Çocukluğumuzda Adapazarı sokaklarında, dizlerimize kadar kar yağdığı olurdu, bata çıka yürürdük. Evlerin saçaklarından buzlar sarkardı. Buzlardan kırar, dilimizi yakmasına aldırmadan neşeyle yemeğe uğraşırdık.
Böyle yollarda yürürdük, hangi evde kim oturur bilirdik. Çoğu komşumuzun, yaz günlerinde alınan odunu kömürü taşımasına şenlikmişçesine katılır, onlara yardım etmiş olurduk.
Annelerimiz evde pişenlerden, üstünü örtüp kimselere göstermeden gizlice götür diye tembih ederek, bazı ihtiyaç sahibi komşularımıza gönderirdi. Karnımız daha mı çok doyardı, geceleri daha mı huzurlu uykular uyurduk neydi.
İnsanlar konuşmadan gözleriyle hâl dilleriyle de anlaşırlardı.
İnsanlar birbirine emanetti.
Vefa dillendirilmezdi ancak çok iyi yaşatılırdı. Dumanı tütmeyen, perdesi açılmayan komşuyla ilgilenmek herkesin boynunun borcuydu. Hiç unutmuyorum, orta halli, eskice bir evde yaşayan komşularımızın alt katında bir kiracıları vardı. Kiracı dediğime bakmayın sonradan kira mira almadılar. Anneme bir soluklanmak için uğradığında anlatmıştı evsahibi komşumuz, Zehra abla hiç söylemediler haberim de olmadı iki gün aç kalmışlar diye anlatırken yüzündeki üzüntüyü, yüreğinin kanadığını, yaşadığı suçluluk duygusunu, vicdan azabını görmeliydiniz. Sonra bebeği olacaktı o kiracı komşumuzun, bütün mahalle toplanmış eksiklerini tamamlamış bir de ebe çağırmışlardı. Hatta ebe de Afyonlu bir hanımdı, görev icabı şehrimizde bulunuyorlardı. O da olur mu, ne parası diyerek evsahibinin hazırladığı parayı almamış, seve seve hizmet etmişti. O zamanlar daha çok evlerde doğum yapılırdı, ebeler evlere gelirdi.
İnsanlar görünmez bağlarla birbirine bağlıydı.
Selamlaşmaya kutsal bir şey gibi önem verilirdi. O selamlaşmaların tadı damağımda kalmıştır. Ehline rastlayınca, kalpten kalbe olan, o selamlaşmaları arasıra ben de yaparım.
Azın bereketi şükrü vardı.
Uzun kış geceleri boza diye bağıran bozacının sesini beklerdik, tam kıvamında bozaları taze taze güğümünden alırdık, üzerine bir de tarçın döktükmü tadına doyum olmazdı. O günlerden kalma bir alışkanlık olsa gerek hala çok severim.
Sobaların üzerlerine portakal kabukları konurdu, mis gibi kokardı.
Çiçekçi dükkanlarını yaygın olmadığı, komşuların kendi aralarında, yaprak, bir çıtmık dal, fide alışverişleri ile bahçelerini balkonlarını şenlendirdiği zamanlardı.

Fotoğraf: Erdoğan Önemlibıçak
Geceleri bekçi düdükleri huzuru tamamlardı âdeta. Bekçiler de, hangi evde, kaç kişi, kimler oturur bilirdi. Yolda bir yabancı görseler sorgu sual başlatırlardı. Nüfus az, sokaklar loş ışıklarla aydınlatılırdı. İnsanlar ne kendilerine ne de çevrelerine yabancı değildi. Bir sıcaklık, samimiyet yaşanırdı sevabıyla günahıyla.
Gelen misafirin yediği bir sayılır dokuzu bize kalacak diye inanılırdı. O yüzden olsa gerek biz en iyisini, çoğunu misafire ikram ederdik.
Gönül Keskin

sıcak bir yazı olmuş ben de çocuklugumda aynı atmosferi soludum ve kendimi şanslı hissediyorum.