Yalta, Kızıltaş, Gurzuf, Akmescit, Bahçesaray… Beni, çocuklukla delikanlılık arasında uykusuz bırakan yerler… Adını duyup da görmedeğim, suyunu içip toprağını koklamadığım uzak diyarlar. Ama uykularımda yüreğimi sıkan, içimi acıtan, gözlerime yaşlar süren mekanlar..
Nereydi Kızıltaş, nereydi Gurzuf?
Yurdunu kaybeden adamın canında, kanında, fikrinde, zikrinde olan bu isimler niye beni bu kadar yakıyor, sarsıyordu?
Londra’nın Fulham Road bölgesinde bir adam bu isimleri sayıkladıkça, hayalinde Gurzuf’un Ayı Dağı’ında, Gelinkaya’sında gezinirken benim de çocukluk hayallerimde fırtınalar kopuyordu. Londra’nın Southfields’inde bir adam:
“İşte işte… Geleyatır
Ayağında kırmızı katır
Geleyatır Çora Batır.”
Türküsünü ağlaya ağlaya söyledikçe ben sürgün Sadık Turan’ı, bahtsız Çoban Seyid Ali’yi düşünüyor ve hüzünleniyordum.

İlk önce “Yurdunu Kaybeden Adam” romanını okumuştum. Sonra da “Korkunç Yıllar”ı… Savaş, ölümler, korkunç insanlık trajedileri, sürgünler… Bütün bunlar çocukluk dimağımı kızgın bir demir gibi dağlamıştı. Ama en çok Sadık Turan’ın savaşın ortasında köyüne gidişine, Kırım’ı son kez görüşüne ağlamıştım. Kavuşmalarla birlikte ayrılıklar ne zordu Allah’ım! Hele son görüşler, son dokunuşlar, son gülüşler, son el sallayışlar…
Zaten ondan sonra da binlerce insanın hayvan vagonlarında öldürüldüğü sürgün dönemi başlamıştı.
Akmescit’i, Gurzuf’u Cengiz Dağcı‘nın dilinden okumak ne yaman şeydi! Ama okumuştum işte… Binlerce kilometre uzakta ve gözlerimi Karadeniz’in ötesine, bir zamanlar bizim olan yurtlara dikmiş, okumuştum.
Dağcı uzun yıllar önce yurdunu kaybetti sonra da gurbetten eller üzerinde ebedi olarak yurduna döndü. Onun vefatını duyduğumda yıllar önce okuduğum kitaplarındaki mekânlar, isimler capcanlı birer varlıklar gibi yeniden gözlerimin önünde canlandılar. Ve anladım ki, aslında sanattı her şeyi yaşatan. Ama Cengiz Dağcı romanlarında sadece sanat yapmıyordu. O yurduna ve yurdundan toptan kovulmuş insanlarına ağıt yakıyordu. Bizlere de o ağıtları okuyup ağlamak düşüyordu.
Tam 92 yaşında yurduna döndü. Eller üzerinde. Onu tutan ellerin içinde bir Türk Dışişleri Bakanı’nın, bir Türk Kültür Bakanı’nın elleri de vardı. Bu dönüş işte muhteşem bir dönüştü. Çünkü Dağcı sanatıyla, Osmanlı’nın onun yurduna olan borcunu böylece ödetmişti.
9 Mart 1919’da Gurzuf’da başlayan ömür, dilinden düşürmediği Kızıltaş Köyü’nün güllerle süslü bir tepesinde son buluyordu. Bu acı dolu ömür son bulurken, onun romanlarında canlanan, dillenen kahramanlarla birlikte Türk Bakanları da elpence divan önünde saf tutuyorlardı.
On altıncı yüzyılın en muhteşem şairi Baki diyor ya…
“Kadrini seng-i musâllada bilüp ey Bâkî
Durup el bağlayalar karşuna yârân saf saf…”
Dağcı’nın da kadrini şükür ki bütün millet ve büyük Osmanlının varisleri bildiler ve önünde sadece ‘yârânlar’ dostlar saf bağlamadılar “Bakanlar” da saf bağladılar… Osmanlının torunu olan bakanlar…
Osmanlı ile Kırım’ın hikâyesi uzun. Bu başka bir yazı konusudur. Ama Cengiz Dağcı’nın hikâyesi bir sürgün hikâyesidir. Acı dolu, yürek yakan, isyan ettiren bir hikâye…

Cengiz Dağcı bir ömür yaşadı. Uzun bir ömür. Yarısı acı, yarısı hasret dolu bir ömür. Yirmiden fazla kitap yazdı. Hep kendisini anlatmak istiyordu ama kalemi hep yurdunu anlattı. Yurdunu kaybetmiş bir adamdan ne anlatmasını beklerdiniz ki? Bir romanın adı olan “Üşüyen Sokak”daki gibi yaşadığı Londra’da üşüdükçe Gurzuf’un, Kızıltaş’ın güneşini özledi, annesini sayıkladı. Ona uzun uzun mektuplar yazdı… Kocaman adam olmasına rağmen eline her kalemi aldığında bir çocuk oluverdi, başını koymak için annesinin dizlerini aradı.
“Anneciğim, hâlâ anneciğim diyorum sana. Oysa ihtiyar bir adamım ben, saçlarım ağardı çoktan” diye yazıyordu çocuk duygularıyla…
Sürgün adam belki de sürgün olduğu yılda kalır Dağcı! O nedenle her gün yüzlerce defa anneciğim deme hakkın var senin. Söyle! Utanma, yaşlandım diye kendini kınama! Biliriz, yurdunu kaybeden adamlar kınanmazlar!
Cengiz Dağcı artık yaşamıyor. Ama sesi hala kulaklarımızda… Ben gecenin bir yarısı bu satırları yazarken onun Londra sokaklarında, Earlsa Court tren istasyonunda “anneciğim” diye inildemesini duyabiliyorum. Belki binlerce insan da aynı şekilde onun sesini duyuyorlar. Onun sesini duyabilmemizin nedeni, Dağcı’nın sesinin yurdunun sesiyle karışması, bir olması nedeniyledir.
Cengiz Dağcı 1941 yılında Ukrayna cephesinde Almanlara esir düşer. Rusların tarafında çarpışmasına rağmen, onların halkına, ülkesine yaptığı zulümleri asla unutmaz. Bir süre sonra Almanların oluşturdukları Türkistan Lejyonunda görev alır ve Ruslara karşı savaşır. Bu savaş sadece onu değil, yurdunu, halkını da mahveder. O, 1946 yılında Edinburgh’a yerleşmeğe çalıştığında artık Kırım’da bir Kırım Türkü bile yaşamamaktadır. Ona ise kalemini alıp halkının ardından ağıtlar yakmak düşer.
Bir büyük insan, büyük bir sanatçı gurbet elde gözlerini hayata yumdu. Yaşadığı dönemde yurdunu göremedi. Ama hayalinde o yurdun dağlarında, ovalarında gezindi. Ordaki güllerle, çiçeklerle ve mezarsız tanıdık ölülerle konuştu. Sonunda onun hayalleri ondan daha cesur çıktılar ve onun yapamadığını yaptılar. Cenazesini alarak Kızıltaş’ a götürdüler.
Hem de ne götürme…. Halkının en yiğit oğullarından Mustafa Cemiloğlu ile birlikte halkının omuzlarında yürüdü yurduna doğru.
Şimdi şükürler olsun ki içimi dağlayan o acı duygular aniden esen bir yel gibi yüreğimden esti ve geçti gittiler. Çünkü yurtsuz adam yurduna kavuştu. Ve bir Türk Bakan’ın Kızıltaş Köyü’nde Dağcı’nın bacısının el öpüşüyle Yalta da, Kızıltaş da, Gurzuf da, Akmescit de Cengiz Dağcı yeniden canlandı.
Gidişin yıkımdı, bozgundu, sürgündü, felaketti. Dönüşün muhteşem oldu!

Cengiz Dağcı yurduna hoş geldin!
Orhan ARAS

Son Yorumlar