Fatma Tütüncü ile Koray Tütüncü’nün kaleme aldıkları, 2019 yılının Kasım ayında Metis Yayınları’ndan çıkan, nitelik düzeyi yüksek her kitabın mâkus talihini yaşamak zorunda kalan Trajik Hissiyat, Ütopik Siyaset üst ve Jean-Jacques Rousseau’nun Edebi ve Siyasi Tahayyülü alt başlıklı kitapla, adından anlaşılacağı üzere teorik arka planının arkeolojisine giriştikleri Rousseau’nun Türkçeye ilk kez; Hilmi Ziya Ülken, Ali Rıza Ülgener ve Salâhattin Güzey tarafından Emil adı verilerek kazandırılan Emile’de, erkeklerin rasyonel vatandaş olma yolunda ilerlemek, kadınların da onlara destek olmak için eğitilmeleri gerektiğinin altının çizilmesi, Rousseau’dan sonra doğan ve ondan sonra bu dünyadan göçen Mary Wollstonecraft tarafından sert bir şekilde eleştirilmiştir çünkü onun nazarında erkekler kadınların zevklerinin tatmin etmek için yaradılmamışlardır.
Wollstonecraft’ın eleştiri odağında sadece Rousseau yoktur; Tabula Rasa kavramı, kendisinden daha fazla meşhur olan ve kendisinden önce doğan ve ölen John Locke’un cümlelerini de çürütmek için çaba sarf etmiştir çünkü o da Rouesseau’yu cinsiyetçi tavrıyla müjdelemiştir.
Wollstonecraft’ın tek arzusu kadınların erkekler tarafından ötekileştirilme mekanizmasına tâbi tutulmalarına karşı mücadele etmek değil, aynı zamanda, Aydınlanmacı ve Rasyonalist olarak servis edilen iki erkek filozof üzerinden, Aydınlanma’nın karanlık, rasyonalizmin de aklı, devre dışında bırakan yönleriyle cedelleşmektir.
Zamanın Wollstonecraft’ı haklı çıkardığını, tarih teorisinde çığır açsa da, kadının kendisini kabul ettirme mücadelesi üzerinde yeterince durmayan Annales Okulu teorisyenlerinin söz konusu eksikliği umursamamalarında görmek mümkündür.
Wollstonecraft’ın Aydınlanma ve Rasyonalizm bağlamlı eleştirileri, tarihi felsefe ile buluşturmakla kalmayanların Annales ile vazgeçilmezleri olan Frankfurt Okulu’nun teorisyenlerinden özellikle Theodor Ludwig Wiesengrund- Adorno ile Max Horkheimer’in cümlelerinde karşılığını bulacaktır. Söz, bu okuldan açılınca Jürgen Habermas’a, sadece sözü edilen değil, birçok bağlamda mesafeli yaklaşılması gerektiği unutulmamalıdır.
Wollstonecraft’ın kadının kendisini kabul ettirme mücadelesi yanında Aydınlanma ve rasyonalizme sosyopolitik yörüngede ilerleyerek bakması, ondan yüzyıllar sonra İngiltere’de sosyalist feminizmin alanının genişlemesi için ter döken; Hilary Wainwright, Lynne Segal ve Sheila Rowbotham’ın düşüncelerini beslemiş, tarih formasyonundan geçen Rowbotham, Annalesçilere, kadının kendisini kabul ettirme mücadelesini görmedikleri için yüklenerek Wollstonecraft’ın ruhunu şenlendirmiştir.
London School of Economics and Political Science’tan mezun olan Deniz Kandiyoti’nin, Metis Yayınları’nca 1997 Temmuz’unda yayımlanan, Cariyeler, Bacılar, Yurttaşlar üst ve Kimlikler ve Toplumsal Dönüşümler alt başlıklı kitabındaki, Türkiye’deki kadınların hak arama mücadelelerine ayna tutan Kurtulmuş ama Özgürleşmiş mi? Türkiye Örneği Üzerine Bazı Düşünceler adlı makalesinin başlığı da bilinçli okuru yine ister istemez Wollstonecraft’a götürecektir çünkü o da kurtulmanın yetmeyeceğini özellikle hatırlatmak için ön plandaki yerini almıştır.
Bugünün Türkiye’sinde, sadece okul yüzü görmemiş, kitaplar devirmemiş kadınların değil, elleri kalemi daha sıkı tutan feminist teoriyi özümsemişlerin, 8 Mart’ı bir anma değil de kutlama günü olarak görmeye kapitalizm ve neoliberal söyleme destek vererek devam etmeleri, bu sorun yetmezmiş gibi, 8 Mart ve Kadına Şiddete Hayır! sesinin yükseldiği 25 Kasımların öncesinde ve sonrasında cinsiyetçi, şiddet öznesi erkekleri kayırmaktan vazgeçmemeleri, Wollstonecraft dâhil, bu yazıda adı geçen ve geçmeyen nice mücadeleci hemcinslerinin onlara zerrece katkılarının olmadığını belgelemektedir.
Ortada böyle bir manzara varken, samimi ve hakiki olmayan duruşun da sorgulanması gerekir ki Mary Wollstonecraft ve haleflerinin de arzuladıkları, önce samimi ve hakiki olmaktır çünkü onlar yoksa kadının mücadelesi şöyle dursun, kendisinden de söz edilemez.
Mehmet Akif Ertaş

Kaleminize sağlık Mehmet Akif hocam.Üzerinde durulması gereken bir yazi. Aydınlanmacı diye tanıdığımız bir sürü ismin cinsiyetçi söylemlerini okuyunca çok sasirmistim. Keşke kitabın adını da hatırlayabilsem. Rousseou ile çekiştim ben de yeni romanimda:)