Köln’e yeni taşınmıştım. İnsan yeni bir şehre taşınınca şehri gözünde büyütür ve nedensiz bir korkuya kapılır. Bu korku bir yabancılık korkusudur. Psikologlar buna “Neofobi” (yenilik korkusu) derler. Korku ile birlikte içimde yorgunluk ve ilgisizlik de vardı. Uzun süredir kalemi elime almaya üşeniyordum. Tam o günlerde Selahaddin Halilov hocamdan bir mesaj aldım. İstanbul’dan Berlin’e geçecekti ve benimle Berlin’i gezmek istediğini yazıyordu. Kafamda hemen bir soru işareti belirdi! Sorular bazen kapalı kapıların anahtarı da olurlar. Korku, yorgunluk, ilgisizlik, hayattan kopukluk duyguları belki bir gezi ile değişebilirdi. Felsefeciler her zaman insana ümit vermezler. Hatta Schopenhauer, Nietzsche gibi filozoflar insanı götürür, binlerce karamsar sorunun ortasında bırakırlardı. Ama Selahaddin Hoca onları temsil etmiyordu. O Doğu’nun felsefecisiydi ve Sühreverdi‘ye göre de “Doğu, ışık, nur ve ümit,” demekti.
Hemen “karanlık bedenimi” bir elbise gibi üzerimden çıkardım ve ışıklı bir ruhla yolculuğa hazırlandım. Önce yolu tanıyacaktım sonra da yolcuyu… Hani Halil Cibran diyor ya:
“Yolcuya bakıp yolunu tanıma,
Yola bak, yolcuyu tanı!”
Hele bir yola çıkayım, yolu da tanıyacaktım, yolcuyu da… Elbiselerimi özenle seçtim. Hoca’ya göstereceğim yeni yazdığım yazıları dosyalara yerleştirdim. İki yıldan beri adeta dünyayı içine doldurduğum fotoğraf makinemi çantama koydum ve tren istasyonuna gittim. Berlin-Köln arası 570 kilometredir. Bu kadar yolu güzel bir tren yolculuğu ile üç saatte alabilirdim. Biletimi aldım ve yolculuk için yanıma su ile gazete almak için istasyondaki markete girdim. Çantamı bir dakikalığına elimden bıraktım ve satıcıya gazete ile suyun parasını uzattım. Kasadaki adamla benim diyaloğum 30 saniye sürmemişti. Ama o otuz saniye içinde yere bıraktığım çanta yoka çıkmıştı. İlk defa başıma böyle bir olay geliyordu. Aceleyle sağa sola baktım, kasadaki adama, kapının önündeki kadına sordum. Hiç biri çantamı görmemişti. İnanılır gibi değildi. Çantam adeta ışık hızı ile yoka çıkmıştı. İstasyon polisine gitmek, etrafta kamera aramak gibi çabaların hiç biri işe yaramamıştı. Çantadaki elbiseler önemli değildi ama en çok fotoğraf makinemdeki fotoğraflara üzülüyordum. İşin kötüsü çantayı çalan adam da memnun olmayacak, belki bana küfredecekti. Çünkü içinde ona yarar pek bir şey yoktu. Yolculuk Sühreverdi’nin ışığı ile değil Schopenhauer’ın karanlığı ile başlamıştı.
Yakası mavi, beyaz gömleğim, jeans pantolonum ve kırışık siyah ceketimle Filozof’un huzuruna çıkacaktım, başka çare yoktu.
Trene bindim, koltuğuma oturdum ve 2016 yılında yazar Uli Rothfuss‘la birlikte Almanca yayınladığımız “Ebu Turhan’ın Dünyası” kitabına kafamı gömdüm. Ebu Turhan da Sührverdi gibi ışığı Doğu’dan yükseltiyor ve ayrılıklara, acılara ilaç olarak bütünlüğü savunuyordu:
“İnsan, içindeki dünya ile yaşadığı dünyayı birleştirirse mutlu olabilir.”
Mutlu olmak her insanın arzusu değil miydi? Ama herkes bütüne değil parçaya bakıyor ve yarım arzuların peşinde yok olup gidiyordu.
Dışarıya baktım. Sonbahar artık kendisini gösteriyordu. Kısa bir süre parıldayan güneşin ardından yağan yağmur trenin camlarını adeta taşlıyordu.
Berlin’e indiğimde çantamın çalınması, yabancılık duygusu gibi karamsar duygularımı geride bırakmıştım. Bütün büyük şehirleri sevdiğim gibi bu şehri de seviyordum. Doktora yaparken bir buçuk yılım burada geçmişti. Müzelerinde, vapurla gezdiğim kanallarında, Türklerle dolu caddelerinde, tarih kokan kuytu mahallelerinde güzel hatıralarım vardı. Bir sokak müzisyenin çaldığı şarkıda geçen “Landwehr kanalında bir ceset yüzer” sözlerini duyunca bu şehirde acımasızca öldürülen Rosa Luxemburg ve Karl Liebkencht gibi politikacıların anlatıldığını bile anlardım.
Filozofla mütevazi bir otelde buluştuk. Keyfi yerindeydi. Kısacık gülüşlerle etrafa pozitif enerji yayıyordu. Bana daha yeni yayınlanmış “Felsefe Optiğinden Aşkın Renkleri” kitabını hediye etti.
Gün içinde Humbold Üniversitesi’nde Prof. Eva Maria Auch‘la görüşecektik. 1809 yılında Prusya Krallığı’nda liberal bir politikacı olan Wilhelm von Humbold‘un gayretleri ile kurulan bu Üniversite’de bir de Azerbaycan Bölümü de vardı. Bölümün başkanlığını yapan Prof. Eva Maria Auch, Bakü Devlet Üniversitesi’nde Arapça ve İslami Bilimler okumuştu. Ayrıca mükemmel Rusça da biliyordu. Prof. Eva Maria Auch’la sohbetimiz Rusça, Almanca, Türkçe karışımı bir sohbet oldu ve Selahaddin Hoca’yı pek tatmin etmedi. Biraz teselli olsun diye onu Ali ve Nino romanın yazarı Kurban Said’in (Esad Bey) Berlin’de yaşadığı eve götürdüm. O, evin duvarına Berlin Belediyesi tarafından yazılmış Esad Bey’in “Vatansız hayat hiç bir şeydir,” sözünü okuduktan sonra bir hayli sessizliğe gömüldü.O anda Ebu Turhan’ın bir sözü aklıma geldi:
“Kökü sağlam olanın yüzü solgun olmaz!”
Kurban Said vatanını terk etmek zorunda kalarak köksüz bir ağaç gibi yüzünü çok erken soldurmuştu. Hüzünlü duygular içinde Fasanen Caddesi’nden Kurfürstündamm’a doğru yürüdük. Hoca’ya bu caddenin bir zamanlar Rus ve Türk mültecilerin mekânı olduğunu anlattım. Hatta Hilal Münşi gibi Azerbaycanlıların önemli şahsiyetlerinin de buraya yakın yerlerde yaşadıklarını söyleyince Hoca etrafa daha dikkatli bakmaya başladı. Belki de bakışlarıyla geçmişin izlerinden geleceğe mesajlar alıntılıyordu.
Akşam bir İran restoranında sarıköklü, tereyağlı pilav yedik. Restoranda oturanların hemen hemen hepsi et ve pilav ağırlıklı yemek yiyorlardı. Hoca’ya Alman filozofu Feuerbach‘ın “İnsan ne yiyorsa odur,” sözünü söyledim. O da etrafa göz gezdirdi ve insanların nasıl iştahla yemek yediklerine baktı. Sonra, “Tokun açtan haberi olmaz, “dedi ve bir süre sustu. Ne demek istediğini merak etmiştim. Devam etti:
“Vay o güne ki, açın da açtan haberi olmasın!”
Ertesi gün Köln’e gitmek için istasyondan biletlerimizi aldık. Biz bilet alırken istasyon bir anda bağıran çağıran insanlarla dolmuştu. Merakla etrafı izliyorduk. Atılan sloganlardan kalabalığın niçin oraya toplandığını öğrendim. Naziler, başka şehirlerden Berlin’e gönderilen mültecileri bekliyor ve onları protesto ediyorlardı. Hoca çok kederlenmişti. Bir süre hiç konuşmadan öylece durdu ve polis korumasında bir köşeye sıkışmış mültecilere baktı. Kadın, çocuk, yaşlı bir sürü insan boyunlarını bükmüş korkuyla etrafa bakıyorlardı. O anda Hoca’nın dilinden şunlar döküldü:
“İki tür insan ve halk vardır. Kaderlerini kendileri yazanlar ve başkalarının yazdıklarında rol alanlar.”
Bir saat gecikmeyle trene bindik. Hızlı tren iki buçuk saate bizi Köln’e ulaştıracaktı. Hoca trenin hızını, modernliğini ve temizliğini beğenmişti. Karşı karşıya otururken, “Yol arkadaşlığı hazır yola beraber gitmektir. Dostluk ise, birlikte yeni bir yol açmaktır,” dedi. Bu söz ikimiz arasındaki güzel dostluğun yeni bir yol açtığını bana düşündürdü ve cesaretimi artırdı. Artık yol boyu ona soru üzerine soru soracaktım. Doğu, Batı, felsefe, edebiyat, inanç, hayat görüşü gibi sözler sohbetimize renk ve derinlik katıyordu.
Ona göre, ne Doğu vardı ne de Batı. Her şey birin içindeydi ve birbirini tamamlıyordu. Aslında yabancı olarak gördüklerimiz de bizden birer parçaydılar. “Yabancı olan, dilini bilmediklerimiz değil, anlaşamadıklarımızdı.” Evet, Batı çalışmış toplum olarak ileri gitmişti. Çünkü, “Doğu’nun ideali kâmil insan, Batı’nın ideali ise kâmil toplumdu.”
Tren hızlandıkça sohbetimiz de koyulaşıyordu. Sohbette Kant‘dan, Heidegger‘den, Nietzsche’den daha çok Nizami Gencevi‘nin, İbn-i Arabi‘nin, Sühreverdi‘nin, İkbal‘ın, Cibran‘ın, Cavid‘in isimleri duyuluyordu. Belki de aşkın nârına en çok yanan onlardı.
Filozof Selahaddin Halilov ümitli sözleri, barışçıl ifadeleri ve hayat dolu bakışlarıyla yolculuğu bir felsefe yolculuğuna çevirmişti.
Orhan ARAS

Almaniyaya səyahətdən Filosof özü də bir-iki şəkil paylaşmışdı həmin vaxt. O gün bu gün filosofun söhbətlərinə heyran kəsilən bu insanların surəti gözüm önündən getmir. Həm də eyni zamanda Cübran Xəlilin
“Peyğəmbər” indəki mənzərələr – Elçinin gəlişi, söhbətləri, gedişi, heyran insanların kədəri, İnsan övladının nuruna göz yaşı tökməkləri – məndə assosiasiya olunan mənzərələr gözüm önündə canlanır. Hardansa bir Səs gəlir: “Səndən Ruh haqqında soruşarlar.De ki, doğrusu bu haqqda Rəbbim mənə bir bilgi verməyib..”