Beşir Ayvazoğlu, Türk edebiyatı ve kültür tarihi üzerine yaptığı titiz kazı çalışmalarıyla tanıdığımız, biyografiyi sadece bir hayat hikayesi olmaktan çıkarıp bir devrin panoramasına dönüştüren usta bir kalemdir. Kapı Yayınları’ndan çıkan ve “Vatan Şairi’nin Cumhuriyetle İmtihanı” alt başlığını taşıyan eseri “Kemal”, bu geleneğin en olgun meyvelerinden biri olarak karşımıza çıkıyor. Ayvazoğlu bu eserinde, sadece Namık Kemal’in biyografisini yazmakla kalmıyor, onun şahsında Cumhuriyet’in kurucu ideolojisinin, erken dönem kültür politikalarının ve entelektüel saflaşmaların da röntgenini çekiyor. Kitap, vatan şairinin bir dönem nasıl kanon dışına itildiğini, isminin ve eserlerinin nasıl bir unutuluş perdesinin arkasına gizlenmeye çalışıldığını ve sonrasında nasıl iade-i itibara uğradığını, handiyse polisiye bir roman akıcılığında anlatıyor.
Kitabın en çarpıcı yönlerinden biri, Cumhuriyet’in kurucusu Mustafa Kemal Atatürk ile Namık Kemal arasında ortaya çıkan ama adı konulmamış gerilimde saklıdır. Ayvazoğlu, Mustafa Kemal’in gençliğinde Namık Kemal’e duyduğu hayranlığı, Harp Akademisi yıllarında onun şiirlerini bir deftere yazıp ezberlediğini, hatta matematik öğretmeni tarafından kendisine verilen “Kemal” isminin bile aslında Namık Kemal’e bir atıf olabileceğini (Ahmed Emin Yalman’ın iddiasıyla) hatırlatarak başlar. Ancak Cumhuriyet kurulduktan sonra işler değişir. Yeni rejimin, Osmanlı bakiyesine mesafeli duruşu ve Kemal isminin tekelini koruma arzusu, Namık Kemal’in aleyhine işleyen bir süreci başlatır.
Modern Türk siyasal düşüncesinin, edebiyatının ve toplumsal muhalefetinin kurucu figürlerinden biri olan Namık Kemal, yalnızca kendi yaşadığı on dokuzuncu yüzyılın değil, vefatından on yıllar sonra kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin de kültürel ve ideolojik temellerinin tartışıldığı, üzerinde uzlaşmazlıkların yaşandığı ana zeminlerden biri olmuştur. Vatan, millet, hürriyet ve meşveret gibi kavramları Türk entelektüel lügatine modern ve eylemsel anlamlarıyla sokan ilk isimlerden biri olması, onu her yeni siyasi rejimin ve entelektüel akımın hesaplaşmak, benimsemek, araçsallaştırmak veya bütünüyle reddetmek zorunda kaldığı bir tarihsel mihenk taşı haline getirmiştir.
Kitabın içeriğindeki muazzam arşiv işçiliğine, detaylı tarihsel okumalara ve titiz metodolojiye geçmeden evvel, eserin kavramsal çerçevesini çizen alt başlığına dair tarihsel bir itirazın dile getirilmesi elzemdir. Alt başlıkta belirtilen “Vatan Şairinin Cumhuriyetle İmtihanı” kavramsallaştırması, tarihsel ve sosyolojik dinamikler derinlemesine incelendiğinde büyük bir çelişki ve perspektif yanılgısı barındırmaktadır. Zira imtihan edilen, sınanan, kriz yaşayan veya meşruiyetini kanıtlamak zorunda olan taraf, çoktan vefat etmiş, fikirlerini kendi tarihsel bağlamında üretmiş, eylemini tamamlamış ve tarihe mal olmuş olan Namık Kemal değildir. Asıl imtihanı veren, imparatorluk bakiyesinden yepyeni bir ulus & devlet inşa etme sürecinde geçmişiyle nasıl bir ilişki kuracağını, tarihsel sürekliliği nerede başlatıp nerede koparacağını belirlemekte zorlanan Erken Cumhuriyet idaresinin bizzat kendisidir. Cumhuriyet hem kendini tanıma hem de Osmanlı İmparatorluğu ile olan karmaşık, travmatik ve reddiyeye varan ilişkisini belirleme noktasında içine girdiği ağır hesaplaşmayı Namık Kemal figürü üzerinden yürütme gibi bir tarihsel yanılgıya düşmüştür. Bu durum, şairin yetersizliğinden veya döneme uyumsuzluğundan değil, bizzat Cumhuriyet’in kendini nerede, hangi tarihsel temeller üzerinde ve hangi referanslarla kuracağını tam olarak belirleyememesinden ileri gelmektedir. Maalesef bu belirsizlik günümüzde de sürmektedir. Namık Kemal bir denek taşı, Cumhuriyet ise bu taşta kendi ayarını ölçmeye çalışan, zaman zaman hırçınlaşan bir özne konumundadır. Dolayısıyla kitabın alt başlığı, tarihsel hakikate ve sosyolojik gerçekliğe çok daha uygun bir biçimde “Cumhuriyet’in Vatan Şairi ile İmtihanı” olmalıydı.
***
Erken Cumhuriyet dönemi, radikal bir epistemolojik, hukuki ve politik kopuş iddiasıyla tarih sahnesine çıkmıştır. Altı yüzyıllık Osmanlı İmparatorluğu’nun siyasi, kültürel, dinsel ve bürokratik kurumlarının hızla tasfiye edildiği 1920’ler ve özellikle 1930’lar Türkiye’sinde, yeni kurulan devletin meşruiyetini sağlayacak yepyeni bir tarih tezine, arınmış bir dile ve pürüzsüz bir edebi kanona ihtiyaç duyulmuştur. Ancak hiçbir devrim, kendinden önceki dönemin birikiminden tamamen bağımsız, adeta bir laboratuvar ortamında yoktan var olamaz. Yeni rejim, kendi varoluşunu meşrulaştırırken hürriyet, bağımsızlık, halk iradesi ve vatan gibi mefhumlarını temellendirmek zorundaydı. Bu mefhumların Türk düşünce tarihindeki en güçlü, en ateşli ve en popüler kaynağı ise şüphesiz Jön Türkler ve Genç Osmanlılar hareketinin entelektüel mirasıydı. Bu mirasın merkezinde, anıtsal bir figür olarak Namık Kemal durmaktaydı.
Ne var ki Namık Kemal, 1930’ların Cumhuriyet elitleri ve ideologları için yönetilmesi, ehlileştirilmesi ve resmi ideolojiye entegre edilmesi son derece zor, hatta imkansız bir figürdü. Bu zorluğun temelinde Namık Kemal’in fikirlerindeki bir eksiklik değil, Cumhuriyet’in benimsemeye çalıştığı yeni kimlik tanımı ve katılığı yatmaktaydı. Beşir Ayvazoğlu’nun çalışmasında Mahmut Güven Avcı’nın araştırmalarına atıfla detaylıca işlendiği üzere, Namık Kemal’in vatanseverliği ve hürriyetçiliği, o yılların aydınları tarafından ciddi bir sorgulamaya tabi tutulmuş, vatan şairi, dönemin toplumcu ve milliyetçi saflaşmasında bir savaş alanına dönüştürülmüştür. 1930’ların entelektüel ikliminde Namık Kemal’e yöneltilen eleştiriler son derece ağır ve tasfiye edici niteliktedir. Onun aslında milliyetçiliği değil Osmanlıcılığı savunduğu, Türkçü değil İslamcı bir dünya görüşüne sahip olduğu, cumhuriyet fikrini, yani kayıtsız şartsız millet egemenliğini değil, anayasayla sınırlandırılmış meşruti bir monarşiyi arzuladığı iddiaları yüksek sesle dile getirilmiştir.
Burada sorulması gereken en kritik sosyolojik ve tarihsel soru şudur: Neden Cumhuriyet’in ilanından hemen sonra değil de, rejimin iyice yerleştiği, kurumların oturduğu 1930’larda, böylesine şiddetli, organize ve yıkıcı bir Namık Kemal eleştirisi kurumsallaşmıştır? Bu sorunun yanıtı, Cumhuriyet’in kendi yerini belirleyememesi ve Osmanlı ile ilişkisini kesin, geçirimsiz bir çizgide dondurma çabasında gizlidir. 1930’lu yıllar, Türk Tarih Tezi ve Güneş Dil Teorisi gibi makro mühendislik projelerinin hayata geçirildiği, devletin ideolojik aygıtlarının en katı biçimde işlediği, tek parti otoritesinin zirveye ulaştığı bir dönemdir. Bu katılaşma evresinde rejim, kendi köklerini yakın geçmişte yani Osmanlı’da değil, Orta Asya’da ve Hititler gibi antik Anadolu uygarlıklarında arama eğilimine girmiştir. Bu bağlamda Namık Kemal’in temsil ettiği İslami referanslara dayalı Osmanlı hürriyetçiliği, Cumhuriyet’in Anadolu merkezli Türk milliyetçiliğine dayanan yeni makbul Türk vatandaşı profili için bir tehdit veya en hafif tabirle bir anakronizm şeklinde algılanmıştır.
Dolayısıyla, Cumhuriyet elitleri Namık Kemal’i kanon dışına itmeye, eserlerini unutturmaya çalışırken aslında şairin metinlerini değil, bizzat Türkiye Cumhuriyeti’nin kendi tarihsel devamlılığını, imparatorluk geçmişiyle olan göbek bağını ve kendi içindeki muhafazakar & geleneksel kodları yargılamaktaydılar. Şairin Osmanlıcı veya İslamcı olması, kendi dönemi için son derece doğal ve ilerici bir sentez iken, 1930’ların Kemalist aydını bunu bir gericilik alameti olarak okumak istemiştir. Bu bağlamda, Cumhuriyet, Namık Kemal’i bir sanık sandalyesine oturtmamış, aksine Namık Kemal’in tarihsel ağırlığı ve kapsayıcılığı karşısında kendi sınırlarını, korkularını ve kimlik krizlerini açık etmiştir.
Şurası net bir şekilde anlaşılmalıdır ki, Cumhuriyet’in kuruluş safhasındaki temel motivasyon, her devlet gibi varoluşsal bir bağımsızlık kaygısıdır. Tarih yazıcılığı metodolojik olarak olaylar ve dönemler arasında bir süreklilik izi sürme eğilimindeyken, siyasal yapılar kendi meşruiyet zeminlerini genellikle seleflerinden farklılaşma üzerine kurarlar. Devlet aygıtı, tarihçinin kurguladığı o doğrusal ve yumuşak geçişli zaman akışına tabi kalmak yerine, varlığını ontolojik bir kopuş veya radikal bir dönüşüm anlatısıyla tahkim etmeyi seçebilir. Bu durum, devletlerin tarihsel mirası reddetmesinden ziyade, o mirası kendi güncel ihtiyaçları ve gelecek projeksiyonları doğrultusunda yeniden yapılandırma arzusundan kaynaklanır. Dolayısıyla tarihin süreklilik arz eden doğası ile devletin farklılaşma odaklı iradesi arasındaki bu diyalektik diyebileceğimiz çatışma, modern siyasal kimliklerin inşasındaki temel dinamiği oluşturur. Siyasal hafıza, tarihsel gerçekliğin pasif bir devamı değil, bilinçli bir seçme ve ayrışma sürecinin ürünü olduğunu da dikkat edilmesi gereken bir husus olduğunun altını çizmekte fayda görüyoruz. Bununla beraber Erken Cumhuriyet’in dönemin konjonktürel zorunluluklarından kaynaklanan aceleci tutum, geçmişle olan tarihsel muhasebenin sert, yer yer de metodolojik hatalar içeren bir kopuşa evrilmesine sebebiyet verdiğini de belirtme gereği duyuyoruz. Bu minvalde süreç, geçmişi bir reddedişe vardıracak bir şekilde konumlandırmak yerine, onu eleştirel bir süzgeçten geçirerek yeni yapıya eklemleyen daha profesyonel bir süreklilik yönetimiyle yürütülebilirdi. Çatışmacı bir tasfiye yerine, birikimin dönüştürülerek içerilmesi hedeflenseydi, Cumhuriyet kendi özgün kimliğini ve bağımsızlığını tarihsel köklerinden kopmadan, çok daha muhkem ve dengeli bir zemine inşa edebilirdi. Geçmişin mirasıyla girilen bu keskin polemik, rejimin kurumsallaşma sürecindeki toplumsal uzlaşı zeminini de kuşkusuz farklı etkilemiştir.
***
Hafıza kelimesi hıfz etmekten, korumaktan, elinde sımsıkı tutmaktan türemiştir. Muhafaza edilen şey, çoğu zaman gücü elinde tutanın, o anki muktedirin meşruiyetini sağlayan asli malzemedir. Yeni bir yapı, yeni bir ulus yahut yeni bir rejim kurarken, eski binanın taşlarını kullanmak her zaman devrimci bir teyakkuz ve şüphe yaratır, çünkü o taşlar eski mimarinin, eski ihtişamın ve gün gelip tehlikeli olabilecek eski fikirlerin ruhunu şifrelerinde taşır. Cumhuriyet’in Namık Kemal ile olan travmatik imtihanının en dramatik, en şahsi ve belki de en sembolik yansımalarından biri, bizzat rejimin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün şairle olan ilişkisinde, isim benzerliğinde ve bu benzerliğin zaman içindeki siyasi evriminde görülmektedir. Mustafa Kemal Atatürk ile Namık Kemal arasındaki o dilsiz, isimsiz, satır aralarına gizlenmiş gerilimin kodları da doğrudan doğruya burada, isimlerin ve mefhumların çarpışmasında gizlidir. Gençlik yıllarında, özellikle Manastır Askeri İdadisi ve Harbiye dönemlerinde Namık Kemal’in şiirlerini ezbere bildiği, onun hürriyet, vatan ve millet ateşinden derin bir biçimde etkilendiği, hatta bu şiirleri gizlice arkadaşlarına okuduğu bilinmektedir. Namık Kemal, Mustafa Kemal’in zihniyet dünyasını inşa eden en temel taşlardan biridir. Cumhuriyet fikrinin ete kemiğe bürünmesiyle birlikte ise aniden rejimin sırtında taşınması güç bir yüke dönüşür. İki Kemal’in aynı gökkubbe altında barınamayacağı, taze devletin bütün ilgi ve hürmeti tek bir isim etrafında toplaması gerektiği tezi, aslında sadece isimlerin değil, iki farklı vatan tahayyülünün trajik çarpışmasıdır. Osmanlı’nın o geniş, dini referanslarla bezeli, sınırları belirsiz ve cihanşümul vatan anlayışı, yerini haritalarla sınırları katı bir biçimde çizilmiş, seküler (Müslüman özne üzerine kurulu olsa da), rasyonel ve homojen bir ulus devlet fikrine bırakırken, eski vatanın şairi de bu yeni kurgunun dar gelen, ütülü kıyafetlerine sığmaz olur. Ayvazoğlu’nun kitabında aktardığı ve Türk Ocakları binasında geçen o meşhur sahne, tarihsel bir kırılmanın dondurulmuş fotoğrafı gibidir. Hamdullah Suphi’nin duvardaki iki boş nişi heyecanla gösterip birine Gazi’nin, diğerine Namık Kemal’in büstünün konulacağını müjdelemesi, buz gibi, ağır ve suçlayıcı bir sessizlikle karşılanır. Gazi’nin o tebessümsüz sessizliği ve mekanı terk edişi, bir ismin, bir fikrin ve koskoca bir geçmişin usulca kapı dışarı edilişinin resmi ve onaysız fermanıdır.
Bin dokuz yüz otuzlu yıllar, Türkiye’nin entelektüel haritasında tam anlamıyla bir türbülans, bir tasfiye, amansız bir kültürel hegemonya kurma ve aydınların merkeze göre yeniden hizalanma devridir. Kitabın sayfaları arasında gezinirken, bir dönemin iliklere işleyen korku ikliminin, kalem sahiplerinin iktidara yaranma yarışının ve kendilerine bir öteki yaratarak var olma çabasının ne denli yıkıcı, ne denli haysiyet kırıcı olabildiğini bütün çıplaklığıyla görürüz. Namık Kemal, bu cinnet aylarında adeta herkesin üzerinde hançerini bilediği sahipsiz bir günah keçisi ilan edilir. Bu süreç, edebiyat sosyolojisinde dekanonizasyon olarak adlandırılan mekanizmanın bizzat devlet eliyle işletilmesini beraberinde getirmiştir. Rejimin ideologları, aydınları ve resmi tarihçileri, Namık Kemal’in “vatan, millet ve hürriyet” anlayışını didik didik etmiş, bu kavramların Cumhuriyet’in seküler, halkçı ve devletçi değerlerine aykırı olduğunu öne sürerek şairin eserlerini kanon dışına atmak için büyük ve sistematik bir kampanya başlatmışlardır. Bu dışlama kampanyası sadece ideolojik düzeyde kalmamış, estetik ve dilbilimsel argümanlarla da maskelenmiştir. Aydınlar, Namık Kemal’in edebiyat açısından hiçbir edebi değeri olmadığını, dilinin eskiliği ve ağdalı yapısı nedeniyle eserlerinin artık okunamayacak, anlaşılamayacak durumda olduğunu iddia etmişlerdir. Oysa dilin eskiliği argümanı, Harf İnkılabı ve Dil Devrimi’nin doğal bir sonucu olarak tüm Divan ve Tanzimat edebiyatı ürünleri için geçerli bir durumdu. Namık Kemal’in bu gerekçeyle özel olarak hedef tahtasına oturtulması, onun edebi formundan ziyade, kitleler üzerindeki sarsılmaz sembolik ağırlığının ve muhalif potansiyelinin yok edilmek istenmesinden kaynaklanıyordu. Cumhuriyet, vatan mefhumunun tanım tekelini Namık Kemal’in elinden almak zorunda hissediyordu.
Üstelik bu aforoz işlemi tek boyutlu yürümez, şair kelimenin tam anlamıyla çapraz ateşe tutulur. Bir yanda yeni rejimin kültürel kodlarını inşa eden, dilde ve tarihte arınma operasyonları yürüten kadrolar, onu mürteci, eskimiş ve devrimin önünde bir engel olarak algılarken, diğer yanda filizlenen ve gençliği etrafında toplayan sosyalist hareket, Nazım Hikmet öncülüğündeki put kırıcılar, onu bir burjuva kalıntısı, şatafatlı laflar eden içi boş bir söz ebesi olarak hedef tahtasının tam ortasına koyar. Kemal Tahir’in dönemin dergilerinde açtığı yönlendirici anketler, Kerim Sadi’nin yazdığı öfke dolu reddiyeler, Sadettin Nüzhet gibi rüzgarın yönüne göre yelken açan, dün övdüğünü bugün yeren isimlerin bir zamanlar göklere çıkardıkları şaire ahiret kokuyor diyerek en çiğ şekilde saldırması, entelektüel omurganın bir rejim karşısında nasıl kolayca kırılabildiğinin, nasıl sıvılaşabildiğinin utanç verici vesikasıdır. Düşünce tarihimiz, böylesine organize, böylesine gönüllü bir linç kampanyasına nadir şahit olmuştur. Bu yapılanlar, edebi bir figürü eleştirmek değil, bir geçmişi topyekun silme, sıfır noktasından başlayan yepyeni bir başlangıç mitosu yaratmak için eski tanrıları kurban etme, kan dökme ayinidir.
Eski çağlarda, henüz kağıdın yaygınlaşmadığı dönemlerde parşömenler son derece nadir ve pahalı olduğu için, yazıcılar mevcut bir metni bıçaklarla kazıyıp üzerine yeni bir metin yazarlardı. Bunun adına palimpsest denir. Ancak kazınan mürekkep hiçbir zaman tamamen yok olmaz, zamanın amansız işleyişiyle birlikte yavaş yavaş alttan sızar, yeni metnin harflerine karışır, onu bir hayalet gibi rahatsız eder, orjinalliğini bozardı. Bizim aydınlanma ve modernleşme tarihimiz tam bir palimpsest hüviyetindedir diyebiliriz. Erken Cumhuriyet dönemi, Namık Kemal’in o coşkulu diliyle yazdığı hürriyet, vatan, meşveret metnini sert bir bıçakla kazıyıp üzerine kendi yepyeni, steril destanını yazmak istedi. Bin dokuz yüz otuz iki yılındaki Birinci Türk Dili Kurultayı’nda Ruşeni Bey’in kürsüye fırlayarak Vatan Şairi’ne en ağır hakaretleri yağdırması, Türk genci namına onu reddetmesi ve koca salonun bu hakaretleri çılgınca alkışlaması, alttaki metni kazıma işlemindeki tahammülsüzlüğün ve hoyratlığın zirve noktasıdır. Fakat o salonda, o linç atmosferinde bir adam, Muhiddin Baha Pars çıkar ve o kazınan mürekkebin asaletini tek başına savunma cesaretini gösterir. Bedelini ağır öder, dışlanır, işinden edilir. Devlet aygıtı, bir ismi resmi kanondan silmek için elindeki bütün gücü, sansürü ve müfredatı kullanabilir ama edebi ve fikri dokumuza işlemiş bir ruhu, on yıllar sonra bile hepimiz onun paltosundan çıktık dedirten bir kurucu babayı yok etmek fermanlarla mümkün değildir. Kazınan o derin mürekkep yavaş yavaş kusmaya, yeni metni bulandırmaya, hakikatini dayatmaya başlar. Hürriyet fikrini bizzat ondan öğrenmiş, onun şiirleriyle hapse girmiş bir nesil, gün gelip onun adını anmadan hürriyeti ve vatanı nasıl tanımlayacaktır? Bu imkansız bir görevdir.
Ve nihayet devran döner, siyasi takvimler değişir. Otuzların sonlarına doğru, devletin zirvesinde isimler yer değiştirip İsmet İnönü dönemi başladığında, o koyu unutuş perdesi aralanır ve devasa bir iadeyi itibar süreci başlatılır. Bu bir tercih değil aksine bir zorunluluktu, çünkü 2. Dünya Savaşı kapıya dayanmıştı. Şunu kabul etmek gerekir ki jeopolitik risklerin zirve yaptığı böylesi bir konjonktürde, maalesef Cumhuriyet vatan kavramını kolektif şuurun merkezine yerleştirme noktasında yapısal bir tıkanıklık yaşamaktaydı. Toplumun bütün katmanlarını ortak bir mukavemet hattında birleştirecek iç cephe stratejisi, savaşın kaotik doğasıyla uyumlu, dinamik bir vatan doktrinine ihtiyaç duyuluyordu. Lakin dönemin kurumsal ve düşünsel imkanları, bu kapsayıcı aidiyet hissini ve stratejik derinliği hakkıyla tesis etmekte yetersiz kalmış, vatan düşüncesinin bir savunma refleksi olmanın ötesine geçip sivil bir bilince dönüşme süreci akim kalmıştı.
Beşir Ayvazoğlu, kitabında bu dönüş sürecini de aynı keskin neşterle yarar, zira bu geri dönüş, hakiki bir edebi yüzleşme, bir fikirsel anlama çabası değildir. Namık Kemal kanona geri dönmüştür ama nasıl bir Kemal olarak? Bütün sınırları devletçe çizilmiş, tehlikeli olabilecek köşeleri törpülenmiş, devrimci itirazları ve isyankar feryatları yutulmuş, salt bir hamaset figürüne, zarfların üzerine yapıştırılan dilsiz bir posta pulu görseline indirgenmiş, adeta içi boşaltılıp yeniden doldurulmuş bir tahnit nesnesi olarak. Rejimin o dönemdeki vurucu gücü olarak Necip Fazıl’a ısmarlandığı anlaşılan biyografi çalışması, bu dönemin bir başka entelektüel trajedisidir. Kendi devasa egosunu, kibrini ve ideolojik ajandasını Vatan Şairi’nin omuzlarına yükleyen, onu anlamaktan ziyade kendi sesini onun üzerinden duyurmaya çalışan bu üstenci metin, Namık Kemal’in sağcı muhafazakar bir zihniyet tarafından da nasıl pragmatik bir aparat, işlevsel bir araç haline getirildiğini açıkça ifşa eder. Solun reddettiği, Erken Cumhuriyet’in aforoz ettiği şair, şimdi de sağın kuru ve hamasi sloganlarının arasına sıkıştırılmış, asıl fikri derinliği, meşrutiyet mücadelesi, hukuk arayışı ve özgürlükçü damarı her iki mahalle tarafından da ustalıkla es geçilmiştir.
Beşir Ayvazoğlu’nun kaleme aldığı bu abidevi eser, bize sadece bir şairin değil, bir aydının değişmeyen trajik yazgısını son derece sarsıcı bir dille anlatıyor. Düşünceyi özgür bir hakikat arayışı olarak değil, mevzi kazanılacak bir cephe savaşı olarak gören bu dogmatik zihniyet evreni, en nihayetinde kendi yarattığı devleri yiyen, kendi mitolojik canavarlarına dönüşen hastalıklı bir yapı arz eder. Hakiki manada bir aydınlanma ve zihniyet devrimi, tabuların el değiştirdiği, yeni putların eski putların yerini aldığı bir düzende değil, tabuların tamamen ve cesaretle yıkıldığı, putların kırılıp yerine hakikatin konduğu bir iklimde yeşerebilir. Bize düşen, kalem sahiplerini ulaşılmaz heykellere yahut taşlanacak iblislere çevirmek değil, onların metinlerindeki o isyankar, tekinsiz ve hangi devir olursa olsun gücü rahatsız eden o diri ruhla, o kanayan mürekkeple sahici, aracısız ve korkusuz bir diyalog kurmaktır. Bir ismin, bir yazarın etrafında koparılan bunca fırtına, bunca gürültü, en nihayetinde bizim kendi yansımamızdan, kendi kronik medeniyet ve kimlik krizimizden başka bir şey değildir.
***
Beşir Ayvazoğlu’nun “Kemal”i, kuru bir biyografi olmanın çok ötesinde, bir zihniyet arkeolojisidir. Yazar, Namık Kemal’in “Vatan Yahut Silistre”sinden “İntibah”ına uzanan eserlerini değil, bu eserlerin ve yazarının toplumsal hafızadaki dalgalı seyrini merkeze almıştır. Kitap, Türkiye’de edebi kanonun ne kadar siyasi ve konjonktürel olduğunu, bir yazarın kahramanlıktan hainliğe veya eskiliğe ve tekrar kahramanlığa evrilen serüvenini belgelerle, tanıklıklarla ortaya koyar.
Ayvazoğlu’nun üslubu her zamanki gibi leziz, Türkçesi kusursuzdur. Dipnotlara boğmadan, akademik ciddiyeti edebi bir tatla harmanlayarak okura sunar. “Kemal”, Namık Kemal’i anlamak isteyenler için olduğu kadar, Cumhuriyet’in kültür politikalarını, aydınların iktidarla imtihanını ve Türkiye’nin modernleşme sancılarını anlamak isteyenler için de vazgeçilmez bir başucu eseri niteliğindedir. Kitap bittiğinde zihninizde şu soru yankılanır: Biz Namık Kemal’i gerçekten okuduk ve anladık mı, yoksa onu her devrin ihtiyacına göre yeniden yonttuğumuz bir heykelden ibaret mi gördük? Ayvazoğlu, cevabı okurun vicdanına bırakıyor.
Haydar Barış AYBAKIR

Son Yorumlar