Hep ölünür bu coğrafyada, ne çok ölünür… Niye hep ölünür? Hangi açıklama, hangi strateji, hangi mesaj ne açıklayabilir ki! Niye hep ölünür ki?!..
Hep ağlanır bu coğrafyada, ne çok ağlanır… Niye hep ağlar analar? Hangi dava, hangi ideoloji, hangi devlet anaların gözyaşını açıklayabilir ki! Niye hep gözlerden kan akar ki?!
Hep “bizi yakan bizim ateşimiz”dir bu coğrafyada, ne çok yanarız… Niye hep yanarız? Hangi savunma, hangi konsept, hangi hamaset yanmayı açıklayabilir ki? Niye hep yanılır ki?!
Ne çok ölünür, ne çok ağlanır, ne çok yanılır bu coğrafyada! Ne çok…
***
Bitmeyen bir trajedinin, bitmeyen acının yatağıdır bizim buralar. Bizim buralar en çok kan görür, evlatlarını toprağın bağrına kurban vermeyi bilir en çok. Kan doğranır sofralarımıza ekmek diye. Kandan bir öfkenin, kinin içinde yüzer durur yaşamak denen gemi bizim buralarda.
En mümbit ovalarımızda yoksulluk yetişir. Yokluk hasat edilir. Kavga devşirilir. Öfke büyütülür bahçelerde. Yokluğa akar bütün ırmaklar. Ayrılığa akar… Bir kör kavganın, anlamsız bir inatlaşmanın süreğenliğinde darmadağın olur zihinler. Mantık göçüp gider buralardan. Düşünce kıyıma uğrar.
En verimli zamanlarımız, en verimli beyinlerimiz yağmalanır. Her dem sağılır her şeyi coğrafyamızın. Yağmalanır her şeyimiz. İçeridekiler yağmalar, dışarıdakiler sömürür. İnançlarımız kullanılır. İyi niyetlerimiz kurşunlanır. Alın terimiz kurur; karşılıksız. Haraç mezat tezgâha konulur…
Sağduyuyu, vicdanı körelten olağanüstü zamanlarda yaşarız hep bu topraklarda. Kamu âlem yürek dağlayan bir kamûsun sözleriyle söyleşir. İnsani bir bağlamı olmayan sembollerin, kavramların gölgesinde insana kıymayı, insanlığı kırmayı insanlık sayanlar yürüyüp gider coğrafyanın yüreğinde. Coğrafyanın yüreği bir hüzün iklimi. Karanlık hırsların, karanlık kinlerin, kara kavramların gölgesinde düşman kılarlar bizi. Bilmeyiz neden?!…
Koyu bir gölgede, bir alacakaranlıkta birbirine girer her şey. Ta ezelden karmakarışıktır tarihimiz ve talihimiz. Fitne odakları, münafık zihinler, bizden görünüp bizi birbirimize düşman edenler durmadan, her dem karıştırırlar orta yerimizi, ortalığımızı. Yaşamanın anlamını yitirdiği gibi ölmek de anlamsızlaşır. Ölümlerimize yas tutamayız. Sevinemeyiz sevinçlerimize. Ne ölümlerimiz ölüme benziyor ne de sevinçlerimiz sevince… Hep bir şey gelir tıkanır boğazımıza. Bir sızı düğümleniverir boğazımızda. Yaşamak sızısı, yaşayamamak sızısı…
Bir kırık aynada, yaldızları dökülmüş bir aynada seyreder suretimizi zamanın gözleri. Suretlerimiz kırılıp paramparça düşüverir zamanın gözlerine. Zamanın gözlerinde yüzlerce yıldır sürüp gelen acılarımız, sahipsizliğimiz, vurulmuşluğumuz, kovulmuşluğumuz… Zamanın gözlerinde saflığımız. Zamanın dudaklarında kardeşliğimizin şarkısı…
Sahi biz ne çok kırılırız, ne çok kırgınız biz. Kırgınlığımızla, kırılmışlığımızla yürür tarihin hırçın atı. Ne biçim kekre bir tat var şimdi her yerde. Ne de kekre… Ölümler yürütür tarihin hırçın atını, ömrünün baharında toprağa düşenlerin kanıyla yürür…
Ölümden sızan kanla yaşar bizim buralarda güçlüler. Ölümle yaşar, ölümle övünür, ölümü sever. Yaşatmayı bilemediği civanların ölümüyle gurur duyan bir çark döner durur buralarda. Bizim buralarda yalnızca istatiksel bir rakamdır insan. Taraf olan da bitaraf olan da hep aynı çevrimin içinde çevrilip durur. Ölmek ve ölümle yaşamak bir kader olur sonunda. Bir kader…
En çok ta yoksulların, gariplerin ocağına düşen bir alev olur, kader olur yitmek ve yitirmek. Ölüm gelir, alır götürür; bir boşluk kalır geriye. Bir büyük boşluk. Bir büyük mücadele başlar ana ocağında. Acıyı bastırmak… Ölüm en çok da buradadır. Ne çok ölür garipler! Ne çok!.. Ne çok sağaltır yaralarını yoksulluk umutla. Umut etmekle. Ne çok yaralanır umut. Ne çok vururlar umutları. Ne çok vurulur umut.
“Ama nerede ise tehlike/orada büyür kurtuluş ” demişti bir şair. Bizim tehlikelerimiz en çok da kurtuluşa yaklaştığımız anda ortaya çıkıyor ve ne acıdır ki yok ediyor kurtuluşu. Kurtulmak istenilen her neyse o kurtarıyor kendini. Biz kayıp gidiyoruz sahipsiz yıldızlar ama bizi kaybeden, bizi yutan boşluk paradigma dimdik ayakta. Yani tam da bizim gibi, bize özgü. Giden kim, ya kalan?!
Sahte kavgalar, kör dövüşleri, karanlığa tekmeler en çok da bizim buralardadır. “Karanlık kinlerin saldırttığı çılgın sürülerin savaş çığlığıdır” duyduklarımız. Kalbura dönen muhayyilelerin sayıklamaları.
Muaz ERGÜ
&&&&&&&&&
Kıymetli dostumuz Orhan Aras‘ın yazımızla benzer bir şiirini de burada yayınlamak istedik.
Ölüme Yazıldık
Ölüme yazıldık, gülüm gönüllü,
Ümitleri yedik sevgide, nazda.
Süngüsüz, tüfeksiz, karanfillerle
Ölüme yer verdik kucağımızda!
Ölüme yazıldık, dünden bu güne..
Yarın bohçamızda dürülü kaldı.
Zamanı zamansız kelamla bozduk
Mazi, kalbimizde örülü kaldı.
Ölüme yazıldık, her anımızda..
Kâh vicdansız, kâh izansız biriyle.
Ölüme yazıldık vatanımızda,
Şarkın hayal kokan gerçekleriyle.
Gülüm, bezediler ölümü renk renk,
Ölüm yanımızda sanki yâr gibi!
Hasret ufkumuzda hep buram buram,
Meledik ölüme kuzular gibi!
Ölüme yazıldık, tümen be tümen…
Kutuptan kutuba aktı kanımız.
Kapılar kapandı yüzlerimize
Ölüme açıldı dört bir yanımız.
Orhan ARAS

Bu ne kadar duyarlı, ne kadar güzel bir yazı… Ne kadar etkili bir şiir Muaz bey… Ahmet Arifvari unutulmaz bir şiir. Orhan Aras’ın şiiri ile anlamlanmış. Kutluyorum sizi. Bu kadar ölümün toprağa düştüğü bugünlerde, bu aylarda, bu kırk yılda yüreğimiz hep bir daha vuruldu… Vuran, akan kanla övündü. Bir türlü akıl öne geçemedi. Nasıl oldu da yedi düvel emperyalistler bu ülkenin içinden üç yılda kazma kürekle, çakar almaz tüfekle kovuldu da, sen kırk yıldır bir ölümü bitiremiyorsun… Demek ki bunun arkasında başka bir şey var: Düşünsene… Şapkayı önüne koyup düşünsene…