Yol
Gitmek güzeldir kimi zaman. Yeni ve yeniden gelişlere yol aralar. Her gidiş, gelişi güzelleştirir, anlamlandırır. Gidişin ve gelişin gönlümüze yaydığı ferahlık, ruhumuza serdiği güzellik birikir de kocaman bir yürek aydınlığı olup bilgi ve tecrübe dağarcığımızda müstesna mevkiine kurulur. Yol, hayatın bizatihi kendisidir. Ya bir yolda yürüyüşte ve arayıştayız, ya bir menzilde daha uzun bir yol ve yolculuk için istirahatteyiz. Kazandıklarımız yolda bulduklarımız yada bulduklarımızı sermaye edip büyüttüklerimizdir. Yol ve yolculuk güzeldir ve güzellikler sunar insana.
Birkaç yıl önce Bosna’ya kısa bir ziyaretim olmuştu. Saraybosna, Mostar, Travnik gibi şehirlere yaptığım kısa ziyaretler bu şehirlere ve bu mükemmel coğrafyaya daha geniş zamanlı ve daha ayrıntılı bir gezi yapma özlemini bir ukde olarak yüreğime kazıdı. Bu ukde ve Uluslararası Saraybosna Üniversitesinde (IUS) okuyan oğlumun ısrarlı daveti karşısında ortaokulda olan kızımın ara tatilini fırsat bilip ‘bir haftalık bir Bosna-Hersek gezisi fena olmaz’ diye düşünmeye başladım. Gerçi mevsimi biraz kaçırmıştık ama olsun. Her mevsimin ayrı bir güzelliği var deyip yola koyulduk.
Karar vermek yola koyulmaktır bir anlamda. Ancak karar vermekle bitmiyor hiçbir şey. Ötesini berisini irdelemeye başlıyorsunuz, farklı çıkışlar, farklı seçenekler üzerine düşünüyorsunuz. Mevcut ekonomik şartlar içinde üç kişilik bir gidiş dönüş maliyeti gözünüzü fazlasıyla korkutuyor zaten. Bu gerçek havayoluyla gitme seçeneğini devre dışı bırakıyor otomatikman. Bu defa karayolu ile gitme seçeneğini değerlendirmeye başlıyoruz. Otobüs firmalarının pandemi öncesi süreçte Saraybosna’ya kadar sefer düzenledikleri ancak o hengamede bu seferlerin askıya alındığı ve sonrasında tekrar başlatılmadığı bilgisine ulaşıyoruz. Ancak İstanbul’dan Belgrad veya Novi Pazar’a (Yeni Pazar) kadar gidip oradan yine karayolu ile Saraybosna’ya gitme seçeneğinin mevcut olduğunu gördük. Bu bir seçenek gibi görünse de uzun ve yorucu bir otobüs yolculuğu, beklemeler, aktarmalar mecbur kalınmadıkça tercih edilebilir bir seçenek değil asla. Hele ailecek yapılacak bir seyahatte…
Geriye tek seçenek kalıyor; kendi aracımızla gitmek. Zihnimizde çoğunlukla gurbetçilerimizin yurtdışından özel araçlarıyla gelişleri gerçeği yer aldığından buradan özel araçla Balkanlara veya Avrupa’ya seyahat istisnai bir çıkış olarak dayatıyor kendini. Ama ‘bu seçeneği kullanacağım’ deyip kısa sürede tamamlıyorum gerekli evrakları.
Ankara Saraybosna arası bir günde alınabilecek bir mesafeyi aştığından bir gece Edirne’de konaklayıp sabah erken saatte yola çıkarak ve Türkiye ile Bosna Hersek arasındaki yaklaşık iki saatlik zaman farkını da hesaplayarak akşama doğru Saraybosna’ya varmayı hedefliyorum. Bu niyetle erkenden yola çıkıp vakitlice Edirne’ye ulaşıyoruz. Edirne zaten öteden beri görmek istediğim ama bir türlü denk getirip de ziyaret edemediğim tarihi kentimiz. Kalacağımız otele varıp kısa bir soluklanmadan sonra şehrin tarihi birkaç mekanını ziyaret için dışarı çıkıyoruz. Bir mimari şaheser olan Selimiye’ye varmadan önce civardaki tarihi çarşı ve hanları geziyoruz. Bu mekanlarda göze çarpan en önemli şey Kril alfabesiyle yazılmış (Bulgarca) tabelaların fazlalığı ve büyük bölümü büyük oranda Bulgar olmaları muhtemel turist sayısının fazlalığı. Bütün otellerde ve uğranabilecek diğer mekanlarda da bu belirgin bir şekilde görülmekte. Zaten bu durumu epey bir süredir haber bültenlerinde de takip ediyoruz. Bulgaristan’dan günübirlik gidiş-gelişlerin Edirne ekonomisine ciddi bir katkılarının olduğu ve esnafın da bu durumdan fazlasıyla memnun olduğunu görmek mümkün. Hafta sonu olması dolayısıyla daha fazla turistin geldiği her halinden belli.
Kalabalık turist kafileleri arasından Selimiye’ye doğru yol alıyoruz. Erken akşamın yarı aydınlık yarı karanlık ikliminde Selimiye bütün ihtişamı ile müslim ve gayrımüslüm cümle insanlığı selamlıyor. İçeriden ve dışarıdan minareleri dahil restorasyonda olsa da Selimiye’nin insan yüreğine huzur ve itminan bahşeden görüntüsü yüzyıllara meydan okuyan uhrevi havası uzaktan bile insanı tesiri altına alıyor. Tarihi çarşı ve hanlardaki kalabalık turist kafilelerinin aynısına ulu mabedin avlu ve içerisinde de rastlamak sevindirici. Bu hakikat bize medyanın topluma yansıttığı şekliyle bu insanların salt daha uygun olması saikiyle Edirne’ye arabalarının bagajını doldurmak amacıyla gelmediklerinin de bir göstergesi. Sabah erkenden yola çıkacağımızdan şehir turunu kısa tutup kaldığımız yere dönüyoruz.
Edirne Kapıkule arası yarım saatlik bir mesafe. Gün başlamadan yola çıkıp Kapıkule’ye varıyoruz. Günün bu erken saatinde ve bu mevsimde bile karşılıklı olarak gümrük kapılarında hatırı sayılır bir araç trafiği mevcut. Bu gerçek gurbetçilerimizin yaz aylarındaki yoğun gidiş gelişlerinde ne eziyetler çektikleri hakkında insanda sağlam bir kanaat oluşturuyor. Bereket gişe sayısının fazlalığı ve araç sınıflandırması sayesinde fazla da beklemeden kapıdan geçip ‘komşi’ topraklarında yol almaya başlıyoruz. İster istemez bir tedirginlik misafir oluyor yüreğine insanın. Uçakla yurtdışına çıkışta bunu hissetmek pek olası değil ama karayoluyla kendi ülkenizden çıktığınızda yüreğinize bir ağırlık gelip oturuyor. Her ne kadar uzayan yolda seyahat ediyor olsanız da, trafik kendi kuralları içinde akıp gitse de yabancı bir toprakta olduğunuzu, soluduğunuz havanın bambaşka bir hava olduğunu, yüzünüzü yalayan rüzgarın bir başka rüzgar olduğunu hemencecik fark ediyorsunuz.
Otobanda yabancı plakalı araçlar kadar Türkiye plakalı araçlar da fazlasıyla mevcut. Hele tırların büyük bölümünün Türkiye’den Balkanlara veya Avrupa ülkelerine doğru gittiklerini görmek sevindiriyor insanı. Bu elbette canlı bir ticaret gerçekliğinin somut göstergesi. Elbette ülkemizdeki otobanlar ve karayolları kadar olmasa da Bulgaristan’daki yollar ve otobanların da gayet güzel olduklarını teslim etmek gerekiyor. Hele Sırbistan ve Bosna-Hersek’teki karayollarını gördükten sonra .
Yol aldıkça Türkiye plakalı araçların seyreldiğini görüyoruz. Sert bir hava –hani şu hep Balkanlardan gelen soğuk hava dalgası- ve hafif bir sis yolculuğumuza eşlik ediyor. Ve en önemlisi teknoloji yolculuğumuza eşlik ediyor. Veya biz teknolojiye eşlik ediyor, onun çizdiği güzergahtan aheste aheste ilerliyoruz. Artık bir yerden bir yere –bu yer ister bildiğimiz ister bilmediğiniz bir yer olsun- seyahat etmenin yolu veya güzergahı bilmemekten kaynaklı endişesi ortadan kalkmıştır bu gün. Cep telefonlarımızın ilgili yerine çıkış ve varış noktalarımızı yazdıktan sonra kendimizi navigasyon denilen düzeneğin insafına terk ediyoruz. Ne büyük nimet. Düşünüyorum da bu kolaylık ve sihirli uygulama olmasaydı böylesi bir yolculuğu bu kadar rahat göze alabilir miydim emin değilim.
İnsanoğlu çoğu zaman kendi kendine engeller koyar. Ya da aşılabilecek basit engelleri gözünde büyütür. Gittiğimiz her yerin dilini bilmek zorundaymışız gibi düşünürüz çoğu zaman. Sanırız ki dil bilmezsek yolda yabanda kalacağız, meramımızı anlatamayacağız, sefil ve perişan olacağız. Değil elbette. Mesele anlaşmak, meramımızı anlatmak ise mutlaka bir yolu bulunur. Bazen bir- iki ortak kelime, bazen imdadımıza yetişen abartılı beden dili çözüverir bütün meseleyi.
Bulgaristan sınırları içinde büyük oranda geniş otoban ve yollardan rahatlıkla geçip Sırbistan’a vardığımızda yolların şekli şemali değişiveriyor birden. Çok kısa bir mesafeyi otoyolda seyrettikten sonra peyderpey yükselen ve daralan yollarda mesafe almaya başlıyorsunuz. Ve ek olarak yoğun bir kamyon ve tır trafiği mevcut. Bahsettiğim yol uluslararası güzergah. Ancak büyük bölümü iki şeritten ibaret ve olabildiğince dolambaçlı. Hafif sisli hava yukarı çıktıkça görüş mesafesini azaltmakta. Doğal olarak hızınız birden düşüyor ve isteseniz de elli- altmışın üzerine çıkamıyor ağır ağır yol alıyorsunuz. Görünen bu yolların eski Yugoslavya döneminden kaldığı gerçeği. Gerçi coğrafyanın sert ve haşin yapısı arzu edilse de daha geniş ve güvenli yollar yapma imkanı sağlamaktan epeyce uzak.
Yol gözümüzü korkutsa da manzara mükemmel. Yeşilin her tonuna sonbaharın sarısını katık eylemiş bir deryanın içinden ağır ağır ilerliyorsunuz zirveye doğru. Yanınızda yörenizde küçük yerleşim yerleri, tabiatla bütünleşmiş kutu gibi dağ evleri, dağ köyleri. Etrafını saran ağaçların renklerine nazire yaparmış gibi bir renge bürünen küçük dereler, ırmaklar. Zirvesini göremediğiniz yükseltiler, sivri tepeler.
Sırbistan gümrüğünü geçip Bosna-Hersek topraklarına girdiğimizde vakit yavaş yavaş akşama evrilmekte. Kalan mesafeyi normal şartlarda bir buçuk , iki saatlik bir sürede almak mümkün gibi görünse de buradaki yolların da ağır bir yolculuğu dayattığı ortada. Ayrıca güzergahın bundan sonrası neredeyse Saraybosna’ya kadar bir tünelden çıkıp bir başka tünele girmekten ibaret sanki. Kimi uzun kimi kısa onlarca tünel. Ve çoğu girişlerdeki ufak düzeltmelerden başka herhangi bir inşaî işlemin yapılmadığı, tamamen doğal, oyulmuş dağdan kayadan ibaret tüneller. Çoğunda herhangi bir aydınlatma, ışıklandırma dahi mevcut değil. Bu tünellerin ve yolların da dağılmadan önceki süreçlere ve belki çok daha eski zamanlara ait oldukları besbelli.
Bosna-Hersek sınırından on, on beş kilometre içeri girdikten sonra yolun alt tarafında küçük bir yerleşim yerine gözümüz kayıyor ve o an yüreğimizde bir güven ve huzur rüzgarı dalgalanıyor. İrili ufaklı onlarca yerleşim yerinden geçerken yine irili ufaklı onlarca kilise gözümüze ilişti. Ama bu farklı. Algıda seçicilik mi diyelim. Evet bu bir minare. Evet buralarda Müslümanlar yaşıyor ve buralar Müslümanların yaşadığı bir coğrafya. Bir ferahlık, bir rahatlık, bir cesaret yayılıyor bedenimize. Hayır, başkasının inancına, mabedine zerrece ön yargımız, art niyetimiz, kötü düşüncemiz yok lakin o minare de bir başka sevindiriyor insanı. Yüreğiniz kabarıyor, göneniyorsunuz. İnancın mübarek selamını alıyor ve selam ile mukabelede bulunuyorsunuz, ve ‘aleyküm selam’ diyorsunuz en kalbi duygularınızla sessiz sedasız.
Etraf tam kararmadan Drina Köprüsüne (Sokollu Mehmet Paşa Köprüsü) uzaktan bir selam çakıp yola devam ediyoruz. Şimdi zaman yok, dönüş yolunda bir durak yapar daha ayrıntılı seyrederiz diyoruz içimizde. Daha epeyce bir yolumuz var. Aynı dar ve dolambaçlı yollar Saraybosna’ya kadar devam ediyor. İki tarafı ağaçlıklı ve bol virajlı yollar uzasa da menzilin kısalması zaman alıyor.
İşin tuhaf yanı bir süre sonra önümüzdeki navigasyon cihazı mesafenin gittikçe azaldığını gösterse de tenha yollardan ve küçük yerleşim birimlerinden kurtulmak mümkün değil. Ortada büyük bir şehre yaklaştığımıza dair hiçbir emare yok. Tereddüde düşüp şehrin girişinde bir benzinlikte bizi beklemekte olan oğlumu arıyorum.
İmran diyorum, doğru yolda mıyız? Ortada şehir falan yok. Birkaç kilometre sonrasını varış noktası olarak gösteriyor navigasyon ama hâlâ sanki dağın başındayız gibi diyorum.
Konum paylaşımı vasıtasıyla Kapıkule’den çıkıştan itibaren bizi an be an takip eden oğlum:
-Yok baba diyor, doğru yoldasınız.
Yapacak bir şey yok deyip devam ediyoruz. Aklıma Orhan Veli’nin ‘Gemliğe Doğru’ şiiri geliyor. “gemliğe doğru/ denizi göreceksin /sakın şaşırma” dizelerini hatırlıyorum. Ağaçlıklı bir yoldan virajı alıp doğuya döndüğümüzde şehir bütün ihtişamı ve aydınlığı ile önümüze seriliyor. Bir ışık denizini görüyor ve şaşırıyoruz. Vardığımız yer Saraybosna’nın en merkezi yerine beş yüz metre bile mesafede değil. Bu kadar kısa mesafede şehrin merkezine nasıl gelebildiğimize hayret ediyorum ama daha sonra gündüz gözüyle buraları dolaştığımızda görüyoruz ki şehrin doğu tarafındaki girişi böyle. Bir dağın etrafından döndüğünüz gibi şehrin ortasına, Başçarşı’nın biraz ötesine birden dalıveriyorsunuz. İtiraf edeyim ki yorucu bir gün oluyor. Şehre girince yorulduğumuzu ve epeyce de acıktığımızı birden fark ediyoruz. Öncelikle açlığımızı gidermenin ve sonra da yorgunluğumuzu atlatmanın zamanı diyerek aileden rehberimizin peşine takılıyoruz.
-Bundan sonrası sende İmran diyorum. Yol şimdilik buraya vardı, yarına Allah kerim…
Devam edecek…
Fadıl KARLIDAĞ

Son Yorumlar