda da kimi tarikatları ve şeyhleri pseudo tekke kategorisine iterek onları “sahte” olarak ilan eder. Yolu doğru olmayan tarikatlarda şeyhler de müridleri de doğruluktan ayrılmıştır. Bunlar ribâ yemekte, kul hakkına girmekte, dünya malı için yalan söylemekte, Kur’an’ın hükümleriyle amel etmemektedir:

Hikmet 166: “Âtide sahte şeyhler, çıkıp, peydah olacak, / Şeytanlar bu nâdândan kalkıp dersler alacak, / Zâhiri dünyada hoş, dâim benlik güdecek, / İçinde kuru dava, böyle biline dostlar!” (Tosun-Eraslan, 2019: 393).

Hikmet 218: “Âhir zaman şeyhinin, neden hep işi riyâ, / Riyâkâr mahşer günü, ne götürür oraya? / Bu sahtekâr “şeyhim” der, gezer konuşur güya, / Allâh için zerrece, sevap edesi yoktur. / Ben veli bir kulum!” der, oturur yemek yerler, / Dünya malını alıp, severek cem ederler, / İyi kulları görmez daima; “Ben, ben!” derler, / Vallâh, billâh bunların “Ben” den geçesi yoktur.” (Tosun-Eraslan, 2019: 479).

Hikmet 222: “Dervişlerin yediği para, rüşvet, ribâdır, / Malını kaptıranlar ne de kötü pişmândır. / Kul hakkı yiyenlerin, ahreti perişândır, / Kul hakkını yiyenler, nasıl cevap verecek? / Nefsi kötü olanın, işleri de kötüdür, / Pîr yalancı olunca, müritleri dökülür, / Böyle şeyhlere her tür, sahte mürit bulunur, / Birisi ikrâm edip, öbür huzurda durur. / Sahte şeyhin dergâhı, şeytanlarla beraber, / Dünyada ömrü geçmiş, gerçeklerden bî-haber, / Hoca Ahmed’in sözü, yakut mercân ve güher, / Bana inanmayanın orda yüzü karadır.” (Tosun-Eraslan, 2019: 489-490).

Hikmet 1: “Gönlüm katı, dilim acı, özüm ve kendim zâlim. / Kur’ân okur, amel etmez, yalancısın sahte âlim. / Garip cânımı vereyim, ne yazık ki, yoktur malım. / Düşmeden ateşine Hak’tan korkup piştim ben.” (Tosun-Eraslan, 2019: 93).

Hikmet 142: “Cahil şeyhler, kulaksız, kuyruksuz eşek olur, / İşleri dünya malı, serveti yığmak olur, / Cemaatini yoldan saptırır gider olur, / Böyle şeyhler hayvandan daha da beter imiş.” (Tosun-Eraslan, 2019: 345).

Ahmed Yesevî’nin tasavvufî görüşü Ene’lHakk tasavvuru üzerine bina edildiğinden onun “akıl” vurgusundaki hedef dünyayı, eşyayı ve olayları taakkul faaliyetiyle kavramak olmayıp, asıl amaç “Allah’a erişmek”tir. Yesevî’ye göre ibadet, riyazet, zikirle bu yolu yürüyenlere Hak’tan ilham gelmektedir. Ferd, bu yolda sonunda “fenâ fi’llah makamına erişecektir:

Hikmet 11: “Ene’l-Hakk’ı, câhil bilmez ne demek? Bu yollarda ilim ve mertlik gerek. / Akıllı kul Hak yanında “Yâr” demek, / Cândan geçip cânânı sevdim işte ben.” (Tosun-Eraslan, 2019: 120).

Hikmet 65: “Aşk ile sevdâ etsem, tarikat pazarında. / Mansûr gibi “Ene’l-Hak”, hakikat yollarında, / Hâl derdini söyleyip, marifet meydanında, / Didârın gören ruhum, arşına uçar mı ki?” (Tosun-Eraslan, 2019: 217).

Hikmet 155: “Hak derviş Hakk’ı arar, cândan ve maldan geçer, / Riyâzette tam pişer, göğsün, bağrını deşer, / Sonra vahdet meyinden kanarak bolca içer, / Yalancı vahdet meyin tadını bildiği yok.” (Tosun-Eraslan, 2019: 375).

Hikmet 50: “Hakk’a kavuşmayı arzu edenler, / “Hû!” zikrini cândan, aşkla diyenler, / Hak’tan ilham alır bunu bilenler, / Âhiret azığım alasım gelir.” (Tosun-Eraslan, 2019: 190).

Hikmet 12: “Mevlâ der ki; Çok ağla ki gör Beni, / Feryâd et ki, kulum deyim Ben seni, / Cândan geçen âşıklarım der; hani? / Bana ilham geldi, aldım ben işte.” (Tosun-Eraslan, 2019: 124).

Hikmet 223: “Bekâ bi’llâh makamın görüp cândan geçerler, / Fenâ fi’llâh olanlar, o menzile ererler.” (Tosun-Eraslan, 2019: 490).

Hikmet 122: “Hoca Ahmed lâhuttan makamlar tutmayınca, / “Fenâ fi’llâh” (Allah’ın varlığında yok olma) makamın aşıp da geçmeyince, / Pîr-i kâmil suyundan bir yudum içmeyince, / “Lî me’allâh” (“Allah ile beraber bulunduğum bir makam var ki, ona melekler de başka peygamberler de giremez” anlamındaki hadisin işaret ettiği) makamın erse, ulaşsa olmaz.” (Tosun-Eraslan, 2019: 311).

Yesevîlik insanın kurtuluşunu “sadık mürşid”in kurduğu tarikata bağlamakta, mürşidi olmayanları “şeytanın eşkıyalığına maruz kalmış” kişi görmektedir. Bu yola düşen müridin hedefi, candan ve maldan geçip “vahdet’e erişmektir.” Yesevî, tarikatsız kalan kişileri, tasavvuf yolunu bilmeyenleri veya tasavvufa girmeyenleri “cahil” olarak nitelemektedir. M. Askeri Küçükkaya, Ahmed Yesevî’nin tarikat/tasavvuf anlayışı hakkında şu bilgileri vermektedir (özetleyerek aktardım):

“Tarikatını tevhid üzerine bina etmeye çalışmış olan Ahmed Yesevî’nin tasavvuf anlayışında, muhabetullah, Peygamber sevgisi, insana karşı hoşgörülü davranmak vardır. Tarikatına mensup olanların dünya için tasalanmamaları gerektiğini telkin etmiştir. Bu konuda özellikle şeyhlerin dikkatli davranmasını belirtmiştir. Müridlerini de uyararak, dünya malına ve sevgisine esir olanların peşinden gitmemelerini öğütlemiştir. Yesevî, tasavvufî eğitimi almayan, cahil ve menfaatçi şeyhlerin izinden gidilmemesini de temel ilke olarak kabul etmiştir. Allah inancını vahdet-i vücûd anlayışına yakın bir tarzda ele almaktadır. Kendi varlığını, Allah’ın varlığında bulmaktadır. Ona göre en büyük sevgi ve huzur kendinden geçip, Allah’a yakınlaşmaktır. Ahmed Yesevî, tevhid inancından yoksun insanların bunu bilemeyeceğini söylemektedir. Bu yola ancak ilim ve iman ile girilebilmektedir. Hak ve hakikat, ancak akıl ve bilgi ile idrak edilebilmektedir. Nitekim kendisinin de bu yola akılla girdiğini, candan geçmek anlayışıyla Hakk’ı bulduğunu (bkz: Hikmet: 11) ve Fenâ fi’llah (Allah’ın varlığında yok olma) makamına geçtiğini de ifade etmektedir: ‘Adım sanım kalmadı ben bir hiç oldum; / Allah’ı yad eyleyerek yüce oldum; / Pak yürekle O’na bağlanıp, gör nice oldum; / Fenâ fi’llâh makamına geçtim işte.’ Ahmed Yesevî’ye göre, vahdâniyyet, Allah’ın tek oluşudur. Onun en önemli meselesi, insanı gerçek anlamda Allah’ı tanıyacak ve ibadet edecek dereceye getirmeye çalışmaktadır. İnsan-ı kâmil olma yolunda varılacak makamları, tarikatında basamak olarak kullanmaktadır. Bu basamağın en önemli temel taşı ise tevhiddir. Yesevî’nin düşüncesinde tevhid, Allah’a gereği gibi inanmak ve sığınmak anlamını taşımaktadır. İslâm Dini’nin emirlerine bağlılık konusunda, bir vakit namaz kılmayanın domuzdan farkı olmayacağını dile getirecek kadar hassas davranmıştır. Ahmed Yesevî, İslâmîyet’i yaşamadan tarikatı yaşamanın mümkün olmadığını söylemektedir. Ona göre tarikata girmek için İslâmîyet’i bilmek gerekmektedir. Din, uzuvlarla yani zahirle amel etmektir. Uzuvlarla demekten maksat, farz, vacib ve sünnetlerin tümünü yerine getirmektir. Buna göre, emredilen her şeyin koşulsuz olarak kabul edilmesi, gerekir. Yasaklananlardan çekinip, insanları uyarmak lazımdır. Yesevî’ye göre, İslâmi esaslara dayanmayan bir tarikatın hak ve gerçek olması imkânsızdır. İslâmîyet’i tam manasıyla yaşamayan birisinin tarikata girmesi doğru değildir. Yesevîliğin dört temel esası olan şerîat, tarîkat, hakîkat ve marîfet’e ulaşmanın ilk kapısı İslâmîyet’i yaşamakla mümkündür. Ahmed Yesevî, din ile tarikatı birbirinden ayrı tutmamış, din ile tasavvufu sade ve basit anlatımlarla birleştirmiştir. Buna göre din hürmet, tarikat hizmet, hakikat ise himmettir. İslâmiyet’e uygun olmayan bir tarîkat bâtıl olduğu gibi, hakîkate uygun olmayan tarikat dahi batıl ve gerçek dışıdır. Ona göre dini bilip yaşamak, din (şeriat), tarikat ve hakikat üçlemesindeki gerçek marifet ve rızaya ulaşmaya vesile olmaktadır. Çünkü din (şeriat) zahiren uzuvlarla; tarikat, kalp ile; hakikat ise, sır (kalbin içindeki cevher, gönül) ile amel etmek demektir.” (Küçükkaya, 2018: 147-155).

Küçükkaya’dan yaptığım alıntıdan da anlaşılacağı üzere, Ahmed Yesevî, hakikatin ibadet/riyazet/zikir ile nefsini arıtma yolunu tutan “tarikat ehli”ne ilahî ilham ile verileceğini savunmaktadır. Ona göre bilginin kaynağı, müridin gönlünde çağlayan aşkın karşılığı olarak Allah’ın buna cevabıyla bulunabilmektedir. Diğer ifadeyle Yesevîlik bakımından bilginin kaynakları 1) Kur’an-Sünnet’in naklettikleri, 2) Nefsi arıtma ve ıslah etme hususunda salih mürşidin tarikatına bağlılık ve onun kurallarını tatbik, 3) Gönül’de doğan “Aşk” üzerine kula indirilen marifettir. Nitekim Yalçın Koç, “Anadolu Mayası”nda her ne kadar “tarikata girmek” konusuna değinmemiş olsa da bilginin gönüle indirildiği hususunu işaret etmektedir:

“Anadolu mayası, Türkistan’dan gelen kelamdır. Türkistan’dan gelen kelam, Yesi’den bir Yüce İnsan’ın Gönlü’nde, Türkçe söz ile ‘açılan’, Kadim dem’de, Hatem olan Kelam’dır.” (Koç, 2014: 348).

Yesevî’ye göre akıl, “tek başına” Tanrı’yı tanımak bakımından çaresizdir. Yesevîlik’te, akıl ile Mutlak’tan bilgi edinilemez; bu yol kapalıdır. Tam aksine ferdin Allah’ın varlığında kendi varlığını eritmesi, bunun için de ibadet/riyazet/zikir/halvet yapması gerekir. Ancak bu sûfî ritüeller bir mürşidin gözetiminde yapılmalıdır. Yesevîlik’te tarikata girilmeden, kurtuluşa erilemez. Bu anlamda Yesevîlik, Din’i, Fenâ fi’llah yolunda salih/sadık mürşidin tarikat yolunun esaslarına indirgemektedir. Küçükkaya bu hususu şöyle ifade etmektedir: “Ahmed Yesevî, din ile tarikatı birbirinden ayrı tutmamış, din ile tasavvufu (…) birleştirmiştir.” (Küçükkaya, 2018: 152). Ahmed Yesevî, âşık olmayanın aklını ontolojik olarak gâfillik ve cahillik özüne bağlamaktadır. Yesevî’ye göre namaz kılmayan cahil sayılmakta, namaz kılan ise her namazda imanını yenilemektedir:

Hikmet 243: “Aşksızın aklı cesur, özü gâfil olur muş, / “Sûfîyim!” der, laf söyler, özü câhil olurmuş.” (Tosun-Eraslan, 2019: 526).

Hikmet 13: “Âşık isen, cândan geçip, bir kez öl, / Câhil kalbe sözün girmez, bulmaz yol.” (Tosun-Eraslan, 2019: 127).

Hikmet 101: “Câhil kimse namazın, kadrini nerden bilsin, / Her namazda imanı, yeniden tazelensin.” (Tosun-Eraslan, 2019: 278).

Mâtürîdîlik ise hakikatin akıl ile bulunabileceğini işaret ederken, kulların ibadet/riyazet/halvet/zikir ehli olmasını şart koşmamaktadır. Mâtürîdîlik bakımından bilginin kaynağı üçtür: 1) Vahiy, 2) Gözlem, duyu ve deneyle bulunabilen bilgiler, 3) Akıl yürütme. İmam Mâtürîdî, aklın önünde tarikat, mürşid, cemaat, topluluk bağlamında bir “sırat köprüsü” kurmamaktadır. Mâtürîdî’de akıl özgürdür ve kişinin rehberidir. Mâtürîdîlik, husn ve kubuhun (iyilik/kötülük, güzellik/çirkinlik, sağlıklı/sağlıksız olanın) insan aklıyla bulunabileceğini ifade etmektedir. Mâtürîdîlik insanın iman ehli olup olmadığını da amele değil iman ikrarına bağlamaktadır. Buna göre Mâtürîdîlik, “namaz kılmayanlar cehenneme girecektir” diyen Yesevî’den (Hikmet 46: “Oruç tutup, namaz kıl, zekât verin. / Cehennemden özünüz azad için.” Bknz: Tosun-Eraslan, 2019: 181) farklı olarak “onların ahirdeki durumunu Allah bilir” demektedir. Diğer ifadeyle Yesevî’ye göre Din, uzuvlarla amel etmektir. Oysa Hanefî-Mâtürîdî teolojide Din, “dille ikrar, kalple tasdik” olarak kabul edilmekte, amel Din için şart koşulmamaktadır.

Anlaşılacağı üzere, Yesevîlik ile Mâtürîdîlik, bilginin kaynağı, aklın işlevi ve dindarlık tasavvuru bakımından birbiriyle bağdaşmamaktadır. Yesevîliğin argümanları Mâtürîdîlik dışında kalmaktadır. Bizim yaklaşımımıza göre, eğer bir teolojik/amelî sistem (Yesevîlik), namaz kılmayanı doğrudan “iman dairesinden çıkarıp hayvandan beter” (Hikmet 80) görüyorsa; bu, Mâtürîdîliğin “amel imandan cüz değildir” prensibiyle sadece “farklı” değil, aynı zamanda yapısal olarak zıt bir dindarlık tasarımıdır. Bu bağlamda tarafımızdan sorulan soru şudur: Amel şartı koşan bir tasavvufî ahlâk sistemi ile amel şartı koşmayan rasyonel bir kelâm sistemi nasıl “tek bir teoloji” olarak sunulabilir? Öte yandan Mâtürîdî için akıl, bağımsız bir bilgi kaynağıdır. Yesevî için akıl ise, ancak mürşide teslim olana kadar bir araçtır; bilgi ise mürşid ve ilham (ledün) yoluyla gelir. Dolayısıyla iki sistemin “bilgi kaynağı” (epistemoloji) hiyerarşisinin farklı olması, bu iki sistemin birbirine eklemlenmesine engel teşkil etmektedir.

Lütfi BERGEN

Kaynaklar:

  • Kenzhetay Dossay, Ahmed Yesevî Düşüncesinde Vahdet-i Vücut, 21. Yüzyılda Türk Dünyası Uluslararası Sempozyumu (02-05 Aralık 2010/Lefke-K.K.T.C.) Bildiri Kitabının İçinde, Editörler: Levent Eraslan-Nazım Muradov- Elnur Ağayev, EkoAvrasya Yayınları, 2011.
  • Küçükkaya M. Askeri, Yesevîyye Tarikatının Temel İlkeleri, Harran Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Yıl: 23, Sayı: 40, 2018.
  • Koç, Yalçın, Anadolu Mayası, Cedit Neşriyat, 2014.
  • Ögke Ahmet, Ahmed-i Yesevî’de İlâhî Așk, Diyanet İlmi Dergi, Cilt: 52, Sayı: 4, 2016.
  • Tosun Necdet-Eraslan Kemal, Hoca Ahmed Yesevî Külliyatı, Ahmed Yesevî Üniversitesi Yayınları, 2019.
  • Zal Ünal, Kutadgu Bilig ve Divân-ı Hikmet’teki Adalet, Akıl ve İlim Kavramlarının Karşılaştırılması, Babur Research, Sayı: 3 (1), 2024.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir